LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

8. bölüm / 26

7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok

12.45 - ÖĞLE ARASI

Zil çalar çalmaz koridora çıktım.

Atalay da arkamdan Hızır gibi yetişti. Koridor yine ağzına kadar doluydu. Bir tarafta kantine koşanlar, diğer tarafta bağıra bağıra konuşanlar, merdivenlerde birbirini itenler…

Okul okul değil, küçük çaplı savaş alanıydı sanki.

Atalay elindeki tostun son lokmasını ağzına atıp kâğıdını buruşturdu.

“Yok, ben doymadım.”

“Doymadın mı?”

“Evet.”

“Nası’ bir miden var senin oğlum? Yeme bu kadar, karaciğerin yağlanacak. Sonra da şişko olaca’n.”

“Olursam olurum. Can boğazdan gelir.”

“He he. Bir kız bile sana bakmayınca bu laflarını hatırlatırım bilmiş ol.”

“Kız mı? Oğlum ben kız peşinden değil, kızlar benim peşimden koşuyor.”

“Hangi kız lo?”

“Şey… Daha koşan yok. Ama koşma potansiyeli var.”

Gülerek kafamı ileriye çevirdim.

“Gerizekâlı…”

“Neyse ya. Potansiyel potansiyeldir. Sen kendi aşk hayatına bak önce.

“Benim aşk hayatım gayet yerinde.”

Atalay bana döndü.

“E hani, nerede manitan?”

“Yok.”

“O zaman neyi yerinde?”

“Detaylara takılmayalım.”

Atalay birşey diyecekti ki bir anda durdu. Burnunu hafifçe kırıştırdı.

“N’oldu be?”

Atalay cevap vermedi. Bir daha havayı kokladı.

“Oğlum…”

“Ne?”

“Sen almıyor musun kokuyu?”

Ben de durup havayı kokladım. Ekşi, keskin bir koku burnuma vurdu.

“Bu ne lan?”

“Bilmiyorum. Ama hiç hayra alamet değil. Sanki biri okulda cinayet işlemiş, cesedi de meydan da bırakmış.”

Kokunun geldiği tarafa doğru baktım. Koridorun sonuydu. Konsey odasının bulunduğu taraflar yani.

“Konsey odasından geliyor.”

Atalay başını salladı.

“He. Hem de buram buram geliyor.”

Birkaç adım attık. Koku ağırlaştı. Atalay’ın yüzü gerildi.

“Bir şey söyleyeyim mi, dönmüş burada bir boklar…”

“Ne olmuş olabilir ki?”

“Hiçbir fikrim yok.”

Tam o sırada koridorun sessiz bir tarafından boğuk bir hıçkırık ses geldi.

Atalay bana baktı. Sonra tekrar sesin geldiği tarafa döndü.

“Biri ağlıyor.”

Bir an hiçbirşey demedim. Sonra yavaşça yürümeye başladım.

“Git bak kim ağlıyor.”

Atalay arkamdan geldi.

“Niye ben ya?”

“Çünkü benden daha meraklısın.”

“E sen de geliyorsun ama.”

“Ben seni yalnız bırakmıyorum.”

“Sağol valla, büyük fedakârlık.”

Konsey odasının kapısına yaklaştık. Kapı tam kapanmamıştı ama tam da açık değildi. İçeriden paspas sürtme sesi geliyordu. Ardından yine hıçkırık.

Atalay’ın yüzü bir anda değişti. Kapıyı itti.

“KUZEY?!”

İçerideki ses bir anda kesildi. Atalay kapının eşiğinde kaldı. Ben birkaç saniye kaldım.

“Kuzey mi?”

Ben de başımı uzattım. Ve o an…

Konsey odasının ortasında dizlerinin üstüne çökmüş, elinde paspasla ağlayan bir çocuk gördüm.

Yerin her tarafı kıpkırmızıydı. Koku da tahmin ettiğimiz gibi buradan geliyordu.

Çocuk başını kaldırıp bize baktı. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Burnu kıpkırmızıydı. Elindeki paspasla titriyordu.

Atalay birkaç saniye çocuğa baktı.

