Bölümler 26Şu an: 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1 HAFTA SONRA…
(1. KİŞİ ANLATIM)
Karnımdaki dikişler bir haftanın sonunda nihayet kabuk bağlamış, o cayır cayır yanan amansız ağrı yerini sadece her adımda sızlayan künt bir sızıya bırakmıştı. Yine de Yüksekşehir Koleji’nin o steril, zengin kokan havası ciğerlerimi tıkamaya devam ediyordu. Mahallenin sokaklarında kan kaybetmek, bu okulun parlak parkelerinde yürümekten çok daha az can yakıcıydı.
Bugün günlerden Pazartesi’ydi ve okulun en nefret ettiğim saati gelip çatmıştı: Beden eğitimi.
Spor salonunun cilalı parkelerine basan ayakkabı sesleri ve yüksek tavanlı salonda yankılanan uğultu başımı ağrıtıyordu. Üzerimdeki gri eşofman altı ve siyah tişörtle sıranın en arkasında, duvara yaslanmış bir halde duruyordum. Hoca elimize basketbol toplarını tutuşturup iki takıma ayrılmamızı söylediğinde, karşı takımın başını çeken o züppeyle göz göze gelmem saniyelerimi almadı.
Yani Tuğberk’le.
Hoca düdüğünü göğsünün üzerinde sallayıp eliyle geniş bir yarı daire çizdi. Salondaki yankılanan bağırtılar anında kesildi, herkes isteksiz adımlarla çizginin üzerine dizilmeye başladı.
“Evet gençler, dinleyin! İki gruba ayrılıyoruz. Isınma turlarından sonra turnike ve manşet pas çalışacağız. Sene sonu notunuzun yarısı bu hareketlerden gelecek, o yüzden ciddiyet istiyorum.”
Tam o sırada, sıranın en başında topu iki elinin arasında bir karpuz gibi tutan Atalay öne doğru bir adım attı. Yüzünde dünyadan tamamen habersiz, süzme bir saf katıksızlığı vardı. Elindeki topu bir hocaya bir topa çevirip baktıktan sonra gayet ciddi bir tonla sordu.
“Hocam biz bunları n’apacağız?”
Salonda bir anlık ölüm sessizliği oldu. Tuğberk hemen yanımdan öne doğru bir adım fırladı, dudaklarında o bildiğim ukala ve aşağılayıcı sırıtışla orta parmağını ileri geri yaparak Atalay’a döndü.
“Götümüze sokacağız Ata.”
Sağdaki birkaç kişi kıkırdamaya başlarken Atalay gözlerini kırpıştırdı ama hocanın sert bakışları Tuğberk’in üzerine dikildi.
“Terbiyesizlik etme Tuğberk!
Ardından bana ve Tuğberk’e baktı.
“Zeyd, Tuğberk! Takım kaptanları sizsiniz. Seçimleri yapın.”
Tuğberk’e döndüm.
“İlk sen seç.”
Tuğberk ukala bir tavırla çenesini kaldırdı, bakışlarını sıradakilerin üzerinde gezdirdi.
“Barkın.”
Barkın hemen Tuğberk’in arkasına geçerken ben sıraya döndüm. Amacım şov yapmak değildi, sadece şu saçma dersin bir an önce bitmesini istiyordum.
“Tekin.”
Tekin gelip yanımda durdu. Sıranın en sonunda elindeki topu hâlâ anlamsızca evirip çeviren Atalay ise gözlerini devirerek bizim takıma doğru yürüdü.
“Hocam bende Zeyd’lerle oluyorum. Yoksa sahada sahipsiz kalacağım.”
Hoca düdüğünü ağzına götürüp hırsla üfledi.
“Çift kale! Sertlik istemiyorum, düzgün pas yapın!”
Düdük sesiyle birlikte top parkeye vurmaya başladığı an salondaki o laf kalabalığı yerini hırslı ayakkabı seslerine bıraktı. Tuğberk ilk hücumda topu kapıp hırsla üzerime sürdü. Yüzündeki o kasıntı gülüşle bana doğru bakarken omzuyla doğrudan göğsüme yüklendi. Karnımdaki dikişlerin olduğu yere sert bir baskı geldiğinde gözlerimin önü bir anlığına karardı, dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiklerim sızladı.
