Bölümler 26Şu an: 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın ilk ışıkları daha yeni apartmanların arasından sızmaya başlamıştı. İstanbul yine bildiği gibi uyanıyordu.
Korna sesleri, kaldırımda aceleyle yürüyen insanlar, okul servislerinin birbirine karışan motor sesleri…
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Atalay yanımdan yürürken elindeki oyuncağı sallayıp duruyordu.
“Oğlum bugün kantinden iki tost alacağım.”
“Sabah sabah iki tost mu?”
“Evet. Biri bana, biri de gelecekteki bana.”
“Gelecekteki sen aç mı kalacak?”
“O belli değil.”
Gözlerimi devirdim.
“Senin bütün hayatın yemek yemek zaten. Bu kadar yiyorsun, kilo da almıyorsun.”
“N’abayım lan? Hayat zor.”
“Senin hayatın tost.”
“Tost da hayatın kendisi.”
Kafamı iki yana salladım.
“Sen iyice sıyırmışı’n.”
Atalay sırıttı.
“Ama aç değilim.”
“Daha okula gelmedik.”
“Olsun. Psikolojik olarak tokum.”
İstemsizce güldüm.
Okulun kapısına geldiğimizde her zamanki kalabalık bizi içine çekti. Bahçede öğrenciler gruplar halinde toplanmış, bazıları son dakikada ödev yetiştirmekle meşgul, bazıları telefonlarına gömülmüş, bazıları da daha zil bile çalmadan bağıra çağıra tartışıyordu.
Ben çantamı omzuma biraz daha çekip sınıfa doğru yürüdüm. Koridora girer girmez alışık olduğum sesler karşıma çıktı.
Ediz ve Arel’in uzaktan gelen kahkahası…
Tuğsem’in birilerine “koşuşturmayın” diye söylenmesi…
Birilerinin bağırması…
Herşey normaldi. Ya da normal görünüyordu.
Sınıfa girdiğimde Atalay direkt yerine geçti. Ben de çantamı sıranın yanına koydum.
Sonra gözüm istemsizce yan sırama kaydı. Tuğberk’in sırası boştu. Bir saniye baktım. Sonra omuz silktim. Atalay da farketmişti.
“Ben de diyorum bu sınıfın atmosferi niye bu kadar iyi…”
“Tuğberk yok.”
“Görüyorum.”
“Hasta mı oldu acaba?”
“Gebersin.”
Atalay birkaç saniye daha yanımdaki sıraya baktı.
“İlginç.”
“Nesi ilginç?”
“Bu çocuğun okulda olmadığı bir gün de bile okulun dengesi anında değişiyor.”
“Abart.”
“Ciddiyim oğlum. Daha ikinci gün.”
“Ne ikinci günü?”
“Daha okullar başlayalı iki gün oluyor. Adamın yokluğu bile farkediliyor.”
“Çünkü çok boş yapıyor.”
Atalay başını salladı.
“Yok lan. O değil.”
“Ne o zaman?”
“Bilmiyorum.”
“E o zaman niye konuşuyo’n?”
“İçimden geldi.”
Kafamı sıraya yaslayıp gözlerimi kapattım.
“Tuğberk’siz de gayet güzel okul işte.”
Atalay birkaç saniye sustu. Sonra…
“Sen dün çocukla kavga edecek gibi olup bugün yokluğunu sorguluyorsun.”
Gözlerimi açıp ona baktım.
“Kolpa yapma be. Ne zaman sorguladım o piçin yokluğunu?”
Atalay iki elini havaya kaldırdı.
“Tamam lan, sorgulamadın.”
“Sen bilirsin.”
“Ne?”
“Hiç.”
“Konuşsana.”
“Yok.”
Atalay sırıtıp önüne döndü. Ben de gözlerimi devirdim. Tam o sırada zil çaldı.
Sınıf bir anda hareketlendi. Sıralar çekildi, defterler açıldı, herkes yerine geçmeye başladı. Birkaç saniye sonra hoca içeri girdi. Herkes ayaklandı.
Elindeki yoklama kağıdını sıraya bıraktı.
“Günaydın arkadaşlar.”
Sınıftan dağınık birkaç ses yükseldi.
“Günaydın hocam…”
Hocayla beraber herkes sırasına oturdu. Hoca yoklama kağıdını eline aldı. İsimleri tek tek okumaya başladı.
“Barkın?”
“Burada.”
“Şimal?”
“Burada.”
“Zeyd?”
“Burada.”
“Atalay?”
“Burada.”
“Tuğberk?”
Sınıftan çıt çıkmadı. Hoca kafasını kaldırıp sınıfa baktı.
“Tuğberk?”
Atalay bana doğru döndü.
“Adam piyasada yok lan.”