“Kuzey…”

Çocuk gözyaşlarını koluyla sildi.

“Atalay abi…”

Atalay hemen yanına çömeldi.

“Ne oldu sana? Kim yaptı bunu?”

Kuzey burnunu çekti.

“Tuğberk abi…”

Atalay’ın kaşları çatıldı.

“Ne yaptı lan o orospu çocuğu sana?”

Kuzey gözlerini yere indirdi.

“Ben… Ben bir şey demedim ki abi…”

“Ne demedin?”

“Vallahi billahi demedim.”

“Kuzey, şifreli konuşma. Ne demedin diyorum!”

Kuzey paspası yere bıraktı.

“Ders saati beni buraya çağırdı.”

“Sonra?”

“Sonra önüme şalgam koydu.”

Ben konuştum.

“Ne şalgamı?”

Kuzey bana baktı. Belli ki beni ilk defa görüyordu. Haliyle ben de onu.

“Sen kimsin abi?”

“Zeyd.”

Kuzey gözlerini sildi.

“He… Memnun oldum abi.”

Atalay hemen araya girdi.

“Boşver şimdi Zeyd’i. Devam et.”

Kuzey yine burnunu çekti.

“Şalgamı önüme koydu. Bilerek acılı almış. Ama öyle böyle bir acı değil abi. Var ya… İçerken ruhum bedenimden ayrıldı sandım bir an.”

“E sonra?”

Kuzey’in sesi daha da titredi.

“Hepsini tek dikişte bitir dedi. Ben de korkumdan içtim. Sonra midem bi’ yamuldu. Bi’ baktım…”

Kuzey birkaç saniye sustu.

“Mide dahil herşeyi çıkarmışım.”

Atalay yüzünü buruşturdu.

“Yani…”

Kuzey başını salladı.

“Aynen abi. Ortalığı batırdım. Sonra Tuğberk abi ‘temizlemeden bu odadan adımını atma’ dedi.”

Atalay başını iki yana salladı.

“Vay amınakoyayım…”

Kuzey gözlerini tekrar sildi.

“Ben de temizlemeye çalışıyorum işte. Hemen hemen yirmi dakikadır buradayım. Ellerim koptu resmen. Midem de sakat.”

Paspası gösterdi.

“Bak abi. Şunun yüzünden belim tutuldu.”

Atalay bir an ne diyeceğini bilemedi. Ben ise hâlâ kırmızı lekeye bakıyordum. Sonra Kuzey’e döndüm.

“Sen ne yaptın da Tuğberk seni böyle uğraştırdı?”

Kuzey’in yüzü bir anda düştü.

“Ben mi?”

“Atak yapma lan. Bir insan durduk yere acılı şalgam içirip yerleri temizletmez.”

Atalay başını salladı.

“Zeyd haklı. İlla ki bir sebebi vardır bu halde olmanın.”

Kuzey dudaklarını büktü.

“Biraz…”

“Ne birazı?”

“Biraz dedikodu yaptım.”

“Ne dedikodusu?”

Kuzey gözlerini kaçırdı.

“Tuğberk hakkında dedikodu çıkardım.”

Atalay’ın kaşı havaya kalktı.

“Ne anlattın?”

“Ö-öyle büyük birşey değil ya abi.”

Kuzey boğazını temizleyip gözlerini kaçırdı.

“İşte… Bütün okula onun yetkisini kötüye kullandığını, milleti tehdit ettiğini falan söyledim. Bir de yakında başkanlıktan alınacağını uydurdum.”

Bunu duyunca çenem kasıldı.

“İyi bok yedin.”

Kuzey başını önüne eğdi.

“Biliyorum abi…”

“Biliyorsan niye yaptın? Tuğberk’in nasıl bir ruh hastası olduğunu benden iyi bilmen lazım.”

“Ya…”

Kuzey ellerini birbirine sürttü.

“Millet konuşuyordu… Sorguluyordu…”

Atalay hemen atıldı.

“Millet kim?”

“İşte… Bizim çocuklar…”

“Atıp tutan çocuklar yani.”

Kuzey başını salladı.

