Bölümler 26Şu an: 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SATILMIŞ KONAĞI- SABAH
(3. KİŞİ ANLATIM)
Tuğberk gece çantasına koyduğu kahverengi dosyayı aklından bir an olsun çıkaramıyordu. Öğrendiği bilgilerden sonra mahvolmuştu. Banyoda aynanın karşısına geçti. Islak elleriyle lavabonun kenarına tutunup aynadaki aksine baktı.
“Kuzenim…”
Gözlerini kapatıp başını iki yana salladı. Kendi sesi bile kulağına yabancı geliyordu.
“Yok artık… Olamaz lan…”
Gece lambasının ışığında incelediği o sararmış aile kütüğü belgeleri, annesinin gençlik fotoğrafı ve Serdar Kurtuluş ismi zihninde dört dönüyordu. En çok da Zeyd’in vesikalık fotoğrafı ile dayısının gençliği arasındaki o birebir benzerlik canını yakıyordu.
Tam banyodan çıkacakken kapının ardından annesinin sesi duyuldu.
“Tuğberk?”
Tuğberk bir an dönüp kaldı.
“He, anne?”
“Okula geç kalacaksın oğlum, çıkmıyor musun?”
“Geliyorum.”
Artemis’in ayak sesleri uzaklaşırken Tuğberk kapı kolunu tuttu ama açamadı. Yıllarca güvendiği, sığındığı o kusursuz aile tablosunun dev bir yalandan ibaret olduğunu bilerek annesinin yüzüne nasıl bakacağını kestiremiyordu.
OKUL BAHÇESİ - SABAH
(1. KİŞİ ANLATIM)
Atalay’la bahçe kapısından içeri adım attığımızda hava henüz tam aydınlanmamıştı. Soğuk rüzgâr yüzüme vururken esneyip çantamı tek omzumda düzelttim.
“Var ya bugün ilk iki ders matematikse ben direkt revire gidiyorum, hiç çekemem onun vaazlarını.”
Atalay sırıtarak koluma vurdu.
“Fiziken buradasın ama ruhen zaten Çerkezköy’de kaldın sen.”
İkimiz de makaraya vurup gülüşürken, gözüm ana girişin kenarında dikilen karartıya kaydı. Adımlarımı istemsizce yavaşlattım. Yine bizim ki... Elinde karton bardağıyla dikilmiş, bakışlarını doğrudan bana kilitlemişti. Ne o her zamanki ukala, alaycı gülüşü vardı yüzünde ne de sinir bozucu üstten bakışları. Öylece durmuş, gözlerini kırpmadan beni izliyordu.
“Allah Allah ya, resmen bakışlarıyla adam yiyor bu Tuğberk!”
“Öyle deme canım. Sana her baktığında gözü gönlü açılıyor. Bu yüzden de bakmadan gününü gün edemiyor.”
Atalay suratındaki piç gülüşüne sinirle omzumu geçirdim.
“Kakayı şaka yapma ya! Valla bak, harbi bu çocukta sıkıntı var. Kafayı sıyırdı iyice.”
Yanımdan geçip binaya doğru adımlarken kavga çıkaracağını, yine o üstten laflarından birini sokacağını sanıyordum. Hatta ben de kendimi hazırlamıştım; lafı ağzına tıkıp geçecektim. Ama Tuğberk hiç oralı olmadı. Tam hizama geldiğinde adımlarını yavaşlattı, gözlerimizin içine bakıp hafifçe başını salladı.
“Günaydın.”
Sesi o kadar sakindi ki, bendeki bütün şalterler tek saniyede attı. Ben de Atalay da sanki üzerimize soğuk su dökülmüş gibi olduğumuz yerde çakılı kaldık. Tuğberk ise arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi binaya yürüdü gitti.
Sertçe yutkundum. Öylece arkasından bakakaldım.
“O-o az önce bana günaydın mı dedi, yoksa ben mi yanlış duydum?”
“Ben de duydum Zeyd… Valla billa dedi.”