Dirseğimle onu dürttüm.
“Dön önüne dön!”
Hoca ismin yanına not etti.
“Tamam. Devamsız.”
Ders başladı. Ben önümdeki deftere bakıyordum ama nedense gözüm sürekli yan sıraya kayıyordu. Çünkü boştu.
Sandalyenin arkasında Tuğberk’in çantası da yoktu. Kalemliği de, defteri de. Sanki çocuk okula hiç gelmemişti.
Bir süre sonra kendine kızıp tekrar tahtaya döndüm.
“Ne bakıyo’n lan?”
Atalay fısıldadı.
“Ben sana bakmıyo’m.”
“Sana demedim.”
Atalay sırıttı.
“Tamam.”
İlk ders bitti. Sonra ikinci ders. Bu süre zarfında hâlâ ne Tuğberk vardı, ne de Tuğberk ile eşdeğer bir varlık.
Teneffüste sınıf boşalırken Ediz ile Arel kapının önünde birbirlerine laf yetiştiriyordu.
“Lan Arel, kantine geliyor musun?!”
“Gelmiyorum.”
“Niye?”
“Param yok.”
“O zaman ben de yokum.”
“Sen varlık olarak yoksun zaten.”
Ediz kahkaha attı. Ben çantamdan suyu çıkarırken Arel bir anda bana baktı.
“Zeyd.”
“Ne?”
“Tuğberk’i gördün mü?”
Başımı kaldırdım.
“Hayır.”
Arel kaşlarını çattı.
“Ben de görmedim.”
Ediz de bir anda konuşmaya dahil oldu.
“Valla bende görmedim. Sabah konsey odasına baktım, yoktu.”
Atalay bir anda konuşmaya dahil oldu.
“Niye konsey odasına baktın?”
Ediz omuz silkti.
“Telefonumu orada unutmuşum.”
“Buldun mu?”
“Buldum.”
“Peki Tuğberk’e dair birşey?”
Ediz birkaç saniye düşündü.
“Yoktu.”
“Belki de eve gitti.”
“Eve gidecek? Dakika bir gol bir eve gidecek?”
Ediz bana baktı.
“Sen niye ilgileniyorsun?”
“İlgilenmiyorum.”
“Ama az önce saati kontrol eder gibi cevap verdin.”
“Sus lan.”
Ediz güldü.
“Tamam tamam.”
Tam o sırada koridordan Tuğsem geçti. Elinde birkaç dosya vardı. Ediz seslendi.
“TUĞSEM!”
Tuğsem durdu.
“N’oluyo’ Ediz? Ne bağırıyorsun?”
“Tuğberk nerede?”
Tuğsem birkaç saniye sustu. Sonra dosyaları göğsüne biraz daha bastırdı.
“B-bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun? Beraber çıkmadınız mı evden?”
“Sabah görmüştüm.”
Ben istemsizce sordum.
“Nerede gördün?”
Tuğsem bana baktı. Bir saniye kadar sessiz kaldı.
“Okuldaydı.”
Atalay kaşlarını kaldırdı.
“Okuldaysa derse niye girmedi?”
Tuğsem omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
Sonra fazla uzatmadan yürüyüp gitti. Ben arkasından birkaç saniye baktım. Atalay yanıma geldi.
“Normal değil bu.”
“Ne normal değil?”
“Tuğberk. Görmedin mi? Tuğsem’in ‘Tuğberk’ diyince tansiyonu on sekize fırladı.”
Atalay’ın söylediği şeyden sonra birkaç saniye sustum. Tuğsem’in gidişine bakıyordum.
“Belki de gerçekten bilmiyor.”
Atalay başını iki yana salladı.
“Yok. Bence biliyor.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü yüzü değişti. Beti benzi attı.”
“Ya üff Atalay, sende ota boka anlam yüklüyorsun.”
“Ya ne anlam yüklemesi Zeyd? Kız kaçtı bildiğin.”
“Abartma.”
“Ben gördüm.”
“Sen zaten herşeyi görüyorsun.”
Atalay sırıttı.
“Mesleğim bu.”
“Mesleğin ne lan senin?”
“Milletin işine burnunu sokmak.”
Tam o sırada ikinci zil çaldı.
Koridor bir anda hareketlendi. Öğrenciler sınıflara dönmeye başladı. Ediz ile Arel de hâlâ kendi aralarında konuşarak içeri girdiler.
Arel son anda bana döndü.
“Bu arada…”
“Ne?”
“Tuğberk’i görürseniz bize haber uçurun, oldu mu?”
“Sebep?”
“Sebebi mi var? Adam sırra kadem bastı.”
“Bastıysa bastı.”
Arel omuz silkti.
“Bence o kadar basit değil.”
