LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

26. bölüm / 26

25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm

ERTESİ GÜN - SABAH
(1. KİŞİ ANLATIM)

Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında gözlerimi böğrümdeki o alev alev yanan acıyla açtım. Sweatshirt’ü hafifçe yukarı kaydırdığımda sargının üzerindeki kanın kuruyup kabuk tuttuğunu gördüm. Dikişler etimi çekiyor, nefes aldıkça içime bıçak gibi batıyordu.

Yatakta doğrulup ayaklarımı yere bastım. Banyoya geçecek dermanım yoktu, sadece yüzüme iki avuç soğuk su çarptım. Salondan halamın çay kaşığını bardağa vurma sesleri ve ablamın mutfaktaki tıkırtıları geliyordu

Odadan çıkıp koridora adım attığımda Atalay da odasından çıktı. Yüzü kireç gibiydi, gözlerinin altı morarmıştı ama bakışlarındaki o katıksız sertlik yerinde duruyordu. Göz göze geldik. Tek kelime etmedik. Aynı çatı altında, aynı korkusuzlukla büyüdüğümüz o sessiz dille anlaştık: Bu gece son geceydi.

Mutfak kapısından girdiğimizde Neslihan halam tezgâha sırtını dönmüş çayı demliyordu. Bizi görünce elindeki bezi tezgaha bırakıp çatık kaşlarıyla ikimizi de baştan aşağı süzdü.

“Neyiniz var sizin bugün? Suratınızdan düşen bin parça. Yine ne dolaplar döndürüyorsunuz siz?”

“Yok bir şey hala. Üşütmüşüz biraz, kafamız ağır.”

Ablam elindeki tabaklarla içeri girdi. Gözleri doğrudan benim sol tarafıma, ceketimin altındaki hafif şişliğe kaydı. Ablamdı o benim; gözümün seyirmesinden içimdeki fırtınayı anlardı. Tabağı masaya bırakıp dibime kadar geldi, alnımı öptü.

“Ateşin yok ama suratın bembeyaz Zeyd. Dünkü polisler, o sokaktaki tipler… Benden bir şey saklıyorsanız vallahi hakkımı helal etmem size.”

Atalay öne atılıp ablamın omzuna kolunu attı, yüzüne o şapşal gülüşlerinden birini oturtmaya çalıştı.

“Ne saklayaca’z Dildar abla? Sokaktaki zibidilerin işi işte. Biz hep okulumuzdayız. Odağımız derslerde. Rahat ol sen.”

Ablam Atalay’ın kolunu itip ikimize de dik dik baktı ama üstelemedi. Kahvaltıdan tek bir lokma bile geçmedi boğazımızdan. Evden çıkarken kapının eşiğinde durdum. Neslihan halama ve Dildar ablama son kez bakar gibi baktım. İçimde beliren o tuhaf sızıya engel olamadım. Arkamı dönüp Atalay’la birlikte merdivenleri indik.

OKUL
(1. KİŞİ ANLATIM)

Okulun bahçesine girdiğimizde havanın kurşuni griliği üstümüze çökmüştü. Koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı ama bizim geçtiğimiz yerlerde millet hafifçe kenara çekiliyordu.

Merdivenlerin başında Tuğberk belirdi. Elinde de yine o resmi idare dosyası vardı.

Tam önümüzde durdu.

“Hâlâ okuldasınız Zeyd. Müdüre hanım disiplin sevkini onayladı. Disiplin kurulundan sonra okulda tek bir günün bile kalmayacak. Bu koridorlardaki son turların, tadını çıkar.”

Söylediği tek bir kelime umrumda bile değildi. Karşımda dikilen adam, efendisinin arkasına sığınarak bana havlayan bomboş bir köpekten fazlası değildi gözümde. Benim kafamda bu gece patlayacak olan o büyük fırtına dönerken, onun bu küçük okul oyunlarına ayıracak tek bir saniyem bile yoktu.