“He he…”

“Sen de her duyduğunu alıp okulun ortasına servis etmişsin. Gerçi bu pek de dedikodu sayılmaz da…”

Kuzey başını kaldırdı.

“Ne?”

“Boşver.”

“Ben kötü niyetle yapmadım abi.”

“İyi niyetle dedikodu mu yapılır Kuzey?”

Kuzey yine sustu. Ben birkaç saniye onu süzdüm.

“Peki bu ‘millet’ sana ne anlattı, yani kafana ne soktu?”

“Tuğberk’im başkanlığını kullanıp insanları sindirdiğini söylediler.”

“Kim söyledi?”

“Bilmiyorum.”

“Nasıl ‘bilmiyorum’?”

“Vallahi bilmiyorum. Biri söyledi, ben de başkasına anlattım. Sonra yayıldı gitti.”

“Ulan okulda dedikodu değil zincirleme trafik kazası yapmışsın.”

“Ben nereden bileyim abi…”

“Bilmiyorsan konuşmayacaksın.”

Kuzey dudaklarını büktü.

“Tamam…”

Bir süre sessiz kaldım.

“Tuğberk sana bunları kimin söylediğini sormadı mı?”

“Sordu.”

“Ne dedin?”

“Yine bilmiyorum dedim.”

Burnumdan güldüm.

“Atmışsın topu taca.”

“Harbi bilmiyorum abi.”

“Zeyd, bırak. Çocuk zaten ağlamaktan pert olmuş.”

Kuzey hemen başını salladı.

“Ben gerçekten pişmanım.”

“İyi. Bari bu işten bir ders çıkar.”

Kuzey paspasa uzandı.

“Çıkarırım abi.”

“Ne dersi?”

“Tuğberk hakkında konuşmamak dersi.”

“Yanlış.”

Kuzey kafasını kaldırdı.

“Yanlış?”

“İnsanlar hakkında bilmediğin şeyi konuşmamak.”

Kuzey birkaç saniye bana baktı.

“He…”

“Bir de…”

“Ne abi?”

“Paspası düzgün sür. Şu köşeyi hâlâ bok götürüyor.”

Kuzey hemen yere baktı.

“Gözümden kaçmış.”

Atalay güldü.

“Gözünden değil, aklından kaçmış.”

Kuzey homurdanarak paspasa yeniden sarıldı.

“Allah belamı versin…”

“Onu Tuğberk zaten vermiş.”

“Abi sus ya…”

Ben kapıya doğru yürüdüm.

“Haydi Atalay.”

“Gidiyo’z mu?”

“Gidiyo’z.”

Kuzey arkamdan seslendi.

“Zeyd abi…”

Dönüp baktım.

“N’oldu?”

“Kimseye söylemezsin de mi?”

“Sen şu vaziyetinle zaten okulun gündemine oturmuşsun, ben niye uğraşayım?”

Kuzey başını eğdi, ben de Atalay’la koridora çıktım.

Atalay birkaç saniye hiçbirşey demeden etmeden yürüdü. Sonra omzuma hafifçe vurdu.

“Lan.”

“Ne?”

“Sen çocuğa bayağı nasihat verdin.”

“E n’abayım?”

“Ne biliyim? Abi gibi konuştun çocukla.”

“Öff…”

“Ciddi söylüyorum.”

“Bir daha konuşursan Kuzey’e derim seni de paspaslar.”

Atalay sırıttı.

“Tuğberk görse seni kesin konseye aldırırdı.”

“Benim o odaya hayatta işim düşmez.”

“Az önce de öyle diyordun.”

“Bu sefer ciddiyim.”

Merdivenlere doğru yürümeye devam ettik.

Atalay ellerini cebine soktu.

“Ben kantine gidiyorum.”

“Ne yapaca’n kantinde?”

“Tost alacağım.”

“Daha demin doymadım diyordun.”

“Şimdi acıktım.”

“İyi git al. Ben de bir tuvalete uğrayayım. Sınıfta buluşuruz.”

“Tamam.”

Atalay merdivenlerden aşağı inerken ben üst kattaki tuvalete doğru yürüdüm.