Arel bunu söyledikten sonra Ediz’le beraber kendi sınıflarına doğru yürüdü. Atalay da birkaç saniye onları izledi, sonra bana döndü. Ben ise hâlâ Tuğsem’in az önce gittiği koridora bakıyordum. İçimde garip bir his vardı. Sanki herkes birşey biliyordu ama kimse çaktırmamaya çalışıyordu.
“Derse girelim. Tuğberk hangi delikten çıkarsa çıkar.”
“He. Ama ben sana diyeyim… Bu çocuk bugün ortalıklarda görünmüyorsa bir dümenler dönüyordur, garanti.”
Cevap vermedim. Sadece sınıfa girdim. Ama ders boyunca aklımın bir köşesinde aynı soru dönüp durdu:
Tuğberk gerçekten nerede?
3. KİŞİ ANLATIM
Ders saatinde okulun en üst katındaki terasın kapısı hafifçe açıldı.
Lalezar elindeki dosyalarla dışarı çıktı.
Öğretmenler odasından aldığı birkaç belgeyi konsey odasına bırakması gerekiyordu. Koridorun sonundaki kapının açık olduğunu görünce kısa bir an durdu.
Teras.
Normalde bu saatte kimse oraya çıkmazdı. Lalezar birkaç saniye kapıya baktı. Sonra içinden söylene söylene yürüdü.
“Kim çıkmış yine buraya…”
Kapıyı biraz daha açtı. Rüzgâr yüzüne çarptı. İstanbul’un gri gökyüzü okulun üzerinden ağır ağır duruyordu.
Terasın diğer ucunda biri vardı.
Başını geriye atmış, gözlerini kapatmıştı.
Lalezar birkaç saniye boyunca baktı. Sonra tanıdı.
Tuğberk’ti bu.
Tek başınaydı. Kravatı gevşemişti. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Elleri pantolonun cebindeydi. Yüzünde alışılmış o sakin ifade yoktu, sadece yorgun görünüyordu.
Lalezar dosyaları göğsüne bastırdı.
“Tuğberk?”
Tuğberk gözlerini açmadan cevap verdi.
“Ne var?”
Lalezar birkaç saniye sustu.
“Derslere girmemişsin.”
Tuğberk gözlerini açtı. Başını hafifçe çevirip Lalezar’a baktı.
“Yeni mi farkediyorsun?”
“Bütün okul farketti.”
“İyi. Devamsızlık hanesine yazmışlardır.”
Lalezar birkaç adım daha yaklaştı.
“İki, ikiyi geç üç derstir buradasın.”
“Sen de mi takibe aldın beni Lale?”
“Hayır. Konsey odasına gidiyordum.”
“E git o zaman.”
“Sen de gel.”
“Yok.”
“Niye ya?”
“Canım istemiyor.”
“Tuğberk…”
“Lale.”
İkisi birkaç saniye birbirine baktı. Lalezar sonunda dosyaları yanındaki banka bıraktı.
“Bir şey var sende. Çıkar ağzındaki baklayı, hadi.”
Tuğberk’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Yok birşeyim.”
“Yalancı.”
“Ne yalanı?”
“Bana böyle bir cevap verdiğine göre yalan konuşuyorsun.”
Tuğberk’in çenesi kasıldı.
“Millet bugün niye Sherlock Holmes kesildi amınakoyayım? Heryerde didik didik aranıyorum.”
“Çünkü sen normalde böyle değilsin.”
“Ben gayet normalim.”
“Üç saattir derse girmeyip asosyal gibi terasta boş boş oturmak mı normal?”
Tuğberk birkaç saniye cevap vermedi. Sonra tekrar karşıya baktı.
“Bazen insanın kafası çekmiyor.”
Lalezar birkaç saniye sustu.
“Tamam.”
Tuğberk kaşlarını kaldırdı.
“Tamam ne?”
“Derse girmeyeceksen girme.”
“E?”
“Ama burada da oturamazsın.”
Tuğberk kısa bir nefes verdi.
“Lale, vallahi bugün kimseyle uğraşacak hâlim yok.”
“Ben de senle uğraşmıyorum.”
“Ne yapıyorsun?”
“Seni konsey odasına götürüyorum.”
Tuğberk başını iki yana salladı.
“Gelmeyeceğim.”
“Geleceksin.”
“Niye?”
“Çünkü sen Başkansın. Başkanlar salak salak triplere girmezler.”
Tuğberk istemsizce güldü.
“Sen de iyice Tuğsem’e benzemeye başladın.”
Lalezar kaşını kaldırdı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Ne hiç?”
“Yok birşey.”
“Tuğberk.”
“Efendim?”
“Yürü!”
Tuğberk birkaç saniye Lalezar’a baktı. Sonra derin bir nefes verdi.