Yüzümdeki o alaycı tebessüm hafifçe genişledi. Yavaşça başımı yana yatırıp gözlerinin içine baktım. Tek bir adım bile atmadım, sesimi bile yükseltmedim.

“Ötmüşsün Tuğberk. Aferin sana. Şimdi git idareden bir kemik kap, köşende sessizce kemir. Benim işim senle değil, seni havlatanlarla.”

Tuğberk’in yüzündeki o yalancı sırıtış anında dondu. Ben sanki o yokmuş gibi omzunun kenarından sıyrılıp yürümeye devam ettim. Arkamdan bana dik dik baktığını hissedebiliyordum ama dönüp bakmadım bile. Köpekler havlar, kervan yürürdü.

“Ohh iyi yaptın, içimin yağları eridi.”

“Rüzgâra aldanıp çalıya laf atacak vaktim yok Atalay. Bizim hesabımız geceye.”

ÖĞLE ARASI - ÖĞRENCİ KONSEYİ ODASI
(3. KİŞİ ANLATIM)

Koridorun gürültüsü Öğrenci Konseyi Odası’nın kapısının arkasında boğuk bir fısıltıya dönüştü.

Odanın ortasındaki lonca masanın ortasında Tuğberk oturuyordu. Koridorda Zeyd’den yediği o soğuk, aşağılayıcı darbenin hırsı hâlâ yüzünden silinmemişti. Çenesi kilitlenmiş, gözleri hırsla kararmıştı. Elindeki resmi disiplin dosyasını masanın ortasına sertçe bıraktı. Bu okuldaki otoriteyi ve kontrolü ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istiyor, güç gösterisi yapabileceği her alanı sonuna kadar zorluyordu.

Masanın sağ tarafında dikilen Tuğsem, kollarını göğsünde birleştirmiş, abisinin o gergin ve Kontrolcü tavırlarını süzüyordu. İçten içe bu gerilimin arkasındaki daha derin, görünmeyen duygusal fırtınayı hissedebiliyordu.

“N’oldu abi? Yüzün sirke satıyor. Koridorda yine o çocukla mı karşılaştın?”

Tuğberk sandalyesinde geriye yaslandı. Yüzüne o her zamanki kibirli, güç delisi tebessümünü oturtmaya çalıştı ama gülüşü dökülüyordu.

“Karşılaştım. Ama onun bu okuldaki hikâyesi bitti, kapandı o defter. Disiplin sevki onaylandı. Bu okulda son demleri, ayağını denk almazsa siktir olup gidecek.”

Masanın kenarında oturan Lalezar, parmaklarının arasındaki kalemi masaya ritmik bir şekilde vuruyordu. Odadaki insanları yönlendirme ve ortamı yumuşatma konusunda doğal bir yeteneği olsa da, Tuğberk’in bu kör hırsı karşısında tepkisiz kalamadı. Önündeki kâğıtları kenara itip doğrudan Tuğberk’in gözlerinin içine baktı.

“Disipline sevk ettin de n’oldu Tuğberk? Çocuk seni insan yerine bile koymuyor anasını satayım. Koridorda yanından geçerken yüzüne bile bakmadı, seni resmen yok saydı. Sen burada kâğıt üzerinde yetkilerinle bir kurgu yaratıyorsun ama Zeyd’in gözlerinde bambaşka bir şey var. Senin bu resmi dünyanı tanımıyor bile.”

Ediz oturduğu yerde arkasına yaslanıp bacaklarını öne uzattı. Elindeki oyuncağı parmaklarının arasında çevirerek söze girdi.

“Lale haklı. Dün gece bunların sokağa polis girmiş, mahalle karışmış. Zeyd’in karnındaki sargıyı, Atalay’ın o tipini görmedin mi? Bunlar disiplin cezasıyla çözülecek işler değil amına koyayım.”

Arel pencere kenarından ayrılıp masaya doğru birkaç adım attı. Yüzünde soğuk ve ifadesiz bir bakış vardı.