“Ne günaydını Atalay? Daha dün onu bana bakarken yakaladığımda gözlerini kaçıran çocuk mu günaydın dedi? Bak kesin ateşi var, koronavirüs falan oldu. Ya da başka bir bok var.”
Tam o sırada binanın merdivenlerinden ağır adımlarla Doğu indi. Cebinde çevirdiği puff’ıyla bahçeye doğru ilerlerken, az önce içeri giren Tuğberk’i görmüş olacak ki kaşları çatık bir şekilde arkasından bakıyordu. Doğu’nun gözü hemen bana takıldı. Yüzünde o bildik, nefret dolu sırıtmalarından biri belirdi ama adımları tereddütlüydü. Tuğberk’in az önceki garip sakinliği Doğu’nun da dengesini bozmuş gibiydi.
Doğu birkaç saniye boyunca Tuğberk’in arkasından baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi.
“Ne yaptı size?”
“Hiçbirşey yapmadı.”
Doğu bakışlarını benden çekip Tuğberk’in içeri girdiği kapıya doğru kaydırdı. Çenesini hafifçe sıktı. Olaylardaki mantıksızlığı anında sezmişti; çünkü Tuğberk Satılmış’ın rutin davranış kalıplarını en iyi bilenlerden biri de sensörleri her daim açık olan Doğu’ydu. Bir senedir birbirlerinin boğazına sarılan iki hasımdılar ve Tuğberk’in bugün sergilediği bu anormallik, Doğu’nun kafasındaki “düzen ve mantık” çerçevesine zerre uymuyordu.
“Geçip gitmez. Tuğberk bir mekâna girdiğinde kışkırtır, gövde gösterisi yapar ya da alanını işaretler. Rutini budur. Yolu üzerinde sen varken sadece başıyla selam verip geçmesi, sisteminde bir sapma olduğunu gösteriyor.”
Atalay ile bakıştık.
“Gördün mü? Yalnız biz değiliz kafa yoran.”
Doğu bana doğru bir adım yaklaştı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti, adeta bir sorgu memuru edasıyla lafını gediğine oturttu.
“Aramızdaki mevzu Tuğberk ile aramızda Zeyd, beni bağlar. Ama Tuğberk şalterleri attırıp dengesiz hareket yapmaya başladı mı bu okulun bütün düzeni yıkılır. Bu sabah bu pezevenkle aranızda ne geçtiyse, sana ne dediyse dökül çabuk.”
“Doğu adam sadece günaydın dedi diyorum ya!”
İçimde huzursuzluk iyice ayyuka çıkmıştı. Devam ettim.
“Başka tek kelime çıkmadı ağzından. Ben de en az senin kadar anlam vermeye çalışıyorum zaten.”
Doğu birkaç saniye boyunca yüzümdeki mimikleri milim milim süzdü. Yalan söyleyip söylemediğimi tarttı, mantık süzgecinden geçirdi. Doğruyu söylediğime kanaat getirince burnundan cık sesi çıkarıp başını salladı.
“Anladım. Tuğberk bir dümenler çeviriyor. O çizgiyi aştı mı illa bir yerde patlar, hata yapar. Ne boklar yediğini, neyin peşinde olduğunu çözmem iki günümü almaz.”
Arkasını dönüp hiçbir eyvallahı yokmuş gibi, milimetrik ve adımlanmış sert adımlarla binaya doğru yürüdü.
“Valla bu Doğu haklı, Tuğberk’in bu sinir bozucu sakinliği asla hayra alamet değil.”
Dişlerimi sıktım. Doğu’nun o mantıklı tespiti zihnime çivi gibi çakılmıştı. Tuğberk bir şey biliyordu, Doğu o şeyi çözmeye çalışıyordu ve ortada ne olduğunu bilmeden bekleyen tek kişi bendim.
Sınıfa girdiğimizde atmosfer her zamankinden daha basıktı. Tuğberk her zamanki gibi en ön sıradaki yerini almıştı ama duruşunda o bildik kasıntı, "buranın patronu benim" havası yoktu. Omuzları hafif çökük, gözleri sabit bir noktaya kilitliydi.