Tuğberk’in omzu tam dikişlerimin üzerine oturduğunda nefesim boğazımda tıkandı. Canımın acısıyla gözlerim karardı ama yüzümdeki tek bir kasın bile ona meze olmasına izin vermedim. Dudaklarımı birbirine kenetleyip dişlerimi sıktım. Yüzümdeki o buz gibi acıyı fark ettiğinde Tuğberk’in sırıtışı daha da genişledi, topu hırsla bacaklarının arasından sektirip hafifçe kulağıma doğru eğildi.
“Ayakta duramıyorsun. Fazla zorlama istersen, dökülüyorsun resmen.”
Cevap vermedim. Sadece gözlerinin içine baktım. O herif babasının parasını, ben ise sokakta döktüğüm kanı taşıyordum bu parkede. Topu sağa çeker gibi yapıp turnikeye kalktığı an, karnımdaki sızıyı zihnimin en karanlık köşesine gömdüm. Bacaklarıma yüklenip onunla birlikte havaya sıçradım.
Tuğberk topu potaya bırakmak üzereyken elimi öyle bir hırsla topa geçirdim ki, çıkan blok sesi yüksek salonda yankılandı. Top sertçe parkeye çarpıp saha dışına yuvarlanırken, Tuğberk dengesini kaybedip gürültüyle yere kapaklandı.
Salondakilerden kısa bir "Ooo!" sesi yükseldi. Atalay kenardan elini çenesine koyup “Helal olsun be!” diye bağırdı.
Tuğberk yerden fırladığı gibi üstünü başını bile düzeltmeden üzerime yürüdü. Yüzündeki o sahte kibir tamamen silinmiş, yerini çiğ bir öfkeye bırakmıştı. Göğsüme sert bir darbe indirip beni geriye doğru itti.
“Senin yapacağın bloğa sıçarım! Ne vuruyo’n lan!”
Sırtım duvara çarptı ama bu defa gülümsedim. O tehlikeli, çıldırtıcı gülüşüm yüzüme oturduğunda Tuğberk bir adım daha yaklaştı. Tişörtünün yakasını tek elimle kavrayıp onu kendime doğru çektim. Yüzlerimiz arasında milimler kaldı.
“Bak Tuğberk.”
Sesim salondaki uğultulu bıçak gibi kesecek kadar alçak ve tehditkârdı.
“Raporum yeni bitti, sakatım. Ama bu lafların karşılığında o amına bacağımı geçirmesini iyi bilirim. O yüzden şimdi oyununu oyna, artistlik yapma.”
Barkın ve Tekin aynı anda hışımla aramıza daldı. Tekin kollarımdan tutup beni geriye doğru çekmeye çalışırken, Barkın da Tuğberk’i göğsünden iterek uzaklaştırmak istedi. Ama Tuğberk’in gözü tamamen dönmüştü. Yaka silker gibi Barkın’ın elini savurdu, hırsla bana doğru hamle yapmaya çalıştı.
“Bırak lan! Gel geçir, hadi!”
Tuğberk’in sesi yüksek salonun tavanında çınlarken, tişörtünün yakasını bıraktım ama geri adım atmadım. Çenemi dikleştirip o çıldırtıcı gülüşümü yüzümde tutmaya devam ettim. Karşımda babasının parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanan, öfkesini bile doğru düzgün kontrol edemeyen bir züppe vardı. Ve bu durum onu iyice çıldırtıyordu.
“Yeter! Kesin şunu!”
Hocanın tiz ve hırslı düdük sesi salonu birden kapladı. Beden eğitimi hocası adımlarını sertçe parkeye vurarak yanımıza kadar geldi. Elindeki panoyla ikimizin arasına girip göğsümüzü ayırdı. Yüzü öfkeden kızarmıştı.
“Disipsizliğin lüzumu yok! Basketbol mu oynuyorsunuz, kafes dövüşü mü yapıyorsunuz belli değil! İkiniz de geçin kenara! Ders bitene kadar bankta oturacaksınız, tek bir kelime edeni müdüre gönderirim!”