“Zeyd’i yanlış denklemde değerlendiriyorsun Tuğberk. Çocuğun kafası kural ihlaline değil, direkt tehdide kilitli. Müdüre hanımın imzası da bu konsey masası da sikinde değil. Dışarıdaki mevzu bu odaya patlarsa senin o sistemin çöker.”

Şeniz bacak bacak üstüne atıp omuz silkti. Gözlerinde meraklı bir pırıltı vardı.

“Ama kabul edin, koridordaki sahne baya iyiydi! Tuğberk dosyayı sallarken Zeyd’in attığı o laf… Şok oldum resmen. Sen bu işi çok kişisel bir şova dönüştürdün Tuğberk’ciğim ama adamın zerre umurunda değilsin valla.”

Tuğsem abisine dönüp omzuna dokundu. Sesi yumuşaktı ama uyarısı netti.

“Abi… Haklılar. Disiplin kurulu toplanır, karar çıkarır… Ama Zeyd geri adım atacak biri değil. Onun gözlerindekini buradaki kimse anlayamaz.”

Tuğberk masadaki dosyayı sımsıkı kavradı. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

“Ne bok yerse yesin. Bu okulun bir konseyi var, başında da ben varım. O disiplin kuruluna gidecek ve cezasını alınca da ondan ebediyyen kurtulacağız. Dışarıda nerde sürtüyorsa sürtsün, beni bağlamaz.”

Konsey üyeleri birbirine baktı. Odada ağır bir sessizlik kaldı. Okulun koridorlarındaki o soğuk rüzgâr, bu odayı da yutacak bir fırtınanın habercisiydi.

DERS SAATİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Sıradan yükselen ahşap ve toz kokusu burnuma doluyordu. Öğretmenin tahtaya yazdığı formüller, tebeşirin o ritmik gıcırtısı sınıftaki herkesin uykusunu getirirken benim aklım saatteydi. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sol böğrümdeki sargı her nefesimde etime biraz daha batıyor, içimdeki o kör yangını diri tutuyordu.

Sıranın altında elim emanetin pürüzsüz gövdesindeydi. Yanımda oturan Atalay dirseğiyle hafifçe beni dürttü. Göz göze geldik. Omuzları dikti ama bakışlarında gecenin karanlığını taşıyan o ağır sessizlik vardı.

Aramızdaki tek kelimesiz anlaşmayı bozan, kapının aniden iki kez sertçe vurulması oldu.

İçeriye okulun nöbetçi öğrencisi girdi. Elindeki sarı pusulayı dersin öğretmenine uzattı. Öğretmen gözlüklerinin üstünden pusulaya bakıp başını salladı, ardından bakışlarını doğrudan bizim sıraya çevirdi. Sınıftaki bütün başlar bir anda bize döndü. Fısıltılar, sıraların gıcırtıları bir anda kesildi.

“Hocam, dersi böldüğüm için özür dilerim. Zeyd’i alabilir miyim?”

Öğretmen gözlüklerini burnunun ucuna kaydırıp elindeki sarı pusulaya bir kez daha baktı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifade yerini hafif bir acımaya bıraktı. Sınıftaki fısıltılar anında bıçak gibi kesilmiş, bütün bakışlar üzerime kilitlenmişti.

“Zeyd… Topla eşyalarını oğlum.”

Sınıftan ince bir fısıltı dalgası yayıldı. Arkalardan birilerinin kısık sesle gülüştüğünü, sıralarında dikleştiğini hissettim. Atalay oturduğu yerde hızla bana doğru hamle yaptı, gözleri parladı.

“Ben de geliyorum. Onların önünde önünde tek başına durmayacaksın.”

Elimle sıranın altından onun dizine sertçe bastırdım. Bakışlarımdaki emri anladı.

“Otur aşşa’. Pusulada senin adın yok.”

Atalay dişlerini birbirine bastırıp geri çekildi ama gözlerindeki o tehlikeli parıltı sönmedi. Yavaşça ayağa kalktım. Karnımdaki sargı bir an gerildi, dikişlerin çekilmesinden doğan o keskin acı gözlerimi kararttı ama çaktırmadım. Duruşumu hiç bozmadan, ceketimin önünü kapatıp sıradan dışarı çıktım.