Koridor biraz daha tenhalaşmıştı. Öğle arasının sonlarına doğru herkes ya kantine dağılmış ya da sınıflara dönmeye başlamıştı.

Tuvaletin kapısını ittim. İçerisi boştu. Lavabolardan birinin musluğu açık kalmıştı. İnce bir su sesi bütün ortamda yankılanıyordu. Gidip kapattım. Sonra geri açıp buz gibi suyu avuçladım ve yüzüme vurdum. Ferahlamıştım ve kendime gelmiştim.

Aynaya baktım. Kafam hâlâ Kuzey’in anlattıklarına takılı kalmıştı.

Tam havluyla ellerimi kurularken arkamdan kapı açılma sesi geldi.

Aynadaki yansımadan gelen kişiyi gördüm.

Tuğberk.

Elini kapının kolundan çekti. İkimiz de birkaç saniye aynadan birbirimize baktık.

“Ne bakıyo’n?”

“Sana bakıyo’m.”

“Bakma bana.”

“Gözlerimi kapatınca da sesin geliyor.”

“O zaman kulaklarını kapat ya da tuvaletten siktir ol git.”

“Seninle konuşmak zaten başlı başına baş ağrısı.”

“Ben de seninle konuşmaya pek meraklı değilim.”

“Meraklı değilsin ama yine hamam böceği gibi fırladın bir yerden.”

“Tuvalet benim de tuvaletim.”

“Sana özel oda tahsis edelim istersen, ha Tuğberk?”

“Senin gibi boş yapanlarla aynı nefesi solumaktan iyidir.”

“Boş yapan kimmiş?”

“Sen.”

“He he. Lafı ağzında geveleyip durma. Diyeceğin varsa de, işim gücüm var.”

“Sana hesap mı vereceğim?”

“Vermiyorsun zaten. Herifin biri soru sorunca üç gün düşünüyorsun.”

“En azından düşünmeden konuşmuyorum.”

“Yok, sen konuşmadan önce milleti düşündürüyorsun.”

“Ne diyorsun lan sen?”

Tuğberk’e göz kırptım.

“Anladın sen.”

“Açık konuş açık.”

“Açık konuşursam alınacaksın.”

“Alınmam.”

“He. Senin şu ‘alınmam’ dediğin yerde genelde kıyamet kopuyor.”

Tuğberk lavaboya doğru yürüdü. Musluğu açıp ellerini yıkadı. Sonra aynaya bakmadan konuştu.

“Amacın ne?”

“Sana sormalı asıl. Bipolar gibi bana taktın. Benim senle bir derdim sıkıntım yokken hemde.”

“Yalan.”

“Herşeye de burnunu sokma”

“Herşeye burnunu sokan sensin.”

“Ben mi? Sen var ya sen, insanın sabır taşıyla seksek oynuyorsun bildiğin. Bana diyene bak.”

“Sen de çok kafa açıyorsun.”

“Kafanı açmıyorum, aklın varsa onu kullan diyorum.”

“Akıl bende bol. Sen önce kendi aklını kullan.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Tuğberk ellerini kuruladı. Kapıya doğru bir adım attı.

“Dur.”

Tuğberk durdu.

“Ne var?”

“Sen git bence bir tedavi falan gör. Bakırköy’de özellikle.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Çünkü bir insana acılı şalgam içirip zevk ala ala onu seyretmek senin birinci dereceden ruh hastası olduğunun göstergesidir.”

Tuğberk’in yüzü bir anda değişti. Birkaç saniye boyunca tek kelime etmedi.

“Kim anlattı bunu sana?”

“Doğruymuş.”

“Ben doğru diye birşey demedim.”

“Demene gerek yok ki. Yüzünden okunuyor.”

“Kuzey’le konuştun de mi? Ne anlattı sana?”

“Bana birşey anlatmasına gerek kalmadı. Garibimi paspasla görünce zaten tablo tamamlandı.”

“Her duyduğun şeye atlama.”

“Atlamıyorum. Senin yaptığın iş iş değil. Görünce zaten insanın otomatikmen kafasına dank ediyor.”

“Karışma.”