Tuğberk hırsla soluyarak saçlarını geriye attı. Yüzündeki o çiğ öfke yavaş yavaş yerini yeniden o kasıntı, gururlu ifadesine bırakmaya çalışıyordu ama ellerinin titremesini gizleyemiyordu. Bana nefret dolu bir bakış fırlatıp arkasını döndü ve hışımla banklara doğru yürüdü.
Tekin kolumu yavaşça bıraktı.
“Sakin ol.”
Atalay ise elindeki topu beline sıkıştırmış, banka doğru yürüyen Tuğberk’in arkasından bakarak çenesini kaşıdı.
“Adam blok yedi diye kıyameti kopardı iyi mi… Valla garip millet.”
Hiçbirine yanıt vermedim. Tişörtümün altından karnıma giren o hafif sızıyı hissetsem de duruşumu bozmadan banka doğru adımladım. Tuğberk bankın en köşesine oturmuş, gözlerini parkeye dikmişti. Ben de onun iki metre ilerisine, bankın diğer ucuna kuruldum. İkimiz de tek kelime etmiyorduk ama aramızdaki o buz gibi gerilim, salondaki top seslerinden çok daha yüksek ses çıkarıyordu.
DERSİN BİTMESİNE BEŞ DAKİKA KALA - SOYUNMA ODASI
(1. KİŞİ ANLATIM)
Dersin bittiğini belirten uzun düdük sesiyle birlikte banktan kalktım. Tuğberk hışımla soyunma odasının yolunu tutarken, ben de ağırca arkasından adımladım. Ter ve rutubet kokan dar koridoru geçip soyunma odasına girdiğimizde kapı gürültüyle kapandı.
Salondaki gerilim buradaki dar alanda iki katına çıkmıştı. Tuğberk bench’e oturup ayakkabılarını hırsla çözerken, ben duvara yakın bir dolabın önünde tişörtümü başımdan çıkarıyordum. Aynadan bakışlarımız kesişti. Karnımdaki dikiş izini fark ettiğinde yüzünde o aşağılayıcı, ukala sırıtış yeniden belirdi.
“Dikiş tutmayan karnınla maça çıkarsan böyle kucağa düşersin işte. Kendi liginde oyna biraz. Burası senin mahalledeki izbe arsalara benzemez.”
Tişörtü katlayıp dolaba koydum. Bakışlarımı aynadaki aksine diktim. Yüzümdeki o çıldırtıcı, soğuk gülüşü bozmadan ona doğru döndüm.
“Burası salon olabilir Tuğberk, ama kuralları senin koyduğun anlamına gelmez. Blok yemek zoruna gittiyse git babana şikâyet et.”
Tuğberk oturduğu bench’ten hışımla fırladı. Bağcıklarını bile bağlamadığı ayakkabılarıyla üzerime adımladı.
“Laf ebeliği yapma bana! Tek hamleme bakar bu okuldaki işini bitirmek!”
Aralarındaki tek fark buydu işte. O sistemin gücünü arkasına alıp tehdit savuruyordu, ben ise kriz anında eğleniyordum. Bir adım öne çıkıp çenesine doğru eğildim.
“Dene. Ama dikkat et de o tek hamleni yaparken arkandaki güçlere takılıp düşme. Çünkü o koruma kalkanını kaldırdığımda, geriye sadece kuralları çiğnenince krize giren bir çocuk kalıyor.”
“Kendini çok zeki sanıyorsun. Ama bu kibir seni mezara sokar. Sınırlarını aşmaya başladın, Zeyd.”
“Ben sınır taşımam Tuğberk, yerim.”
Dolabın kapağını sertçe kapattım. Yüzümdeki o uyuz gülüşü milim bozmadım.
“Masa başında çizmeyi öğrendiğin haritalar bana sökmez. Çok istiyorsan dene şansını, ama bu sefer dikişler değil, çenen patlar.”
Tuğberk’in göğsü hırsla kalkıp indi. Kontrolü kaybetmenin getirdiği o çiğ öfkeyle gözleri seğirse de hamle yapamadı. Odadaki ağır sessizliği kendi otoriter havasıyla kapatmaya çalışarak çenesini kaldırdı. Buz gibi bir sesle tısladı.
“Göreceğiz. Seni geldiğin çöplüğe geri yollamayanın amına koyayım.”
“Sabırsızlıkla bekliyorum.”