Sınıfın kapısını arkamdan kapatıp koridorun o uzun, soğuk yankısına adım attığımda nöbetçi çocuk iki adım önümden yürümeye başladı. Bana bakmaya korkuyordu; başı önde, adımlarını hızlandırarak ilerliyordu. Koridorun sonundaki idare katına doğru inen merdivenlere yöneldik.

Okulun o basık, rutubetli alt katında Disiplin Kurulu odasının kapısı yarı açıktı. İçeriden birilerinin alçak sesle konuştuğu, kağıtların hışırdadığı sesler geliyordu.

Tam kapının önüne geldiğimde nöbetçi çocuk durdu, bana dönmeden kısık bir sesle "İçeri girebilirsin" deyip hızla yanımdan uzaklaştı.

Işığı sarımtırak, tavanı alçak odanın ortasında uzun bir masa vardı. Masanın başında Müdür Yardımcısı, yanında Rehber Öğretmen ve kurul üyesi birkaç hoca oturuyordu. Ama en çok dikkat çeken şey, masanın en sağında, sanki bu okulun sahibiymiş gibi göğsünü kabartarak oturan Tuğberk'ti. Elindeki o resmi dosyayı masanın üzerine yaymış, yüzüne o kibirli "Kazandım" ifadesini yerleştirmişti.

Adımlarımı yavaşlatmadan içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapatma gereği bile duymadım. Masanın tam karşısında, tam ortalarında durdum. Elim cebimdeydi. Sol tarafımdaki acıyı hissetmemek için çenemi sıktım.

Müdür Yardımcısı gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, önündeki kalın dosyaya bir vurup bana baktı.

“Zeyd Gökdereli… Hakkında tutulan tutanaklar, devamsızlıkların, okul sınırları dışındaki olayların ve Öğrenci Konseyi Başkanının sunduğu bu son şikayet dosyası... Bardağı taşırdı. Bugün buraya savunmanı almak için çağrılmadın. Karar metni yazıldı. Kararın tebliğ edilmesi için buradasın."

Tuğberk sandalyesinde hafifçe dikleşti. Yüzündeki o sinsi tebessüm derinleşti. Bakışları gözlerime kilitlendi; benden bir yıkım, bir korku, bir yalvarış ya da en azından öfke patlaması bekliyordu.

Ama benim zihnimde sadece bu gecenin karanlığı, mahalledeki o kanlı hesaplaşma ve belimdeki emanetin ağırlığı vardı. Onların bu küçük süslü dünyası, duvarlara astıkları kurallar ve kağıda attıkları imzalar benim dünyamın yanında kum tanesi kadar bile yer kaplamıyordu.

“Konuşmayacak mısın? Söyleyecek tek bir sözün bile yok mu Zeyd? Okuldan uzaklaştırılıyorsun, farkında mısın?"

Yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerimi müdür yardımcısından çekip doğrudan Tuğberk’in gözlerinin içine diktim. Yüzümdeki o soğuk, ruhsuz tebessüm yavaşça belirdi.

“O kâğıdı imzalayın. Kalemin mürekkebi bitmesin, acele edin. Benim dışarıda yapacak daha önemli işlerim var."

Tuğberk’in yüzündeki o zafer tebessümü bir anda eridi. Masadaki kurul üyeleri birbirine baktı, müdür yardımcısı şaşkınlıkla kaşlarını çattı.

“Sen ne dediğinin farkında mısın?! Eğitim hayatını bitiriyorsun!”

“Hocam, imzayı atın. Vaktim az.”

Müdür yardımcısı yüzü sinirden kızarmış bir hâlde önündeki dosyaya sert bir imza attı, ardından kâğıdı bana doğru fırlatır gibi itti. Kalemi elime bile almadım. Masadaki o süslü, resmi belgenin yüzüne bile bakmadan tek parmağımla kapağını kapattım.

