Bölümler 26Şu an: 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
NOT!
Bu bölüm, bir önceki bölümün tam devamı olacak şekilde yazılmıştır.
Gece, Yıldız Parkı’nın nemli topraklarına çöken sisle birlikte iyice ağırlaşmıştı. İnce ince çilseleyen yağmur, çamurla karışan kanı seyreltirken, parkın girişinde çakan kırmızı-mavi acil servis ışıkları karanlığı kör edici bir ritimle yırtmaya başladı. Sirenin o tiz, metalik sesi yaklaştıkça Dildar’ın feryadı da hıçkırıklara karışıyordu.
“Geldiler!”
İki sağlık görevlisi, sedyeyle birlikte çamurlu patikadan hızla koşarak çınar ağacının altına ulaştı. Sağlık ekibinden genç adam, Zeyd’in yanına çöktüğü an vakit kaybetmeden nabzını kontrol etti. Parmaklarını boynundaki şah damarına bastırdığında yüzü ciddileşti.
“Nabız çok zayıf! Solunum durmak üzere! Hemen entübe seti getirin, sedyeyi hazırlayın!”
Dildar’ı kenara çekmeye çalıştılar ama kız kardeşinin kanlı kıyafetlerini bırakmak istemiyordu.
“Yaşıyor mu? N’olur bir şey söyleyin, kalbi atıyor mu?”
“Hanımefendi geride durun, müdahale etmemiz lazım!”
Görevlilerden biri Dildar’ı omzundan tutarak kenara çekerken, diğeri Zeyd’in boynuna hızlıca bir boyunluk taktı. Yüzü tamamen kanla kaplı, elmacık kemikleri ve çenesi darbenin etkisiyle deforme olmuş genç bedeni dikkatle sedyeye kaldırdılar. Boyunluk takılırken Zeyd’in başı cansız bir bebek gibi yana kaydı.
Ambulansın arka kapıları gürültüyle kapandığında Dildar da kendini aracın içine atmıştı. İçerideki florasan ışık, Zeyd’in bembeyaz kesilmiş, tanınmaz haldeki yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarıyordu. Görevli, Zeyd’in burnuna ve ağzına oksijen maskesini sabitledi, göğsüne elektrotları yapıştırdı. Monitörden yükselen o düzensiz, zayıf bip... bip... sesleri, yaşamla ölüm arasındaki o incecik çizgiyi sayıyordu.
“Tansiyon 70’e 40’a düşüyor! Kafa travması derin, iç kanama şüphesi var! Damar yolu açıyorum!”
Dildar, ambulanstaki demir tutamağa tutunarak dizlerinin üstüne çöktü. Kardeşinin buz gibi kalmış, kanlı elini iki elinin arasına alıp dudaklarına götürdü.
“Bırakma beni Zeyd’im… Bırakma ablam… Ben sensin ne yaparım?”
HASTANE ACİL SERVİSİ
(3. KİŞİ ANLATIM)
Ambulans hastanenin acil servis kapısına yanaştığı an, hazırda bekleyen travma ekibi araca yüklendi. Sedye hızla ambulastan indirilip acilin ameliyathane koridoruna doğru sürülürken tekerleklerin çıkardığı sesler duvarlarda yankılanıyordu.
“15 yaşında, erkek! Ağır kafa travması, yüz kemiklerinde çoklu kırık, toraks bölgesinde darbe! Genel durum kritik, bilinci kapalı!”
Doktorlar sedyenin etrafında koşuştururken Dildar da arkalarından koştu ama çift kanatlı kırmızı ameliyathane kapılarının önünde güvenlik görevlileri önünü kesti.
“Giremezsiniz hanımefendi, burada beklemeniz gerekiyor!”
“Kardeşim o benim! Bırakın beni!”
Dildar kapının camına yapışıp içerideki koşuşturmacayı izlemeye çalıştı. Zeyd’in kanlı montunun kesilerek çıkarılışını, göğsüne takılan cihazları gördü. Ardından kapıdaki buzlu cam tamamen kapandı. Dildar koridorun soğuk fayanslarının üzerine çöktü. Ellerine, kıyafetlerine bulaşan kan kurumuş, katılaşmıştı. O kan kardeşinindi.