Tişörtümü üzerime geçirip çantayı tek omzuma attım. Arkamdan fırlatılan bir ayakkabının metal dolaplara çarpıp çıkardığı gürültüye arkamı bile dönmeden soyunma odasının kapısını açtım ve çıktım.
Soyunma odasının basık havasından kendimi dışarı attığımda, okul bahçesinin dondurucu rüzgârı doğrudan yüzüme çarptı. Karnımdaki sızı derinden derinden vurmaya devam ediyordu ama duruşumu bozmadım. Fermuarı açık ceketimin ceplerine ellerimi gömüp bahçenin en tenha köşesine, basketbol sahasını gören yüksek taş duvara doğru adımladım.
Sırtımı soğuk betona yaslayıp ellerimi cebime attığım an arkamdan Atalay’ın sesi yükseldi.
“Ooo, çetelerin reisi parkelerden sürgün edildi demek.”
Atalay elinde yarısı yenmiş bir tostla yanıma yanaştı. Tosttan dev bir ısırık alıp duvara tırmandı, bacaklarını aşağı sallayarak oturdu.
“Valla Zeyd, adama öyle bir blok koydun ki ses okulda yankılandı anasını satayım. Tuğberk de az köpek değil ama yani... Blok yedi diye üçüncü dünya savaşını çıkardı herif.”
Yüzümdeki o uyuz gülüş yeniden belirdi.
“O çocuğun olayı o, Atalay. Şımartılmış bebelere hayır denilince kriz geçiriyorlar.”
“O çocuk zayıf noktanı öğrendi, Zeyd.”
Ses, sol tarafımdaki gölgeden geldi. Doğu’ydu bu.
Ne zaman geldiğini fark ettirmeyen o soğuk, hayaletimsi adımlarıyla duvarın dibinde bitmişti. Ellerini deri ceketinin ceplerine sokmuş, bakışlarını sahada tek başına basket atan çocuklara dikmişti. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu.
Bakışlarımı Doğu’ya çevirdim.
“Benim zayıf noktam yok, Doğu. Olsa bile Tuğberk bulamaz.”
Doğu başını yavaşça bana doğru döndürdü. Cebinden bir sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirdi ve çakmağı çaktı. Gözlerindeki o karanlık, mesafeli ifade insanı buz kestirecek cinstendi.
“Dikişlerine vuruyor. Kavga etmeyi biliyorsun ama provokasyona çok hızlı geliyorsun. Tuğberk çok da zeki biri değil ama arkasındaki güçle hamle yapmasını iyi bilir. Sahada kazandığını sanırken soyunma odasında onun tuzağına düşüyorsun.”
Atalay tostunu çiğnemeyi bırakıp ikimizin arasında mekik dokuyan gözlerle bize baktı.
“Beyler, ortam bir anda Kurtlar Vadisi konseptine döndü, ben tuzu getireyim mi?”
Atalay’ı duymazdan geldim.
“Bana taktik vermeyi bırak, Doğu. Benim nasıl dövüştüğümü en iyi sen bilirsin. Tuğberk kuralıyla oynuyor, ben kuralları yakıyorum.”
Doğu hafifçe dudak bükerek başını salladı. Cevap vermedi ama bakışlarındaki o 'göreceğiz' ifadesi yetip de artıyordu bile. Birkaç saniye sonra izmariti ayakkabısıyla ezdi ve arkasını dönüp adımlarını ağır ağır binaya doğru yöneltti.
Atalay duvardan aşağı atlayıp tost kağıdını çöp tenekesine fırlattı.
“Bu adam da harika motivasyon konuşmacısı ha. İçim açıldı valla.”
Güldüm. Karnımdaki sızı hala oradaydı ama bahçedeki rüzgar kafamı toplamama yetmişti. Tuğberk mi? Geleceği varsa göreceği de vardı.
SATILMIŞ KONAĞI
(3. KİŞİ ANLATIM)
Artemis, pencere kenarındaki berjerde oturmuş elindeki kitaba odaklanmaya çalışırken, abisi Serdar elindeki telefonla içeri girdi. Yüzünde, birini alt etmenin getirdiği o ilkel ve tehlikeli tatmin duygusu okunuyordu.