Tuğberk oturduğu sandalyede öne doğru fırladı. Benden bir bağırış, masayı devirmemi, en azından gözlerimde bir kırılma görmeyi bekliyordu. Ama karşısında sadece boş bir duvar vardı.

“Bu kadar mı Zeyd? Bitti işte! Uzaklaştırma aldın! Anlamıyor musun? Hayatını mahvettin!”

Bakışlarımı yavaşça ona çevirdim. Sol böğrümdeki dikişler acıyla gerildi ama yüzümdeki o soğuk, ruhsuz tebessüm tek bir milim bile kaymadı. Yavaşça başımı yana yatırıp gözlerinin ta içine baktım.

“Tuğberk. O kâğıdı al, nerene sokmak istiyorsan sok. Vaktimi alma benim.”

Müdür yardımcısının arkamdan savurduğu bağırışları da Tuğberk’in donup kalan suratını da arkamda bırakıp odadan çıktım. Kapıyı örtmeye bile tenezzül etmedim.

Koridorun soğuk taşlarında adımlarımı sürüyerek merdivenlere yöneldim. Sol böğrümdeki dikişler sızlasa da duruşumu bozmadım. Bu koridorlar, bu süslü kağıtlar, bu oyunlar onlarındı. Ben artık tamamen dışarıya, geceye ve o kanlı hesaba aittim.

OKUL BAHÇESİ - ÇIKIŞ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Disiplin odasından çıkıp sınıfa geri dönmedim. Koridorun ortasında beni bekleyen Atalay’a sadece başımla “Gidiyoruz” işareti yaptım. Anladı. Çantamı sırtlayıp tek kelime etmeden yanıma geldi. Sırtımdaki çanta bile böğrümdeki sargıya yük bindiriyordu ama adımlarımı tek bir an olsun yavaşlatmadım.

Okulun ağır demir bahçe kapısına doğru yürürken, havanın o kurşuni griliği tamamen üstümüze çökmüştü. Bahçedeki öğrenciler gruplar hâlinde dikilmiş, bize bakıyordu. Kimse yolumuza çıkmaya cesaret edemiyor, adımlarımızın ritmiyle önümüz açılıyordu.

Tam nizamiyeden çıkacakken, merdivenlerin başındaki kalabalığın arasından Tuğsem ayrıldı.

Kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerinde o anlaşılması güç, ağır ve huzursuz ifadeyle bana bakıyordu. Ağabeyi Tuğberk’in aksine gözlerinde kibrin kırıntısı bile yoktu; sadece yaklaşan o fırtınayı hissetmenin çaresizliği vardı. Bakışları yüzümden süzülüp ceketimin altındaki o hafif şişliğe, böğrümdeki acıyı saklamaya çalışan dik duruşuma kaydı.

Aramızda birkaç adımlık mesafe kaldığında durdum. Atalay da yanımda zımbalanmış gibi çakıldı.

Tuğsem dudaklarını kıpırdattı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, adımı anacak gibi durdu ama sesini çıkaramadı. Konuşsa da bu saatten sonra hiçbir kelimenin bir anlamı olmadığını o da biliyordu. Gözlerimizin içine saniyelerce sirayet eden o ağır sessizlik, okulun bütün gürültüsünü bastırdı.

Yüzümdeki o boş, ifadesiz bakışı tek bir milim bile değiştirmedim. Ona acımadım, öfkelenmedim, bakışlarımı kaçırmadım. Sanki orada duran kişi Tuğsem değil de yolun kenarındaki herhangi bir taş parçasıymış gibi baktım yüzüne.

Sadece başımı hafifçe yana yatırdım. Tek bir laf etmedim.

Bakışlarımı onun üzerinden çekip arkamı döndüm ve okulun demir kapısından dışarı ilk adımımı attım. Atalay da hemen arkamdan geldi.

“Arkamızdan bakıyor hâlâ. O kız birşeylerin farkında Zeyd.”

“Bana ne.”