“Başımın etini yedin.”
“Daha başlamadım.”
“Ay Allah korusun…”
Tuğberk ellerini cebinden çıkarıp terasın kenarından ayrıldı. Lalezar dosyaları aldı ve kapıya doğru yürüdü.
“Bu arada…”
“N’oldu yine?”
“Bugün en azından konsey odasında otur. Bari işe yarıyormuş gibi görün.”
Tuğberk hafifçe sırıttı.
“Ben zaten çok işe yarıyorum.”
“Tabii tabii. Üç ders boyunca manzara keyfi yapmak büyük başkanlık faaliyeti Tuğberk.”
“Stres yönetimi.”
“Senin stres yönetimin insanları çıldırtmak.”
“Çalışıyor ama.”
Lalezar hafifçe güldü.
“Yürü hadi.”
İkisi koridora çıktı. Tuğberk birkaç adım attıktan sonra durup sınıfların olduğu tarafa baktı.
“Zeyd’le Ata beni sordu mu?”
Lalezar ona döndü.
“Kim söyledi?”
“Kimse.”
“Niye sordun o zaman?”
Tuğberk omuz silkti
“Öylesine.”
Lalezar birkaç saniye onu süzdü.
“Evet.”
“Ne evet?”
“Zeyd’le Ata seni sormuşlar. Ediz’le Arel söylemişti.”
Tuğberk’in yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
“Ne demişler?”
“Hiçbirşey.”
“Lale!”
“Cidden. Sadece nerede olduğunu merak etmişler.”
Tuğberk başını öne eğdi.
“He.”
“N’oldu?”
“Hiç.”
“Tuğberk, senin ‘hiç’ dediğin şeylerin altından genelde üç tane olay, iki tane kavga ve bir tane de kıyamet çıkıyor.”
Tuğberk istemsizce güldü.
“Saçmalama.”
“Saçmalamıyorum. Seni tanıyorum.”
“O kadar da tanımıyorsun.”
Lalezar omuz silkti.
“Yeterince tanıyorum.”
Tuğberk birkaç saniye sessiz kaldı. Koridorun sonundaki pencereden dışarı baktı. Bahçede öğrenciler koşuşturuyordu. Herşey normal görünüyordu. Ama Tuğberk’in yüzündeki ifade hâlâ değişmemişti.
“Birşey mi oldu?”
“Yok. Sadece… Zeyd’in beni sorması çok garibime kaçtı.”
“Niye garip?”
“Dün birbirimizi gırtlaklayacak gibiydik. Bugün yokluğumu merak etmiş.”
“Belki de düşündüğünden daha çok önemsiyordur seni.”
“Onun beni önemsemesine falan ihtiyacım yok. O çocuk beni sevmiyor hatta nefret ediyor.”
“Sen de onu sevmiyorsun zaten.”
“Aynen. O yüzden sıkıntı yok.”
İkisi koridorda ilerlemeye başladı. Tuğberk birkaç adım sonra arkasına baktı. Sınıfların olduğu koridora kısa bir süre gözlerini dikti. Sonra hiçbir şey söylemeden Lalezar’ım peşinden yürüdü.
Ama yüzündeki o düşünceli ifade gitmemişti. Çünkü ilk defa Zeyd’in onu gerçekten merak ettiğini düşünüyordu.
Ve bu, Tuğberk’in sandığından çok daha fazla şey ifade ediyordu.
SAAT 12.05
Öğle arasına birkaç dakika kalmıştı. Okulun koridorları yine herzaman ki gibi gürültülüydü. Bir tarafta kantine yetişmeye çalışan öğrenciler, diğer tarafta sınıfların kapısında toplanıp dedikodu çevirenler vardı.
Tuğberk ise konsey odasında oturuyordu. Önünde birkaç dosya vardı. Ama hiçbirine doğru düzgün bakmıyordu. Lalezar karşısındaki sandalyeye oturmuş, onu izliyordu.
“Sen bugün harbi bi’ tuhafsın Tuğberk.”
“Sabah da dedin aynısını.”
“Çünkü hâlâ tuhafsın.”
“N’abayım Lale? Normal gözükmek için kırk takla mı atayım onu mu istiyorsun?”
“Yok. Şu suratını düzelt yeter.”
“Suratımın nesi var ya?”
“‘Üç gündür uyumuyorum, hayattan nefret ediyorum’ suratı.”
Tuğberk kısa bir kahkaha attı.
“O kadar belli mi?”
“Köy meydanında davul çalsan daha az belli olur Tuğberk.”
Tuğberk cevap vermedi. Dosyalardan birini açtı. Tam o sırada kapı tıklatıldı.
Tak tak.
“Gir!”