Saatler süren kabus dolu bekleyiş boyunca hastane koridoru Dildar’ın sessiz dualarıyla doldu. Gece yarısını çoktan geçtiğinde travma doktoru yeşil önlüğüyle dışarı çıktı. Yüzündeki yorgun ifadeyi gören Dildar fırlayarak doktorun önüne atıldı.
Saatler süren kabus dolu bekleyiş boyunca hastane koridoru Dildar’ın sessiz dualarıyla doldu. Gece yarısını çoktan geçtiğinde travma doktoru yeşil önlüğüyle dışarı çıktı. Yüzündeki yorgun ifadeyi gören Dildar fırlayarak doktorun önüne atıldı.
“Doktor Bey! Kardeşim nasıl?”
Doktor eldivenlerini çıkarıp derin bir nefes aldı.
“Hastayı kaybetmek üzereydik. Beyinde oluşan ödem için müdahale ettik. Yüz kemiklerinde ve kaburgalarında ciddi kırıklar var ama en büyük tehlike kafa travmasıydı. Şanslıymış ki iç kanamayı kontrol altına aldık. Hayati tehlikeyi atlattı demek için henüz erken ama durumu stabil. İlk 24 saat çok mühim. Müşahade altında tutacağız. Onu yoğun bakım servisine alıyoruz.”
Dildar derin bir nefes alırken gözlerinden yaşlar boşaldı. Yaşıyordu. Kardeşi ölmemişti.
YOĞUN BAKIM SERVİSİ
(1. KİŞİ ANLATIM)
Uyandığımda kendimi hastanede buldum.
Göz kapaklarımın üzerine sanki tonlarca kurşun dökülmüştü. Onları aralamak, dünyayı yeniden görmek bana imkânsız bir mucize gibi geliyordu. Kulaklarımda ritmik, düzenli ve mekanik bir ses yankılanıyordu: bip... bip... bip...
Burnuma dolan o keskin, steril antiseptik ve ilaç kokusu, beni Yıldız Parkı’nın o ıslak çamurundan çekip başka bir yere fırlatmıştı. Şakaklarımda, alnımda ve elmacık kemiklerimde zonklayan o devasa acı, bilincimin kapılarını ağır ağır araladı. Yüzümün her bir milimetresi yanıyor, kaburgalarımdaki batma nefes almamı imkânsız hale getiriyordu.
Gözlerimi aralamaya çalıştım. Sol gözüm tamamen kapalıydı, şişlikten kıpırdatamıyordum bile. Sağ gözümün tek bir aralığından süzülen beyaz florasan ışığı görüşümü bulandırdı. Tavandaki beyaz alçıpanları gördüm ilk önce. Ağzım kurumuştu, dilim damağıma yapışmıştı. Dudaklarımı kıpırdatmak istediğimde sağ tarafındaki dikişlerin sızısıyla yüzümü buruşturdum.
“Su…”
Boğazımdan çıkan ses bana bile ait değil gibiydi; hırıltılı, cılız ve tıkalı.
Hemen başucumda bir hareketlilik oldu. Bir gölge üzerime devrildi. Bakışlarımı zorlukla o tarafa çevirdiğimde ablamı gördüm. Saçları darmadağındı, gözlerinin altı morarmış, gözpınarları kan çanağına dönmüştü. Yüzü süzülmüş, sanki bir gecede birkaç yıl yaşlanmıştı.
“Zeyd…”
Ablamın sesi titredi. Parmakları bocalayarak, korkuyla yüzüme doğru uzandı ama bantlara dokunmaya bile kıyamadan havada asılı kaldı. Bir şey yapamamanın çaresizliğiyle ellerini kendi göğsüne bastırdı.
“Abla…”
Sesim boğazımdaki kan ve kuruluk yüzünden bir kez daha kesildi.
Ablamın gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanağından süzülüp kazağının yakasına düştü. Ama o yaşlar çaresizlikten değil, içinde biriken o devasa, tutulamayan öfkeden dökülüyordu. Bir anlığına o korumacı, şefkatli abla gitti; yerine canı ciğerinden sökülmüş, çıldırmış bir kadın geldi.