“Karışırım.”

“Niye?”

“Çünkü yaptığın şey normal değil.”

“Sana göre ne normal ki zaten…”

“Bilemem. Ama insanlara zorla birşey yaptırıp sonra kenarda keyif çatmak kesinlikle normal değil.”

“Her boku bildiğini zannediyorsun.”

“Senden daha çok bildiğim kesin.”

“Düzgün konuş benimle!”

“Sen de elindeki yetkiyi kullanmayı bil! Başına patlar sonra!”

“Sen onun n’aptığını bilmiyorsun.”

“Anlat o zaman, biliyim.”

“Sana anlatacak değilim.”

“O zaman çeneni kapat.”

Tuğberk birkaç saniye bana baktı. Çenesi kasılmıştı.

“Seninle uğraşamayacağım.”

Tuğberk kapıya yöneldi. Kapıyı açıp çıktı. Ben aynaya baktım, sonra burnumdan kısa bir nefes verdim.

“İbne…”

Sonra tuvaletten çıktım. Koridor yine hınca hınç doluydu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Benimse hâlâ sinir tepemdeydi. Merdivenlerden aşağı indim.

Kantinin önüne geldiğimde Atalay’ı gördüm. Elinde tost vardı ve onu kemiriyordu.

“Neredesin sen ya? Gözümüz yollarda kaldı.”

“Geldim işte Atalay. Anca bitti işim.”

Atalay beni baştan aşağı süzdü.

“Zeyd.”

“He?”

“Sen niye böyle yürüyorsun?”

“Nasıl yürüyorum?”

“Sanki üç kişiyi pataklamışsın da dördüncüyü arıyorsun.”

“Oha ama Atalay.”

“Tuvalette kim vardı?”

“Kimse.”

“Yalan konuşma.”

“Yoktu diyorum, Allah Allah.”

“Tuğberk mi vardı?”

Birkaç saniye sustum.

“Tostunu ye.”

“Tuğberk’miş!”

“Kes sesini lan.”

“N’oldu?”

“Hiç.”

“Kapıştınız mı?”

“Ne kapışması ya. Kapışmadık.”

“Bağırıştınız mı?”

“Biraz.”

“Küfür?”

“Biraz.”

“Tehdit?”

“O da biraz.”

“Ohooo! Sizin ki kavga değil devletler arası kriz.”

“Atalay, tostunu ye.”

“Tamam ya. Senin yüzünden sindirim sistemim bozuldu.”

Atalay tostundan bir ısırık daha aldı. Ben sandalyeye oturup arkama yaslandım.

Tam o sırada kantinin kapısından Tuğberk girdi. Gözgöze geldik.

Bir saniye…

İki saniye…

Üç saniye…

İkimiz de başka tarafa baktık.

“Aha.”

“Ne?”

“Geldi seninki.”

Tuğberk kantinde sıraya girdi. Birkaç öğrenci onun yanına yaklaştı.

“Başkan, şu etkinlik işi ne oldu?”

“Öğleden sonra konuşuruz.”

“Ama hoca bugün—“

“Sonra dedim.”

Öğrenci sustu. Tuğberk başını kaldırdı. Yine bana baktı.

“Bana bakmadan edemiyor.”

Bu sefer bizim olduğumuz masaya yaklaşıp doğrudan konuştu.

“Zeyd.”

“Ne var?”

“Görüşeceğiz senle.”

“Sıraya gir.”

“Nasıl?”

“Seni bekletmem.”

“OHA!”

“Sen sus.”

“Ben niye susuyormuşum? Birbirinize randevu veriyorsunuz bildi—”

Tuğberk Atalay’ın lafını kesti.

“Beş dakika sonra arka bahçeye gel.”

“Emrivaki yapma.”

“Gelmezsen ben gelirim.”

“Gel de göreyim.”

Tuğberk tekrar sıraya girdi. Atalay birkaç saniye bana baktı.

“Sen gerçekten başını belaya sokmak için özel çaba harcıyorsun.”

“Birşey yapıyorsam en adi şerefsizim.”