Kapı açıldı. İçeri dokuzuncu sınıf bir çocuk girdi. Çocuğun adı Rüzgâr’dı. Elinde telefon vardı. Yüzünde de “ben birşey biliyorum” ifadesi vardı.
“Tuğberk abi…”
“N’oluyor lan?”
“Senin hakkında bir şey konuşuluyor.”
Tuğberk başını kaldırdı.
“Ne konuşuluyor?”
“Söyleyeceğim ama kızmazsın de mi?”
“Söyleyeceğin şeye bağlı.”
Rüzgâr birkaç saniye durdu.
“Bazıları senin başkanlığını kullanıp milleti tehdit falan ettiğini söylüyor.”
Lalezar’ın kaşları çatıldı.
“Kim söylüyor?”
“Bilmiyorum abla.”
“Bilmiyorsan burada ne bok arıyorsun?”
“Çünkü laf ortalıkta dolanıyor resmen. Herkes konuşuyor.”
“‘Herkes’ derken? ‘Herkes’ kim?”
Çocuk eveleyip geveledi.
“İşte… Millet.”
“Oğlum ‘millet’ diye bir varlık mı var?”
Rüzgâr sustu.
“Kim söyledi ilk?”
“Bir çocuk var.”
“Adı?”
“Söylemesem?”
“Niye?”
“Başımı belaya sokarım.”
“Sen zaten bir kere başıma bela olarak geldin.”
Lalezar araya girdi.
“Tuğberk.”
“Tamam.”
Derin bir nefes aldı.
“Uza.”
Rüzgâr kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu.
“Abi…”
“Ne var?”
“Bir de şey diyorlar.”
“Ne diyorlar?”
“Başkanlığı bırakmazsan seni okuldan attıracaklarmış.”
Tuğberk birkaç saniye hiçbirşey söylemedi. Sonra hafifçe güldü.
“Kim atıyor lan beni?”
“Bilmiyorum.”
“Güzel. Herkesin eli maşalı olmuş bugün.”
Rüzgâr çıktı. Kapı kapandı.
“Bence bunu ciddiye almalıyız.”
“Ne ciddiye alması?”
“Söylentiyi.”
“Dedikodu bu Lale.”
Lalezar sandalyesinde öne doğru eğildi. Yüzü tamamen ciddileşmişti.
“Dedikodu deyip geçme Tuğberk. Bu okulda laf bir kere yayıldı mı, ihale eninde sonunda senin üstüne kalır.”
Tuğberk dosyanın kapağını pat diye kapattı. Yüzündeki o yorgun ifade yerini yine o alışıldık, soğuk sertliğe bıraktı.
“Tamam.”
Lalezar kaşlarını çattı.
“Tamam ne?”
“Dedikodunun kaynağı kimse bulacağız.”
“Ya bulamazsak?”
Tuğberk sandalyesinden kalktı.
“Buluruz.”
“Tuğberk, mesele sadece dedikoduyu çıkaranı bulmak değil ki.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden bu kadar sakinsin?”
Tuğberk birkaç saniye sustu.
“Çünkü sinirlenirsem haklı olduklarını düşünecekler. Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum…”
Lalezar cevap veremedi. Tam o sırada kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri müdür yardımcısı girdi.
“Tuğberk Satılmış.”
Tuğberk başını çevirdi.
“Efendim hocam?”
“Müdüre Hanım seni çağırıyor.”
Lalezar hemen ayaklandı.
“Sebep?”
Müdür yardımcısı elindeki dosyaya baktı.
“Öğrenci şikâyetleri ve konsey başkanlığı göreviyle ilgili bazı iddialar var.”
Tuğberk’in yüzündeki ifade değişmedi.
“Güzel.”
“Güzel mi?”
“Beni çağırmışlar ya. Gidelim bakalım.”
Birkaç dakika sonra Müdüre Hanım’ın odasına geldiler. Tuğberk karşıdaki sandalyede oturuyordu. Müdürün masasında birkaç kâğıt vardı.
“Hakkında ciddi iddialar var Tuğberk.”
“Ne gibi?”
“Öğrenciler başkanlık yetkini kullanarak onları tehdit ettiğini söylüyor.”
Tuğberk kısa bir nefes vardı.
“Kanıt?”
“Şu an için yalnızca ifadeler var. Yani henüz bir kanıt yok.”
Müdüre Hanım birkaç saniye sustu.
“Tuğberk, bu bir disiplin süreci.”
“Anladım.”
“Süreç tamamlanana kadar Öğrenci Konseyi Başkanlığını askıya alıyorum.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı. Tuğberk birkaç saniye müdüre baktı.
“Geçici mi?”
“Evet.”
“Ne kadar geçici peki?”
“Sürecin sonucuna bağlı.”