“Kapat o ağzını!”
Sesi odanın soğuk duvarlarında bir fırtına gibi patladı.
“Sakın tek bir kelime bile etme!”
Serum bağlı olan sol kolumu kıpırdatmaya çalıştım ama göğsümdeki batmayla inledim. Ablam adım adım yatağın dibine sokuldu, parmağını tam yüzüme doğru sallarken vücudu zangır zangır titriyordu.
“Sen kendini ne sanıyorsun lan?! Sen kimsin de tek başına ölüme yürüyorsun?! Ben sana 'gitme' demedim mi?! 'O insanlardan uzak dur' diye kaç kere demedim mi?! Kaç kere aradım seni, kaç kere!”
“Abla… Ben…”
“Sus dedim sana! Konuşma!”
Ablam yatağın demir korumalıklarını hırsla sarstı.
“Seni çamurun içinde buldum ben! Yüzün gözün kan içindeydi, tanıyamadım seni! Kulağımı göğsüne koydum, atıyordu sanıyorum ama ses yoktu Zeyd! Nefes almıyordun! Ben seni öldün sandım! Anlıyor musun beni?! Benim ciğerim söküldü orada!”
Gözyaşları sicim gibi akarken sesi kısıldı, hıçkırıklara boğuldu. Yüzünü ellerinin arasına alıp arkasını döndü. Omuzları sarsıla sarsıla ağlarken odadaki o tek düze bip... bip... sesleri yeniden ortalığı kapladı.
Onun bu hali, Serdar Kurtuluş’un yüzüme indirdiği o ağır yumruklardan, kaburgalarımı kıran tekmelerden çok daha fazla canımı yaktı. Göğsümün ortasına koca bir kaya oturdu. Senelerce ablamı korumak için sokaklarda dövüşmüştüm ama en büyük darbeyi kendi ellerimle onun kalbine indirmiştim.
Gözlerimi tavana diktim. Yutkunmaya çalıştım, canım yandı.
“Özür dilerim…”
Ablam ağlamasını kesmeden durdu ama bana dönmedi.
“Özür dilerim abla… Ben… Ben öleceğimi düşünmedim. Sadece… Geçmişi kapatmak istedim. Seni orada, o çamurun içinde yalnız bıraktığım için… Canını bu kadar yaktığım için özür dilerim.”
Dildar yavaşça bana doğru döndü. Yüzüme, bantlarıma, sargılarıma, morarmış tek gözüme baktı. Öfkesi, gözlerindeki o sonsuz abla sevgisinin karşısında diz çöktü. Adımları ağır ağır yatağıma yöneldi. Serum bağlı elime uzandı, iki elinin arasına alıp buz gibi olmuş parmaklarımı dudaklarına bastırdı.
Ben ise başımı yastığa geri koyup gözlerimi kapattım. Yaşıyordum. Ablam yanımdaydı. Ama bilincim karanlığa gömülmeden önce Serdar’ın kulağıma fısıldadığı o son cümle, hastane odasının steril havasında bile bir zehir gibi zihnimi kemirmeye devam ediyordu.
Göz kapaklarımı ağır ağır kapatıp açarken, koridordan gelen ayak sesleriyle hastane odasının kapısı tıkırdayarak aralandı. İçeriye giren kişileri gördüğümde göğsümdeki batma bir kat daha arttı.
Önde Neslihan Halam, hemen arkasında ise gözleri kıpkırmızı olmuş, ellerini suçlulukla montunun ceplerine gömmüş Atalay duruyordu.
Halam yatağın başucuna koşup tir tir titreyen elleriyle sargısız kalan alnıma dokundu.
“Tövbeler olsun… Tövbeler olsun kuzum, ne hale getirmişler seni.”
Bakışlarımı zorlukla Atalay’a çevirdim. Odanın köşesinde bir yabancı gibi dikiliyor, yüzüme bakmaya bile cesaret edemiyordu. Okul bahçesinde bana söyledikleri, “En sonunda bir yerden leşin çıkacak!” deyişi kulaklarımda yankılandı. Haklı çıkmıştı.