Atalay’la en arka sıraya geçip oturduk. Hocanın tahtaya yazdığı matematik denklemleri umrumda bile değildi. Gözüm sürekli ön sıradaki Tuğberk’in ensesindeydi. Doğu’nun bahçede söylediği "sisteminde bir sapma var" lafı beynimin içinde yankılanıp duruyordu.
Dersin ortasına doğru Tuğberk aniden geriye dönüp sıranın altından bana baktı. Göz göz geldik. Normalde bu bakışmayı yakaladığım an "ne bakıyo’n" diye çıkışır, ortalığı velveleye verirdim. Ama bu sefer gözlerinde nefret aradım, bulamadım. Başka bir şey vardı orada. Çözemediğim, beni fena halde irrite eden bir acıma ya da sahiplenme hissi...
Tüylerim diken diken oldu. Sıranın altından bacağımı sallamayı kesip öne doğru eğildim.
“Bakışların çok rahatsız edici. Hayırdır, gözün çapak mı tuttu da dikildin yine bana?”
Tuğberk istifini hiç bozmadı, gözlerini bir milim bile kaçırmadı. O ukala, üstten bakan hâlinden eser yoktu; sanki karşısında düşmanı değil de canından bir parça varmış gibi melül melül bakıyordu yüzüme.
“Bakmıyorum.”
“Bakmıyor musun? Üç oldu lan! Bayağı dikizliyorsun işte beni.”
Atalay yanımda sıraya iyice gömülüp dirseğiyle böbreğime vurdu.
“Valla bakışları çok sakat. Bülbül gibi şakıyan herif dilsiz uşak oldu başımıza. Bence evlat edinecek bu gidişle, haberin ola.”
Tuğberk, Atalay’ın lafını hiç duymazdan geldi. Bakışlarını yüzümden çekmeden, sanki üzerime tir tir titriyormuş gibi omuzlarını hafifçe dikleştirdi.
“Önüne dön Zeyd. Hoca tahtayı dolduruyor, sonra başın ağrımasın.”
Neye uğradığımı şaşırdım, beynimden vurulmuşa döndüm. Önüne dön, başın ağrımasın mı? Ulan bu çocuk beni hocaya yem etmek, disipline koşturmak için fırsat kollayan, her fırsatta altımı oyan herif değil miydi? Şimdi gelmiş bana analık taslıyordu resmen!
Sırtımı sıraya sertçe yaslayıp tavanı izlemeye başladım. İçimdeki o şüphe artık koca bir taş gibi oturmuştu göğsüme. Tuğberk açık açık düşmanlık yaparken, çamur atıp çelme takarken çok daha kolaydı. Şimdi ise ne idüğü belirsiz bir sakinliğe bürünmüş, saman altından su yürütür gibi takılıyordu. Ama yağma yoktu; bu pilav daha çok su kaldıracak, o dilsiz şeytanın ağzındaki baklayı eninde sonunda çıkaracaktım.
KONSEY ODASI - TENEFFÜS
(3. KİŞİ ANLATIM)
Zil çalar çalmaz Tuğberk adımlarını sürüyerek koridorun sonundaki Konsey odasına geçti. İçeri girip kapıyı yavaşça kapattı ve deri koltuklardan birine adeta çöktü. Başını geriye atıp gözlerini tavana dikti. Zihnindeki o kahverengi dosya ve içindeki gerçekler, şakaklarını zonklatıyordu.
Odada hafif bir fısıltı hâkimdi. Şeniz elindeki törpüyü bırakıp Tuğberk’e baktı. Lalezar ise koltuktaki bacak bacak üstüne atmış hâlini bozmadan, gözlerini Tuğberk’in süzgün yüzüne çivilemişti.
Lalezar, elindeki kahve bardağını masaya bırakıp pürüzsüz ama sorgulayıcı bir tonla sessizliği bozdu.
“Tuğberk, sabahtan beri suratın sirke satıyor.”
Tuğberk gözlerini açmadı bile. Yalnızca derin bir nefes verdi.
“Yorgunum sadece.”
Tuğsem atladı.