Sokak bizi yutarken arka arkaya bastığım her adımda böğrümdeki dikişler biraz daha gerildi. Ama içimdeki o kör yangın, bedendeki acıyı çoktan yakıp kül etmişti. Zaman daralıyordu. Gece geliyordu.

SOKAK - GECE VAKTİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Sokak lambaları bir yanıp bir sönüyordu. Havadaki o yağmur sonrası çamur ve yanık kokusu genzimi yaktı. Böğrümdeki sargı dikişlerimi patlatacak gibi geriliyordu ama o acı umurumda bile değildi. Sağ elim montumun cebinde, emanetin o soğuk demirini sımsıkı kavramıştım.

Yanımda Atalay vardı. İkimiz de tek kelime etmiyorduk. Nefeslerimiz gecenin soğuğunda buhara dönüşüyordu. Sokağın sonundaki metruk binanın önüne geldiğimizde köşeden çıkan üç dört karaltı yolumuzu kesti.

Serdar. Arkasında da eli sopalı, bıçaklı orospu çocukları.

Serdar’ın yüzünde o mide bulandırıcı, kendinden emin sırıtış vardı. Deri ceketinin cebinden elini çıkarmadan bize doğru iki adım attı. Gözleri doğrudan benim ceketimin altına, sargının olduğu yere kaydı.

“Zeyd! Hâlâ ayakta mısın lan sen? Dünkü ders sana yetmemiş galiba.”

Adımlarımı bozmadım. Atalay’la yan yana durduk. Elim cebimdeki emanetin üzerinde biraz daha sıkılaştı.

“Çok konuştun be Serdar. Sokak köpeği gibi havlayacağına çıkar ne çıkaracaksan.”

Serdar’ın arkasındaki piçlerden biri öne atıldı, elindeki sallamayla bize doğru salladı.

“Siktiğimin veletleri, kime posta koyuyo’nuz la’ siz?

Lafını bitiremedi. Atalay bir anda öne fırlayıp adama kafayı bir koydu, adamın burnundan çıkan patlama sesiyle birlikte yere kapaklandığını gördüm. O an sokak bir anda patladı.

Sallamalar, odunlar, zincirler havada uçuşmaya başladı. Serdar’ın yanındaki iki kişi birden üstüme çullandı. Biri koluma yapıştı, öbürü belime tekme attı. Sol tarafıma yediğim darbelerle dikişlerimin patladığını, sıcak kanın atletime yayıldığını hissettim. Gözüm karardı ama durmadım.

Dirseğimi arkamdakinin çenesine gömdüm. Adam sendeleyip gerileyince cebimdeki emaneti çekip önümdekine geçirdim. Feryat figan yere devrildi.

“Atalay!”

Atalay iki kişiyi altına almış, birini duvara yaslamış evire çevire dövüyordu. Yüzü gözü kan içindeydi ama gözlerinde o manyakça hırs duruyordu.

“İyiyim ben Zeyd! Serdar’a bak sen!”

Serdar geride durmuş, belindeki silahı çıkarmıştı. Beni görünce panikledi, namluyu bana doğru kaldırdı. Elleri hafifçe titriyordu ama gözlerinde o kalleşçe ölüm isteği vardı.

“ZEYD! SON DURAK, TAHTALIKÖY!”

Tetiğe basacağı o saliseyi gördüm. Sol böğrümdeki acıdan hamle yapamadım, ayaklarım birbirine dolandı. Gözlerimi kapattım.

GÜM!

Sokakta patlayan silah sesi kulaklarımı tıkadı. Ama canım acımadı. Bende tek bir delik bile açılmamıştı.

Gözlerimi açtığımda önümde duran o bedeni gördüm.

Atalay kendini önüme atmıştı.

Sırtı bana dönüktü. İki saniye öylece durdu. Sonra yavaşça bana doğru döndü. Dudaklarından sızan sıcak kan çenesine aktı. Bakışları benden kaydı, göğsünün tam ortasındaki, kalbinin üzerindeki o simsiyah, dumanı tüten deliğe gitti.