Ablam gözyaşlarını hızlıca silip halama döndü, ardından Atalay’a dikti bakışlarını. İçindeki o devasa öfkenin külü bile odadakileri yakmaya yetiyordu.
“Gördün mü Atalay? Arkasında duracağım dediğin, peşinden koştuğun kardeşinin son hali bu! Ben sana ‘Zeyd bir şeylerin peşine düşerse bana haber ver’ demedim mi?! Neden sakladın ya?!”
Atalay başını daha da öne eğdi, yutkunmaya çalıştı ama boğazı düğümlendi.
“Dildar abla… Ben valla bilmiyordum böyle olacağını. ‘Eve geç’ dedi bana, dinlemedi beni. Tek başıma gitmeyeyim diye arkamdan—“
“Sus! O çocuk kafasının dikine gidiyorsa sen durduracaksın! Durduramıyorsan gelip bana söyleyeceksin! Eğer ben iki dakika geç kalsaydım, yarın ikiniz de onun cenazesine gelecektiniz! Anladın mı beni? Cenazesine!”
Atalay’ın gözünden tek bir damla yaş süzüldü, gıkını bile çıkaramadı. Halam araya girmeye çalıştı.
“Dildar’ım, yapma kurban olduğum, çocuğunda suçu yok…”
Ablam arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü, ellerini şakaklarına bastırdı.
Tıkalı boğazımı zorlayarak nefes aldım. Sağ gözümdeki tek aralıktan Atalay’a baktım.
“Atalay…”
Atalay başını kaldırıp bana baktı, gözlerindeki o mahcubiyet içimi sızlattı.
“Seni… seni dinlemeliydim kardeşim. Seni okul bahçesinde ittiğim için, lafını saymadığım için özür dilerim. Senin bir suçun yok… Hepsi benim bencil kafamın yüzünden.”
Atalay hızlı adımlarla yatağın kenarına yanaştı, serum takılı olmayan sağ elimi iki eliyle sıkıca tuttu.
“Salak herif… Özür dileme benden. Sadece ölme yeter. Bir daha tek başına git o parka, bak bakayım ben senin bacaklarını kırıyor muyum kırmıyor muyum…”
Gülümsemeye çalıştım ama dudağımdaki dikişler sızlayınca yüzümü buruşturdum. Ablam pencerenin önünden dönüp yanımıza geldi. Halam yatağın ayakucundaki sandalyeye çökmüş dualar okuyordu.
Herkes odadaydı. Benim için kenetlenen bu küçük aile etrafımdaydı ama benim zihnim hâlâ o parkın çamurlu toprağında, Serdar Kurtuluş’un üzerime çöken gölgesindeydi. Boğazımı sıkan o devasa elinde ve kulağıma fısıldadığı o zehirli cümlede…
“Ben senin öz babanım!”
O cümleyi ablama soramazdım. Şimdi olmazdı. Bu kırık dökük bedenle ve ablamın kalbinde açtığım bu taze yarayla o geçmişi buraya dökemezdim. Ama gerçeğin kokusu bir kez yayılmıştı ve ben o hastane odasındaki yatakta yatarken, fırtınanın en büyüğünün henüz kopmadığını çok iyi biliyordum.
ERTESİ GÜN - SABAH
(1. KİŞİ ANLATIM)
Ertesi günün ilk ışıkları hastane odasının ince perdelerinden süzülürken, ciğerlerime dolan o yapay oksijen kokusundan da o beyaz tavan alçıpanlarından da zihnim patlayacak kadar bıkmış durumdaydım. Bedenimdeki kemiklerin her biri ayrı bir dilde feryat ediyordu belki; kaburgalarımdaki batma her nefeste bıçak gibi saplanıyor, yüzümdeki dikişler ve morluklar zonkluyordu ama benim asıl derdim bu yatağa çivilenmiş olmaktı. Ben hastane odalarında yatıp serum izleyecek adam değildim. Sokakta piç gibi büyümüştüm, sokakta ayakta kalmıştım; bu beyaz çarşafların arasında ezilmek bana dayaktan daha ağır geliyordu.
Öğleye doğru odaya giren uzman doktor, elindeki dosyayı incelerken tek açık kalan sağ gözümle ona dik dik baktım.