“Yorgunluk değil bu abi. Sabahtan beri çivisi çıkmış gibisin. Kahvaltıda da yemeğinle oynayıp durdun, iki lokma birşey girmedi ağzına. Normalde nefes aldırmadığın adamlara bugün laf bile atmadın. N’oldu, başımıza melek mi kesildin?”
Ediz masanın kenarına yaslanmış, elindeki stres çarkını çeviriyordu. Tıkırtı sesleri arasında Tuğberk’e doğru sert bir bakış fırlattı.
“Tuğsem haklı. Bahçede Doğu şerefsiziyle göz göze gelip kılını bile kıpırdatmamalar, Zeyd’in yanından geçerken kafa sallayıp geçmeler falan. Ulan sen milletin canına okuyan adamsın, millete selam dağıtmak ne zamandan beri senin tarzın oldu?”
Arel kapının yanında kollarını kavuşturmuş, sessizce duruyordu. Olayları dışarıdan gözlemleyen mantık kafasıyla söze girdi.
“Ritmin iyice bozulmuş Tuğberk. Konsey başkanı olan adamın böyle kafası dağınık, ne yaptığı belirsiz takılmaya hakkı yok. Bir derdin varsa söyle, yoksa bu hâlin dışarıya koz veriyor.”
Tuğberk yavaşça doğruldu. Konsey üyelerinin tek tek yüzüne baktı. Şeniz, Lalezar, Tuğsem, Ediz, Arel... Hepsi onda bir gariplik olduğunu anlamıştı. Ama hiçbiri, Tuğberk’in omuzlarındaki o devasa sırrın ağırlığını tahmin bile edemezdi.
Tuğberk ayağa kalktı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli maskeyi yeniden takmaya çalıştı ama sesi pürüzlü çıktı.
“Kimseye koz verdiğim falan yok. İşinize bakın.”
Odadan çıkmak üzere kapıya yürüdü. Tam kapı kolunu tutmuşken Lalezar’ın arkasından gelen son cümlesi kurşun gibi sırtına saplandı.
“Bir şey saklıyorsun Tuğberk. Ve o sakladığın şey her neyse, seni yavaş yavaş yiyip bitiriyor.”
Tuğberk cevap vermeden kapıyı açıp çıktı. Konsey odasındakiler ise arkasından birbirlerine şüphe dolu bakışlar fırlatmakla kaldı.
“Var bu çocukta bir şey.”
“Bilmiyorum. Yakında anlarız.”
KANTİN
(1. KİŞİ ANLATIM)
Kantin her zamanki gibi panayır yeri gibiydi. Tost kokuları, sandalye gürültüleri ve çay kaşıklarının şıngırtısı birbirine karışıyordu. Atalay masaya iki tane karışık tostla çayları bırakıp karşıma geçti. Ağzını yaya yaya pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.
Gözlerimi devirip tostuma uzandım ama içimdeki hırs bir türlü soğumuyordu. Sabahtan beri yaşadığım o garip şeyler, Tuğberk'in melül melül bakışları, Doğu’nun soğuk sorgusu... Ve tüm bunların ortasında sabah beni evde unutan bu gerzek!
“Bana bak.”
Atalay ağzındaki lokmayla bana cevap verdi.
“N’oldu?”
“Sen beni sabah niye uyandırmadın lan? Dövece’m ya seni şimdi.”
Atalay ağzındaki tostu çiğnemeye çalışırken gözlerini devirdi.
“Ya Zeyd senin alarmın çaldı, üç kere üstüne bastın kapattın! Ben seni daha nasıl uyandırayım? Nükleer bomba patlasa arkanı dönüp yatacak haldeydin sabah.”
“Dümenini sikeyim senin. İnsan bir tekmeler, bir soğuk su falan döker! Sabah sekiz buçukta kalktım, anca yetiştim okula amınakoyayım!”
Atalay ağzındaki dev tostu yutmaya çalışırken neredeyse boğuluyordu. Çayından koca bir yudum çekip göğsüne vurdu.
“Oğlum ben seni uyandırmak için odana girdim bir kere! Yorganı çekip ‘kalk lan okul var’ dedim, sen ne yaptın hatırlıyor musun?”
“Ne yapmışım?”