“ATALAAY!”

Dizlerinin bağı çözülüp yere yığıldığı gibi onu kollarımın arasına aldım.

“Zeyd… Üşüyo’m lan ben…”

Dudaklarından dökülen o son iki kelime, gecenin ayazından bile daha soğuk kesti içimi. Gözlerindeki o gözü kara hırs saniyeler içinde söndü.

“Atalay! Bana bak, sakın gözünü kapatma sakın! Atalay!”

Göğsünün tam ortasından, kalbinin üzerindeki o simsiyah delikten oluk oluk kan fışkırıyordu. İki elimi birden o deliğin üzerine bastırdım. Sıcak kan parmaklarımın arasından fışkırıyor, bileklerime, ceketimin kollarına sıçrıyordu. Bastırdıkça daha çok akıyordu. Avcumun altında bir hayatın akıp gidişini hissediyordum.

“Durmuyor… Durmuyor kan!”

Serdar’ın elindeki silah yeri döverek düştü. Tetiğe bastığı an vurduğu kişinin kim olduğunu anladığında yüzündeki o kalleş sırıtış bir anda dondu. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi. Öldürdüğü çocuğun kanı sokağa yayılırken, o piç kurulunun gözlerindeki kibir yerini zifiri bir dehşete bıraktı.

“Hassiktir… Koşun lan, koşun!”

Arkasındaki adamlar neye uğradığını şaşırmış hâlde panikle geri kaçışmaya başladı. Serdar arkasına bile bakmadan koştu. Sokağın başında duran arabanın kapıları patır patır kapandı, gaza basılan lastiklerin çığlığı ve bağıran motor sesi gecenin karanlığında uzaklaşıp yok oldu. Korkak gibi, kalleşçe kaçıp gittiler.

Sokakta sadece biz kaldık.

“Atalay! Bana bak oğlum. Halama ne diy’cez lan? Halama ne diy’cez? Kapatma gözünü sakın!”

Gözleri yarı açık kaldı. Bakışları gökyüzünün griliğinde, o bir yanıp bir sönerek can çekişen sokak lambasında takılı kaldı. Göğsü son bir kez, çok hafifçe kalkıp indi. Dudaklarının kenarından süzülen ince kan çenesinden boynuna aktı. Parmaklarımın altındaki o sıcaklık, yerini yavaş yavaş dondurucu bir soğukluğa bıraktı. Kalbinin avcumun içine vuran son ritmi de durdu.

Gitti.

Elimi göğsünden çekemedim. Bütün bedenim zangır zangır titremeye başladı. Sol böğrümdeki patlayan dikişlerin acısı, etimden süzülen kendi kanım umrumda bile değildi. Kafamı onun kanlı göğsüne yasladım. Yüzüm, ellerim, üstüm başım tamamen Atalay’ın sıcak kanına bulandı.

Gözümden akan yaşlar yüzümdeki kurumuş çamura ve kana karışarak aktı. Boğazımdan çıkan o ses, yırtılan bir çığlık gibi boş sokakta yankılandı.

“ATAAAAAAAAA!!!!!!”

Başını dizlerime çektim, göğsüme sımsıkı bastırdım. Çenesini tuttum, yüzünü sildim ama ellerimdeki kan yüzüne daha çok bulaştı. Göğsümdeki o yangın bütün vücudumu yakıp kavurdu. Nefes alamıyordum, ciğerim sökülüyordu.

Sokakta buz gibi bir rüzgâr esti. Ne gelen vardı ne giden. Kucağımda çocukluğum, kucağımda kardeşlik, kucağımda canımdan bir parça cansız yatıyordu. Yüzümü yüzüne yaslayıp avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. Gecenin karanlığı üstümüze çökerken, içimdeki o yangın artık bir daha hiç sönmeyecek devasa bir cehenneme dönüştü.

-1. KİTAP FİNALİ-

Umarım LEKE’yi beğenmişsinizdir. Beğenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum. 2. Kitapta görüşmek üzere…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 10beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…