Tuğberk başını salladı.
“Tamam.”
Müdür Tuğberk’in bu tepkisine şaşırdı.
“Bu kadar mı?”
Tuğberk ayağa kalktı.
“Şimdilik.”
Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkarken durdu.
“Ama birşey bilin hocam.”
“Neyi?”
Tuğberk arkasını dönmeden konuştu.
“Beni başkanlıktan almanız umrumda değil.”
Bir saniye sustu.
“Bana bunu kimin yaptığını bulamamış olmanız umrumda.”
Kapıyı açıp çıktı.
Koridorda onu Lalezar bekliyordu.
“N’oldu?”
Tuğberk yürümeye devam etti.
“Başkanlık yandı.”
Lalezar’ın yüzü düştü.
“Sen ciddi misin?”
“Şaka yapıyor gibi mi duruyorum?”
“Ne yapacağız?”
Tuğberk durdu.
“Biz değil.”
“O ne demek?”
Tuğberk telefonunu çıkardı.
“Önce kim konuşmuş onu bulacağız.”
Telefonundan Ediz’i aradı.
“Ediz.”
“Efendim Tuğberk!”
“Arel’i de Şeniz’i de Tuğsem’i de al, konsey odasına gelin.”
“Şimdi mi?”
“Şimdi.”
“Oğlum yemek—“
“Dediğimi yap.”
“Tamam tamam geliyoruz.”
Tuğberk telefonu kapatıp cebine koydu. Lalezar hâlâ onun yüzüne bakıyordu.
“Ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Önce herkes gelsin. Sonra konuşuruz.”
Lalezar başını salladı.
“Ediz yine kesin saçma sapan birşey yapacak.”
“Onun doğası o.”
Beraber konsey odasına döndüler.
Birkaç dakika geçmeden kapı hızla açıldı.
TAK!
İçeri Ediz girdi. Arkasında Arel ve Şeniz vardı.
“Geldik Tuğberk!”
“Gelin.”
Herkes biryerlere oturdu.
“Niye çağırdın bizi başkan?”
“Eski başkan demek istedin herhalde.”
Arel’in yüzündeki sırıtış kayboldu.
“Eski başkan mı?”
“Evet. Okulda birkaç dangozun sıktığı kolpalar yüzünden başkanlığım yandı.”
“Harbi mi lan?”
“Harbi.”
“Oğlum ne ara bu kadar büyüdü olay?”
“Dedikodu büyümüş.”
Şeniz sordu.
“Kim çıkarmış?”
“Onu şimdi kafa kafaya verip bulacağız.”
Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı. Tuğsem içeri neredeyse koşarak girdi. Elindeki dosyalar sallanıyordu.
“ABİ!”
“N’oldu?!”
“DEDİKODUYU KİMİN ÇIKARDIĞINI BULDUM!”
Odadaki herkes aynı anda Tuğsem’e döndü.
“Tuğsem, dur bi’ motorun soğusun. Otur.”
Tuğsem sandalyesine oturdu. Birkaç saniye nefesini toparlamaya çalıştı.
Ediz sordu.
“Kimmiş?”
Sonra Arel girdi araya.
“Söylesene kız.”
“Önce bir sakinleşsin.”
“Kimmiş dedikoduyu çıkaran?”
“Ya durun bi, hep bir ağızdan konuşmayın! Söyleyeceğim!
Tuğsem derin bir nefes aldı.
“Dokuzlardan… Kuzey Gerez.”
Odada birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“Kuzey mi?”
“Şu her gün karı gibi dedikodu yapan nonoş çocuk mu?”
“Evet, o.”
Tuğberk arkasına yaslandı.
“Hah…”
Lalezar kaşlarını çattı.
“Emin misin?”
“Eminim. İki farklı kişiden duydum. Önce sınıfta anlatmış, sonra başka sınıflara yaymış.”
“Ne demiş peki?”
“Abimin konsey başkanlığını kullanarak millete gözdağı verdiğini söylemiş. Hatta başkanlığı bırakmazsa arkasında duran birkaç kişiyi okuldan attıracağını falan anlatmış.”
Ediz sırıttı.
“Oğlum bu çocuk kafasında Netflix dizisi çekiyor herhalde.”
Arel de ekledi.
“Senaryo da dünden hazır.”
Tuğberk sordu.
“Başka?”
“Bir de bazı çocuklara ‘Tuğberk zaten yakında başkanlıktan alınacak’ demiş.”
Tuğberk birkaç saniye sustu.
“Demek bu kadar emin konuşuyor.”
Lalezar tedirgin oldu.
“Şimdi gidip çocuğu üzerine falan yürümeye kalkmayacaksın, değil mi?”
“Hayır.”