“Yastığı kafama fırlatıp ‘ateş etme süvari, teslim oluyoruz’ diye bağırdın lan! Kafama yastık yedim ben senin yüzünden!”
Gözlerimi kısıp Atalay’a baktım.
“Uydurma lan pezevenk! Ben öyle bir şey demem.”
“Valla dedin! Hatta sağa dönüp yorganı ahtapot gibi sardın, arkandan ‘evladım yapma’ diye fısıldadın. Dedim bu çocuk kafayı yemiş, ellemeyeyim, dursa dursa uykusunda durur.”
Atalay’ın ciddi ciddi anlattığı saçmalık karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Elimi masaya vurdum.
“Ulan çarpsaydın ya buz gibi suyu suratıma! Onu da mı akıl edemedin?”
Atalay piç piç sırıttı, tostundan bir ısırık daha aldı.
“Geçen ay üstüne su döktüğümde ben komodinle ezmeye kalktın Zeyd. Kötü bir deneyimdi. Benim çok canım tatlı, ecelime susayamam.”
“Senin o kafanı keserim ha!”
Öne doğru eğilip masadaki peçeteliği Atalay’ın kafasına geçirecek gibi kaldırdım. Atalay anında tostunu korumaya alıp geriye kaykıldı.
“Dur lan dur, çayım dökülecek! Hem bak, yetişmişi’n işte. Bir çorabın eksik ama buradasın. Şükret biraz!”
Peçeteliği masaya sertçe bıraktım.
“Gerizekâlı. Uykundayken alaca’m canını, bekle sen.”
“O zaman odamın kapısını kilitliyorum bu gece. Senin n’apacağın belli olmaz.”
Sırıttım.
“Şaka yaptım ya, tırsma hemen. Ama bir daha böyle hatalar yapma tamam mı?”
Atalay göğsünü kabartıp çayından son bir yudum aldı.
“Tamam, bir dahakine seni mikrofonla uyandırırım. Yeter ki sen o güzellik uykundan uyan.”
Kafasına bir tane koydum.
“Tostunu ye lan.”
İkimiz de gülüşmeye başladık ama kafamın bir köşesinde o huzursuzluk hâlâ duruyordu. Atalay’ın saçmalıkları bir anlığına kafamı dağıtsa da gözlerim istemsizce kantin kapısına kaydı. Bu fırtına öncesi sessizlikti, biliyordum; ve o fırtına koptuğunda ortalık fena karışacaktı.
SATILMIŞ KONAĞI - TUĞBERK’İN ODASI - AKŞAM
(3. KİŞİ ANLATIM)
Okuldan eve döndüğünden beri odasından dışarı tek bir adım bile atmamıştı Tuğberk. Üzerindeki okul üniformasını bile çıkarmamış, kravatını hafifçe gevşetip yatağın kenarına çökmüştü. Masanın üzerinde duran kahverengi dosya, karanlık odada devasa bir canavar gibi dikiliyordu karşısında.
Gözleri masadaki o sararmış aile kütüğü belgesine, annesinin gençlik fotoğrafına ve Zeyd’in vesikalık resmine takılı kaldı. Zihninin içinde sesler durmuyordu. Lalezar’ın “o sakladığın şey seni yavaş yavaş yiyip bitiriyor” lafı ve en çok da Zeyd’in o şüphe dolu, hırçın bakışları...
Tuğberk ellerini saçlarının arasına geçirip başını öne eğdi. Bir haftadır nefret etmesi, ezmesi, hayatı zindan etmesi öğretilen o çocuk... Öz kuzeniydi. Annesinin ondan sakladığı, üzerine koca bir yalan imparatorluğu kurduğu öz kanıydı.
Aşağıdan Artemis’in telefonda biriyle konuşan o soğuk, mesafeli ama kusursuz sesi yankılandı. Şirket işlerinden, prestijden, aile isimlerinin lekelenmemesinden bahsediyordu yine. Tuğberk yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o sarsılmış, darmadağın ifade yerini ani ve yakıcı bir kararlılığa bıraktı. Yıllardır sığındığı, tapındığı o kusursuz aile tablosunun arkasındaki çürümüşlüğü daha fazla taşıyamayacaktı.