“Senin hiçbirşey yapmadığın hâlin buysa, yaptığını düşünmek bile istemiyorum.”

Tam o anda zil çaldı.

TRRRRRNNNGGGGG!

Kantindeki herkes bir anda hareketlendi. Sandalyeler çekildi, tost kâğıtları çöpe atıldı, öğrenciler sınıflara dağılmaya başladı. Tuğberk kantinden çıktı. Yanımdan geçerken durdu.

“Unutma sakın.”

“Unutmam.”

“Güzel.”

“Ama bir şey söyleyeyim.”

“Söyle.”

“Bu sefer sen konuşacaksın.”

Tuğberk birkaç saniye suratıma baktı.

“Görürüz kim konuşur.”

Sonra yürüyüp gitti.

“Ben sınıfa tek başıma gideceğim.”

“Niye?”

“Çünkü sizin aranızda kalırsam yanlışlıkla mahkeme salonunda bulurum kendimi.”

Atalay hızla sınıfa doğru yol aldı. Ben birkaç saniye Tuğberk’in arkasından baktım.

“Ulan… Beş dakika huzur yok adama.”

DERS SAATİ

Ders başlamıştı. Ama benim aklım hâlâ arka bahçede Tuğberk’in saçmalayacağındaydı. Tuğberk’in “görürüz kim konuşur” lafı kafamda dört dönüyordu.

Hoca tahtaya bir şeyler yazarken saate baktım. Beş dakika. Sonra on dakika.

En sonunda dayanamadım ve elimi kaldırdım.

“Hocam lavaboya gidebilir miyim?”

“Tamam. Çabuk gel.”

“Tamam hocam.”

Sınıftan çıktım. Koridorda kimse yoktu. Arka merdivenlerden aşağı indim.

Bahçenin arka tarafına çıktığımda Tuğberk oradaydı. Duvara yaslanmış beni bekliyordu. Beni görünce kafasını kaldırdı.

“Geç kaldın.”

“Sana mı soracağım ne zaman geleceğimi?”

“Beş dakika sonra dedim ama.”

“Dakika hesabı mı yapıyorsun şimdi?”

“Çağırdığım yere geliyorsun, sonra artistlik yapıyorsun.”

“Artistlik yapan sensin. Ben değilim.”

“Ne istiyorsun?”

“Önce sen söyle.”

“Kuzey sana ne anlattı?”

“Hiçbir şey.”

“Yalancı.”

“Harbi birşey anlatmadı. Anlatsa ben sana söyler miyim sence?”

“Anlatmış ki söylemiyorsun.”

“Anlatmadı.”

“O zaman nereden biliyorsun bu olayı?”

“Gözüm var ya hani benim.”

“Ne demek o?”

“Çocuğu paspasla gördüm. İki göz iki çeşme ağlıyordu. Yerin hali ortadaydı. Sen de zaten orada yoksun. Denklem kendi kendine çözülüyor.”

“Kuzey sana ne söyledi?”

“Bir şey söylemedi.”

“Adımı geçirdi mi?”

“Geçirdi.”

“Ne dedi?”

“Tuğberk abi dedi.”

“Taşşak geçme lan!”

“Sen sordun, ben de cevap verdim.”

Tuğberk birkaç saniye boyunca bana ters ters baktı.

“Acılı şalgam olayından bahsetti mi?”

“Evet.”

“Başka?”

“Paspastan bahsetti.”

“Başka?”

“Ağladığından.”

“Başka?”

“Belinin koptuğundan.”

“Zeyd.”

“Ne?”

“Benim ne yaptığımı sana anlattı mı?”

“Senin ne yaptığını zaten herkes biliyor.”

“Herkes kim?”

“İşte senin en sevdiğin soru.”

“Ciddiyim.”

“Ben de ciddiyim.”

“Kim konuşuyor?”

“Bilmem.”

“Kuzey biliyor mu?”

“Bilmiyor.”

“Sen biliyor musun?”

“Ben de bilmiyorum.”

“O zaman niye maydanoz oluyorsun?”

“Çünkü çocuğun içinden geçmişsin lan. On dört yaşında çocuk. Sen de karşısına geçip hayatını cehenneme çeviriyorsun.”