Tuğberk sandalyesinde hafifçe öne eğildi. Yüzünde dünkü o yorgun halden eser kalmamıştı; tam tersine son derece tehlikeli, sakin bir tebessüm oturmuştu.
“Hiç değmez, Lale. Üzerine yürüyebileceğim daha mantıklı kişiler varken onun üzerine yürümek gibi bir hataya düşmeyeceğim. Şov yapmaya gerek yok.”
Ediz hemen öne atıldı.
“Ne yapacağız Tuğberk?”
“Ediz, sen şimdi kantine iniyorsun.”
“Eee?”
“İki tane en acılısından şalgam kapıyorsun. Sonra da yanımıza geri geliyorsun.”
Ediz kaşlarını çattı.
“Şalgam mı? Eski çağlardan kalma geleneksel yöntemlerle mi işkence edeceğiz çocuğa?”
Arel kahkahayı bastı.
“Oğlum adam stres atacak belki, niye sorguluyorsun? Git al gel işte.”
Lalezar şüpheyle Tuğberk’e baktı.
“Tuğberk… O şalgamla ne yapacaksın sen?”
“Kuzey kardeşimiz okulda dümen sıkmayı, dedikodu yaymayı, senaryo yazmayı çok seviyor ya… Ona yakışır bir sahne hazırlayacağız. Öyle bir ders vereceğiz ki, bir daha her adımı ağzına aldığında canı gırtlağına kadar yanacak. Kelimenin tam anlamıyla hem de.”
Ediz birkaç saniye Tuğberk’e baktı.
“Sen harbi kafayı yemişsin.”
“Git şalgamları al gel lan.”
“Tamam.”
Ediz konsey odasından çıkıp doğruca kantine gitti.
Arel Tuğberk’e sordu.
“Tuğberk, şalgam niye iki tane?”
“Biri Kuzey’e, biri sana.”
“Pardon? Ben niye içiyorum.”
“Sus.”
Şeniz dosyayı masaya bıraktı.
“Tuğberk, ciddi soruyorum. Bu çocuğa ne yapmayı düşünüyorsun?”
Tuğberk arkasına yaslandı.
“Bir şey yapmayacağım.”
“Az önce ‘sahne hazırlayacağız’ dedin.
“Sahne hazırlamak başka, çocuğa saldırmak başka. Ben Kuzey’in kafasına bir şey sokmayacağım. Sadece söylediği lafları burnundan fitil fitil getireceğim.”
“Nasıl?”
Tuğberk hafifçe sırıttı.
“Önce çağıracağız.”
“Sonra?”
“Oturtacağız.”
“Sonra?”
“İki insan gibi konuşacağız.”
“Bu kadar mı?”
“Bu kadar.”
“Oğlum senin ‘bu kadar’ dediğin şeylerin sonu hiçbir zaman bu kadar olmuyor.”
Tuğsem sordu.
“Abi.”
“He abicim.”
“Sen Kuzey’i gerçekten tanıyor musun?”
“Niye soruyorsun?”
“Adam acılı şalgamı görünce ruhunu teslim eder.”
Arel kahkahayı bastı.
“Kızım zaten amaç o değil mi?”
“Ulan siz de her boku işkenceye bağlıyorsunuz.”
“Şalgam içirmek işkence mi?”
“Kuzey için evet.”
Yaklaşık on dakika sonra kapı yeniden açıldı. Ediz elinde iki şalgam ile girdi.
“Geldim.”
“Ver.”
Ediz şalgamları masaya bıraktı.
“Biri Allah’ıma acılı. İçince insanın geçmişi gözünün önünden geçer.”
“Sen içtin mi de konuşuyo’n kanka?”
“Bir yudum aldım.”
“Sonra?”
“Atatürk’ü gördüm.”
“Abart!”
“Vallahi!”
Tuğberk şalgam şişelerinden birini eline aldı.
“Tamam.”
“Şimdi Kuzey’i nasıl çağıracağız?”
“Ediz.”
“Efendim.”
“Kuzey’i bulsana.”
“Niye ben?”
“Seni görünce kaçmaz o.”
“Benim suratım güven veriyor.”
“Hayır. Senin suratın ‘birazdan süper saçma bir şey olacak’ diyor.”
“Ayıp ettin Arel. O da güvenin farklı bir çeşidi.”
“Ya hadi konuşma da git getir şu çocuğu!”
Ediz odadan çıkıp birkaç dakika sonra Kuzey’i Tuğberk’in önüne katmış şekilde getirdi. İçeri girdiğinde omuzları çöküktü, rengi sapsarı olmuştu. Belli ki Ediz ona “başkan senle helalleşmek istiyor” derken epey ikna edici (!) bir üslup kullanmıştı.
Ediz çocuğu sandalyeye adeta fırlatır gibi oturttu.