Masanın üzerindeki dosyayı hışımla kavradı. Parmakları karton kapağı sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Odasının kapısını açtı ve adımlarını merdivenlere doğru attı. Yüzleşme vakti gelmişti.
Artemis, elindeki kristal kadehle salonun devasa camından dışarıdaki karanlık bahçeyi izliyordu. Şirketle ilgili son görüşmesini bitirmiş, her zamanki mağrur ve ulaşılmaz duruşuyla içkisinden bir yudum alıyordu. Konağın ağır ve kasvetli sessizliğini, merdivenlerden gelen sert ve kararlı adım sesleri böldü.
Artemis başını bile çevirmeden, soğuk bir tonla konuştu.
“Sonunda odandan çıkmaya karar verdin Tuğberk. Sabahtan beri keyifsizsin. Nedir bu tavırlar?”
Tuğberk cevap vermedi. Salonun ortasına kadar yürüdü. Artemis yavaşça arkasına döndüğünde oğlunun gözlerindeki o yakıcı ve yabancı ifadeyi gördü. Tuğberk’in elinde sımsıkı tuttuğu kahverengi dosyayı fark ettiğinde, bir an için nefesi kesilir gibi oldu. Ama yüzündeki o sarsılmaz maskeyi çabuk toparladı.
“O elindeki ne?”
Tuğberk adeta dişlerinin arasından konuştu. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, içindeki devasa hayal kırıklığındandı.
“Arkasına saklandığın o yalanlar imparatorluğunun tapusu.”
Artemis kaşlarını çatarak kadehini masaya bıraktı. Adımlarını oğluna doğru attı.
“Ne diyorsun sen ya?”
Tuğberk elindeki kahverengi dosyayı hışımla salonun ortasındaki cam sehpanın üzerine fırlattı. Dosya açıldı, içindeki sararmış belgeler, Serdar Kurtuluş ismi ve Zeyd’in vesikalık fotoğrafı halının üzerine saçıldı.
“Ne mi diyorum ben? Günlerdir bana sattığın o melek rollerinin, masallarının patladığı andayız işte! Düşman bellediğim, her gün canına okuyayım diye önüne atladığım çocuk benim akrabammış lan!”
Artemis yerdeki fotoğrafları gördüğü an sarsıldı. Yüzündeki o soğukkanlı maske ilk defa paramparça oldu ama hemen toparlanmaya çalışıp çenesini kaldırdı.
“Tuğberk, sesinin tonuna dikkat et! O belgelerin ne olduğunu bile bilmeden—“
“Sus! Bana hâlâ hikaye anlatma! Çocuk dayımın oğluymuş lan! Zeyd, dayım Serdar’ın oğluymuş! Ben o çocukla şuan kanlı bıçaklıyım ya! ‘Onlar bizim dengimiz değil, onlar ayak takımı’ diye diye kafamı yıkadın! Meğer sırf kendi pisliğini, kendi yalanını örtbas etmek içinmiş herşey!”
Artemis oğluna doğru sert bir adım attı, gözlerinde tehlikeli bir panik kıvılcımı çaktı.
“O ‘dayımın oğlu’ diye lanse ettiğin çocuk, evlilik dışı doğmuş bir çocuk! Dayının, ailenin şerefini ve adını bir kalemde silip atan o orospudan olan piçi! Bu soyada sürülmüş en rezil leke o! Sen ne kanından, ne akrabasından bahsediyorsun be çocuk! O velet bu aile için çöplükten farksız!”
Tuğberk duyduğu laflarla adeta çarpılmış gibi bir adım geriledi. Yüzündeki hayal kırıklığı yerini mutlak bir tiksintiye bıraktı. Annesine ilk defa bu kadar yabancı birine bakar gibi baktı.
“Sırf bu yüzden mi? Sırf senin o 'kusursuz' soyadın lekelenmesin, milletin diline düşmeyin diye mi? 'Onlar bizim dengimiz değil' diye diye kafamı yıkadın. Çocuk benimle aynı yaştayken, yokluk içinde sürünürken siz burada servetin üzerinde kurulup bana krallık taslattınız!”