“Olayı biliyor musun da konuşuyorsun?”

“Bilmiyorum. Anlat bileyim.”

“Anlatmıyorum.”

“Ben de sana hesap vermiyorum.”

“Senin olayın hesap değil.”

“Ney?”

“İnsanların sinir katsayısını yükseltmek, her sike burnunu sokmak.”

“Sen de her şeyi gizlemekten yorulmadın mı?”

“Ne saklıyormuşum?”

“Onu da sen biliyorsun.”

“Bak yine aynı şeyi yapıyorsun.”

“Ne yapıyorum?”

“Lafı çarpıtıyorsun.”

“Çünkü sen soru sormuyorsun. Sorguya çekiyorsun.”

“Doğru bildin.”

“Savcı mısın lan sen?”

“Gerekirse olurum. Gerekirse de o sakladıklarını söke söke alırım ağzından.”

“Aynen. Sen önce kendi koltuğundan kalkmadan insanları hükmetmeyi bırak.”

Tuğberk’in yüzü sertleşti.

“O velet sana benim yetkimi kötüye kullandığımı mı söyledi?”

“Hayır.”

“İnsanları tehdit ettiğimi?”

“Yo.”

“O zaman ne anlattı?”

Birkaç saniye sustum.

“Dediğim gibi. Çocuğun götü tutuşmuş. O kadar.”

“Benim sorum bu değil.”

“Benim de cevabım bu.”

Tuğberk birkaç saniye boyunca suratıma kitlendi.

“Benden birşey saklıyorsun.”

“Yok.”

“Var.”

“Yok dedim ya. Daha neyi zorluyorsun?”

“Zeyd.”

“Ne?”

“Son kez soruyorum. Kuzey, sana, benim hakkımda, ne anlattı?!”

“Hiçbir şey.”

“Yalan konuşma.”

“Yalan konuşmuyorum.”

“Gözümün içine baka baka—“

“Ne?”

Tuğberk bir adım daha attı.

“Sinirimi zıplatma.”

“Sende benim sinirimi zıplatma.”

“Zeyd!”

“Tuğberk!”

Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Tuğberk’in çenesi kilitlenmişti. Benim de sabır ipi çoktaan kopmuştu.

“Ulan sen harbi—“

Tuğberk’in yakasına yapıştım. Onu kendime çektim. İyice sokuldum.

“Bir daha beni meşgul edersen—“

“N’aparsın?!”

“Gerekirse seni—“

Tam o sırada arkamızdan bir ses patladı.

“N’OLUYOR ORADA!?”

İkimizde çakıldık kaldık. Yavaşça arkamı döndüm. Nöbetçi hoca dikilmişti.

“Zeyd…”

Sonra Tuğberk’e baktı.

“Tuğberk…”

Birbirimize baktık.

“N’apıyorsunuz siz?”

“H-hiiç hocam.”

“Hiç mi?”

“Evet hocam.”

“Biriniz diğerinin yakasına yapışmış.”

Elimi yavaşça çektim.

“Şey…”

Bir saniye kadar düşündüm.

“Gömleği kırışmıştı hocam, onu düzeltiyordum.”

Tuğberk bana döndü.

“Manyak.”

“Ne?”

“Bir şey demedim hocam.”

Hoca derin bir nefes verdi.

“İkiniz de sınıfa.”

“Hocam ama—“

“KESİN SESİNİZİ, DERSE!”

Tuğberk yürümeye başladı. Yanımdan geçerken kısık sesle tısladı.

“Bu iş burada bitmedi.”

“Ben zaten yarım bırakmam.”

İkimizde sınıfa doğru yol aldık.

-7. Bölüm Sonu-

EVEETT BU BÖLÜMDE BU ŞEKİLDEYDİİİ BU BÖLÜMDEN SONRA YAVAŞ YAVAŞ KİTABIN DERİNLİKLERİNE İNECEĞİM YANİ BUNDAN DAHA HEYECANLI BÖLÜMLER SİZİ BEKLİYORR YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜÜKK 🤩🤩

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

77okunma 35beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…