“Müşahade süren doldu Zeyd. Hayati parametrelerin stabil, beyin ödemi geriledi. Ama bu demek değil ki turp gibisin. Yüz kemiklerinde çatlaklar var, kaburgaların darbe almış. Sana tam bir hafta kesin ev istirahati yazıyorum. Dikişlerin kaynamadan, o morluklar inmeden yataktan kalkmak yok. Ağır kaldırmak, kavga etmek, koşturmak kesinlikle yasak. Anlaştık mı?”
Ablam başucumda nöbetçi komutan gibi dikilmiş, doktorun her kelimesini beynine kazıyordu.
“Hiç merak etmeyin Doktor Bey, ben onu o yatağa bağlarım, gözümü üstünden ayırmam.”
Sessiz kaldım. Taburcu işlemlerinin ardından ablam ve Atalay’ın kolları arasında hastaneden çıktık. Taksiden inip mahallenin o tanıdık, dar sokaklarına adım attığımda ciğerlerime çektiğim egzoz ve kuru yaprak kokusu bana yeniden yaşadığımı hissettirdi. Eve girip odamdaki kendi yatağıma uzandığımda ruhumdaki o daralma az da olsa hafiflemişti.
Ablam mutfakta bana çorba ısıtmaya gittiğinde, Atalay odadaki tek sandalyeyi yatağımın dibine çekip oturdu. Yüzünde hâlâ dünün suçluluk hissi vardı ama gözlerindeki korku yerini yavaş yavaş o bildiğim samimiyete bırakmıştı.
Sırtımı yastığa yaslayıp gözlerimi Atalay’a diktim. Sertleşmeye çalışan ama dikişler yüzünden büzülen dudaklarımla konuştum.
“Ne o? Suratın beş karış. Cenaze evi muhafızı gibi başımda dikilip durma. Dünkü dayak bana atıldı, dayağı yiyen senmişsin gibi triplere girme.”
Atalay gözlerini devirip derin bir nefes verdi.
“Ulan it! Dün gece ölüyordun hâlâ laf yetiştiriyorsun bana! Şekline sıçtığımın belalısı, bir dur ya! Doktor bir hafta yatacaksın dedi, sen hâlâ racon kesme derdindesin.”
“Bana bak Atalay. Eşeklik ettim, kabul. Sen benim kardeşimsin. Ama o gün okulda seni ittiysem, seni o işe karıştırmamak içindi. Benim kafamın içi dumanlı, görüyorsun. Yine de tek başıma bir boklar yemeye kalkarsam, öyle pes edip arkanı dönüp gitmek yok. Adam gibi kafama bir tane patlatıp durduracaksın beni. Anladın mı?”
Atalay’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, yumruğunu yavaşça dizime vurdu.
“Sen bir iyileş de, o kafana patlatmasını ben çok iyi bilirim.”
“Güzel.”
Atalay ayağa kalkıp odayı bir iki tur turladı, ellerini cebine soktu. Bakışları yüzümdeki morluklarda gezindi.
Sesinin tonunu düşürerek konuştu.
“Ee? Kimdi o adamlar? Seni bu hale getiren şerefsiz kimdi Zeyd? Parkta ne işin vardı senin?”
Boğazım kurudu. Serdar Kurtuluş’un zihnime kazınan o buz gibi sesi, koca cüssesi ve kulağıma üflediği o iğrenç gerçek bir an odadaki havayı emip bitirdi.
“Ben senin öz babanım!”
Gözlerimi Atalay’dan kaçırıp tavandaki çatlağa diktim. Çenemdeki dikişler sızladı ama yüzümü sarsmamaya çalıştım.
“Tuğberk’in üzerime saldığı köpekleri işte. Hesap kesmeye gelmişler güya. Birkaç piç kurusu, kalabalık geldiler. Yüzlerini bile tam hatırlamıyorum, karanlıktı.”
“Ulan Tuğberk’in çapı ne ki arkasındakiler seni öldürmeye kalksın? Emin misin sadece Tuğberk’in işi olduğuna?”