Telefonu kulağına biraz daha yaklaştırıp karşı taraftaki adamlarına birkaç emir fırlattıktan sonra aramayı kapattı. Ardından bakışları, pencereden dışarıyı izleyen kız kardeşine kaydı. Şöminenin üzerindeki gümüş işlemeli çakmağı alıp sigarasını yaktı. Dumanı tavana doğru üflerken adımlarını ağır ağır Artemis’e doğru attı.
“Sana o mahalle artıklarından uzak durmanı söylemiştim, değil mi Artemis?”
Sesi alaycı ama bir o kadar da tehditkârdı.
Artemis başını kitaptan kaldırmadan soğuk bir tonla yanıt verdi.
“Neden bahsettiğini anlamıyorum abi.”
Serdar alaycı bir kahkaha attı. Sigarasından bir nefes daha çekip Artemis’in tam karşısına geçti.
“O yavru kangaldan bahsediyorum. Hani şu arkasına saklanabileceğini sandığın, mahallenin muhafızı kılıklı Zeyd’den.”
Artemis’in parmakları kitabın sayfasına sıkıca tutundu. Kalbinin ritmi aniden değişse de yüzündeki ifadesizliği korumaya çalıştı.
“Onunla bir ilgim yok.”
“İyi, zaten bundan sonra hiç olamaz. Geçen hafta hesabı kapattım. O çok güvendiğin Zeyd’i Yıldız Park’ında haşat ettim. Ağzını yüzünü eciş bücüş edip bıraktım orada. Bir daha senin yanına yaklaşmak şöyle dursun, bu taraflara bakacak yüzü bile kalmadı.”
Artemis’in elindeki kitap kucağına düştü. Göğsüne aniden oturan o devasa ağırlıkla nefesi boğazında tıkandı.
Serdar’ın yalan söylemediğini düşündü. Zeyd gerçekten dayak yemişti ve bunu yapan, kendi abisiydi.
“Sen... sen ne dedin?”
Sesi titriyordu. Yüzündeki bütün kan çekilmiş, dudakları bembeyaz kesilmişti.
Serdar, kız kardeşinin bu hâlinden garip bir haz alarak doğruldu. Sigarasının külünü halıya silkeledi.
“Ne duyduysan o. Bir daha benim sözümden çıkıp öyle tiplerle iş tutarsan, bu sefer sadece hastanelik etmekle kalmam.”
Serdar salondan kasıla kasıla çıkıp giderken Artemis olduğu yerde çakılı kaldı. Gözlerinden tek bir damla yaş süzülürken kulaklarında sadece abisinin o acımasız cümlesi yankılanıyordu. Zeyd onun yüzünden ölümden dönmüştü.
SERDAR’IN OFİSİ - GECE
(3. KİŞİ ANLATIM)
Konağın alt katındaki geniş çalışma odasında, abajurun sarı ve boğuk ışığı masanın üzerindeki pirinç kül tablasına vuruyordu. Serdar, deri koltuğuna kurulmuş, parmaklarının arasındaki viski bardağını hafifçe sallayarak buzların çıkardığı tıkırtıyı dinliyordu. Yüzünde hâlâ kız kardeşine söylediği o büyük yalanın ve kurduğu hakimiyetin gururlu sırıtışı vardı.
Tam o sırada kapı iki kez vuruldu ve içeri Serdar’ın sağ kolu olan Kadir girdi. Yüzü sirke satıyordu, adımları isteksiz ve gergindi.
Serdar bardağından bir yudum alıp bakışlarını Kadir’e dikti.
“Ne var Kadir?”
“Müsait misin abi?”
Serdar Kadir’i baştan aşağı süzdü.
“Otur.”
Kadir, masanın yanındaki koltuğa oturdu.
“Bizim çocuklardan Yıldız Parkı’ndaki mevzuyu mahalleye iyice yaymalarını istemiştim. Ne alemdeler?”
Kadir yutkundu. Yaka düğmesini gevşetip masaya birkaç adım yaklaştı.
“Abi… O iş sandığın gibi gitmiyor.”
Serdar’ın yüzündeki sırıtış bir anda dondu. Bardağı masaya sertçe bıraktı, içki ahşaba sıçradı.
“Ne demek gitmiyor lan? Bir haftadır yatalak dediniz.”