Kuzey titrek bir sesle Tuğberk’e baktı.
“Tuğberk abi… Valla ben birşey demedim. Millet uyduru—“
“Şşşt… Sakin ol Kuzey. Yargısız infaz yapmaya çağırmadım seni.”
Önüne kantinden gelen o kıpkırmızı, buram buram acı kokan şalgam şişesini pat diye koydu. Yüzüne doğru hafifçe itti.
Kuzey önce şişeye, sonra Tuğberk’e baktı.
“Bu… Bu ne abi?”
“Şalgam. İç.”
“Abi ben acı içemiyorum, midem saka—“
Tuğberk yüzündeki sahte gülümsemeyi tamamen sildi. Öne doğru eğilip gözlerini içine baktım. Sesi buz kesti.
“Kuzey… Afrikalılar hatır için çiğ et yemeye bile razıyken sen gelmişsin bana tırıvırı yapıyorsun.”
Odadaki herkes nefesini tuttu. Ediz arkada sırıtarak ellerini ovuşturuyordu. Kuzey gözleri dola dola şişeyi eline aldı. Titreyen elleriyle şişeyi ağzına götürdü.
“Hepsini dikle. Tek dikişte.”
Kuzey gözlerini kapatıp şişeyi tepesine dikti. İlk yudumda gözlerinden yaş fışkırdı. İkinci yudumda boğazı hırıldamaya başladı. Belli ki hayatında bu kadar acı bir şey girmemişti midesine.
Şişenin yarısına geldiğinde nefesi kesildi, şişeyi masaya koymaya çalıştı ama…
“Bırakma lan. Bitir onu.”
Çocuk çaresizce şişeyi tekrar dikti. Son yudumu da zorla yuttuğu an yüzü morarmaya başladı. Elini boğazına götürdü.
“Abi… Ölüyorum…”
“Ölmezsin.”
“Şifa olacak şifaa!”
Ama hesaplamadıkları bir şey vardı. Kuzey’in midesi o acıyı daha fazla tutamadı. Bir anda öksürmeye başladı, ardından gözleri büyüdü ve…
ÖÖÖRRRRKKKK!
Kuzey, kıpkırmızı şalgamı ve midesinde ne var ne yoksa konsey odasının tam ortasına kustu.
Odada bir anlık ölüm sessizliği oldu. Her yer kıpkırmızı bir göl haline gelmişti, buram buram ekşi ve acı bir kusmuk kokusu odayı kapladı.
Ediz dehşet içinde geri sıçradı.
“ALLAH KAHRETMESİN SENİ! ODANIN AĞZINA SIÇTIN!”
Ediz paçalarını kıvırarak küfürler savururken, Arel ve Tuğsem dumanı üstünde tüten odayı arkalarında bırakıp koridora kaçıştı. Lalezar ise tiksintiyle kapının eşiğinde durmuş, burnunu kapamıştı.
Tuğberk istifini bozmadı.
Sakin adımlarla, yerde iki büklüm olmuş, nefesten ve acıdan gebermek üzere olan Kuzey’in tepesine dikildi. Masaya tutunup öğüren çocuğun saçını arkadan sertçe kavramadı belki ama eğilip tam kulağının dibine gaza bastı.
“Kuzey… Şimdilik şalgamla yırttın.”
Kuzey’in çenesi titriyordu, ağzından damlayan kırmızı salyalarla kafasını hafifçe kaldırdı.
“Bir daha… Benim, benim başkanlığım ya da benim etrafımdakiler hakkında en ufak bir kelime ettiğini duyarsam… İnan bana o şalgamı bu sefer burnundan içiririm sana. Okuldan atılıp atılmamam umrumda bile olmaz, ama seni bu koridorlarda gezdirmem. Anladın mı?”
Kuzey yanıt vermedi. Tuğberk daha sert bir sesle konuştu.
“Anladın mı?”
Kuzey kan çanağına dönmüş gözleriyle sadece hızla kafasını salladı.
“Güzel.”
Tuğberk doğruldu, cebinden çıkardığı peçeteyle ellerini sildi ve peçete paketini Kuzey’in tam önüne attı.
“Ağzını sil. Sonra da bu odayı paspasla bal dök yala etmeden dışarıya adımını atma.”
Arkasını dönüp konsey odasının kapısından çıktı. Dışarıda gürültüyle nefes alan Ediz’in yanından geçerken omzuna vurdu.
“Konu kapandı. Yürüyün.”
-6. Bölüm Sonu-
Evet bu bölümde bu şekildeydi birazcık fazla uzun yazmış olabilirim ama olsun umarım beğenmişsinizdir yeni bölümde görüşürüüzz ✨✨
Bölüm etkileşimi