Artemis hışımla oğlunun üzerine yürüdü, işaret parmağını tehditkâr bir şekilde yüzüne salladı. Yüzündeki o soğuk asalet tamamen kaybolmuştu.
“Sana bu krallığı ben kurdum! Sen o koltukta rahat otur, kimse sana dil uzatamasın diye her pisliği ben temizledim! Şimdi karşıma geçmiş o piç için bana hesap mı soruyorsun? Zeyd bu eve sızmayacak dediysem sızmayacak! O örtüyü kaldırmayacaksın!”
Tuğberk acı bir tebessümle başını salladı. Annesinin gözlerinin içine dikti bakışlarını. Yüzünde ne korku kalmıştı ne de tereddüt.
“Örtü çoktan kalktı anne. O aynaya her baktığında gururla izlediğin Satılmış tablosu var ya... Bugün kendi ellerimle yırttım onu. Yarın sabah okula gittiğimde o 'piç' dediğin çocuğun karşısına geçeceğim. Ve ona kim olduğunu, sizin nasıl birer canavar olduğunuzu tek tek anlatacağım. Yıkılıyorsa da bu krallık, başımıza yıkılsın!”
Artemis bu cümleleri duyduğunda beyninden vurulmuşa döndü.
“Tuğberk, seni mahvederim! Öyle birşey yapmayacaksın!”
Tuğberk annesinin gözlerinin içine bakıp alaycı, buz gibi bir gülüş fırlattı.
“Çok geç anne. Beni zaten çocukluğumdan beri mahvettiniz. Ama o çocuğu mahvetmenize izin vermeyeceğim.”
Artemis hışımla ileri atılıp oğlunun koluna yapışmaya çalıştı ama Tuğberk kolunu sertçe çekip onu geride bıraktı. Artemis’in öfkeden ve çaresizlikten titreyen elleri havada kaldı. Yıllarca ilmek ilmek işlediği, her lekesini örttüğü o görkemli imparatorluk, öz oğlunun tek bir geri adım atmayan duruşuyla çatırdayıp çökmeye başlamıştı.
Tuğberk, yerdeki sararmış belgelere ya da halının üzerine dağılmış fotoğraflara bir kez bile dönüp bakmadan devasa ahşap kapıya yürüdü. Artemis arkasından çığlık çığlığa bağırmaya devam ediyordu.
“Tuğberk! Adımını o kapıdan dışarı atarsan bu aileyi de beni de silmiş olursun! Duydun mu beni? Her şeyini kaybedersin!”
Tuğberk kapı kolunu kavradı. Başını yarımca omzunun üzerinden annesine doğru çevirdi. Gözlerinde artık ne o eski öfke vardı ne de annesinden merhamet bekleyen o küçük çocuğun izi.
“Zaten hiçbirşeyim yokmuş ki. Bana verdiğin her şey yalandan ibaretmiş.”
Kapıyı arkasından öyle şiddetle çarptı ki, konağın yüksek tavanlı salonundaki kristal avizeler çınladı. Dışarıda gecenin ayazı yüzüne çarptığında derin bir nefes aldı Tuğberk. Göğsündeki o günlerdir süren darlık gitmemişti ama ne yapması gerektiğini artık çok iyi biliyordu.
İçeride ise Artemis, salonun ortasında, halıya saçılmış yalanlarının ve Serdar Kurtuluş’un vesikalık fotoğrafının ortasında tek başına kalakaldı. Her şeyi kontrol edebileceğini sanan o mağrur kadın, ilk defa kontrolü tamamen kaybettiğini anladı. Yıllardır kaçtığı o büyük yüzleşme, yarın sabah okulun soğuk koridorlarında gerçekleşecekti.
-12. Bölüm Sonu-
SON SAHNEYİ OKUDUĞUNUZA GÖRE BOMBA BİR BÖLÜM GELİYOR UMARIM BU BÖLÜMÜ SEVMİŞSİNİZDİR YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE 👋
Bölüm etkileşimi