“Abi, çocuk bugün okuldaymış. Bizim çocuklardan biri okulun oradaydı. Zeyd denen o velet bugün beden eğitimi dersinde sahanın altını üstüne getirmiş. Yiğeninle birbirlerine girmişler, çocuğu potanın altına gömmüş. Yani... Yıkıldığı falan yok abi. Ayakta, hatta millete kafa tutmaya devam ediyor.”
Kadir’in ağzından çıkan her bir kelime, odadaki o sahte zafer havasını bıçak gibi kesti. Serdar’ın yüzündeki o kibirli gülüş önce taşlaştı, ardından yerini kan sıçramış gibi çiğ bir öfkeye bıraktı. Yıldız Parkı’nda arkadan hamle yapıp bizzat kendi elleriyle, o leş karanlıkta kanlar içinde bıraktığı ve bir daha ayağa kalkamayacağından emin olduğu o mahalle piçi, bugün okulda şov yapıyordu.
“Ne diyorsun lan sen?”
Serdar’ın sesi bir fısıltı gibi çıktı önce. Ama o fısıltı saniyeler içinde kükremeye dönüştü. Masadaki ağır viski bardağını hırsla kavrayıp duvara fırlattı. Camın parçalanma sesi odada yankılanırken içki duvardan aşağı süzüldü.
“Ben kendi ellerimle haşat ettim o veledi! Bizzat ben indirdim ulan! Kan kaybından geberiyordu kenarda! Nasıl ayakta olur, nasıl!”
Kadir oturduğu koltukta büzüşüp başını öne eğdi.
“Abi vallahi ben de anlamadım... Bizim çocuk gözleriyle görmüş. Dikişleri duruyor ama herif banamısın demiyor. Potada Tuğberk’le dalaşmış, soyunma odasında da rest çekmiş.”
Serdar masanın etrafından bir hışımla dolanıp Kadir’in yakasına yapıştı. Adamı oturduğu yerden yarı yarıya havaya kaldırdı. Yüzü öfkeden morarmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı.
“Ben sabah o velet yüzünden kardeşimin karşısında şov yaptım! Ağzını burnunu kırdım, bir daha ayağa kalkamaz dedim! Eğer dışarıda tek bir kişi bile o piçin dimdik ayakta gezdiğini, benim dediklerimin yalan olduğunu konuşursa... Yakarım ulan buraları! Anladın mı beni? Yakarım!”
Kadir nefes almakta zorlanarak hızla başını salladı.
“Anladım abi… Kimse bir şey bilmeyecek.”
Serdar onu hırsla geriye doğru itti. Kadir koltuğa geri savrulup toparlanmaya çalışırken, Serdar masanın üzerindeki her şeyi —pirinç kül tablasını, evrakları, ağır mermer kalemliği— tek bir darbeyle yere savurdu. Nesnelerin parkeye çarpıp çıkardığı o dehşetli gürültü odanın duvarlarında çınladı.
Kadir daha fazla bu gazaba maruz kalmak istemeyerek hızla ayağa kalktı. Yüzündeki o sapsarı korkuyla Serdar’a son bir kez bakıp gürültü çıkarmamaya çalışarak kendini odadan dışarı attı. Kapı arkasından sessizce kapandığında, odadaki o ağır dehşet tamamen Serdar’a kaldı.
Serdar, devrilen eşyaların ve kırılan cam parçalarının arasında bir süre tek başına derin derin soludu. Şakaklarındaki damarlar hırstan patlayacak gibi atıyor, parmakları hâlâ öfkeyle titriyordu. Ellerini iki yanından masanın kenarına dayadı, başını öne eğip gözlerini karanlık parkeye dikti.
Yıllardır kurduğu o korku imparatorluğu, tek bir dikişli velet yüzünden kendi zihninde çatıyordu. Ağzını burnunu kırdığı, sokak ortasında kan gölüne çevirdiği çocuk düşmüyordu. Ne yıkılıyordu ne de diz çöküyordu.
Serdar dişlerini birbirine öyle bir kenetledi ki çenesinden çatırtı koptu. Kendi söylediği yalanın gururu içinde boğulurken, sesindeki o çaresiz ve çiğ öfkeyle kendi kendine fısıldadı.
“Bu Zeyd dokuz canlı herhalde…”
-21. Bölüm Sonu-
Bölüm etkileşimi