“Ya gördün işte halimi, uzatma Atalay. Kafamı yorma benim. Mevzu kapandı. Sen okulda Tuğberk’in tarafına bak yeter, gerisini bana bırak.”
Atalay tatmin olmamıştı. Şüpheci gözlerle yüzüme baktı ama durumumun hassasiyetini bildiğinden daha fazla üstelemedi. Derin bir nefes verip kapıya doğru yöneldi.
O sırada mutfaktan elinde dumanı tüten bir çorba kasesiyle ablam girdi odaya. Yüzü yorgundu, gözlerindeki o kırgınlık hâlâ gitmemişti. Kaseyi komidine koyarken bakışları Atalay ile benim aramda gidip geldi.
“Muhabbetiniz bittiyse Atalay, Zeyd biraz dinlensin.”
Sesi sakindi ama ardındaki kontrol hissi netti.
Atalay başıyla onaylayıp odadan çıktı.
“Ben gene uğrarım yanına.”
O çıkarken ablam tepsideki kaşığı eline aldı. Serdar Kurtuluş adını tam olarak bilmese de, geçmişten gelen o gölgenin mahallede dolandığını, Yıldız Parkı’ndaki o leş kokusunu hissediyordu. Ama o da bana bir şey sormadı, sormak istemedi. Çocuğu gibi bakışlarıyla sargılarımı süzerken ilk kaşığı bana doğru uzattı.
“İç şunu. Soğutma.”
Hiç itiraz etmeden çorbayı içtim. O odadaki sessizlik, sokaktaki bağırış çağırıştan daha ağırdı. Neslihan Halam içeride kısık sesle Yasin okuyor, ablam ise başımda bir heykel gibi dikiliyordu. Herkes kendi sırrıyla, kendi korkusuyla aynı çatının altındaydı.
Yatağa gömülüp gözlerimi kapattığımda hava kararmaya başlamıştı. Bedenimdeki ağrılar sızlamaya, kaburgamdaki batma derinleşmeye başladı ama ruhumdaki yangının yanında bunlar hiçbir şeydi.
Atalay’a yalan söylemiştim. Ablama bir şey belli etmemiştim. Halamın dualarına sığınmamıştım. Çünkü Serdar Kurtuluş’un bana attığı o zehirli çamur sadece benim üzerimdeydi.
Bir hafta bu yatakta kımıldamadan yatacaktım. Ama o bir hafta bittiğinde, o dikişler sökülüp o morluklar geçtiğinde, o parkın hesabını da, kulağıma fısıldanan o cümlenin bedelini de tek başıma soracaktım.
Ablam tabağı komidine bırakıp üzerimdeki battaniyeyi çeneme kadar örttü. Parmaklarının ucu hafifçe alnıma değdi; fırtına dinmiş, geriye sadece yorgun bir koruma içgüdüsü kalmıştı. Odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktı. İçeriden halamın dudaklarından dökülen mırıltılı duaların ve ablamın mutfaktaki sessiz adımlarının sesi geliyordu.
Başımı yastığa biraz daha gömdüm. Gözlerimi kapattığım an karanlığın içinden Yıldız Parkı’nın o çamurlu toprağı, üzerime yağmur gibi yağan darbeler ve kulaklarımı çınlatan o ses yükseliyordu: “Ben senin öz babanım!”
Göğsümdeki dikişler çekildi, kaburgamdaki sızı ciğerime oturdu. Dişlerimi birbirine öyle bir sıktım ki çenemdeki yara neredeyse yeniden patlayacaktı. Atalay’a yalan söylemiştim, ablamın gözlerinin içine bakarak gerçeği gizlemiştim. Çünkü bu leke benim üzerimdi. Eğer o adam gerçekten geçmişten çıkan o ibliyse, onunla hesabı kesecek olan da bendim. Ablamı bir kez daha o cehennemin içine çekmeyecek, Atalay’ı bu kanlı bataklığa bulaştırmayacaktı.
Sokaktan geçen bir arabanın farları odanın tavanından bir gölge gibi kayıp geçti. Dışarıda hayat devam ediyordu ama benim zamanım o dikişlerin iyileşeceği bir haftalık paranteze sıkışmıştı.Gözlerimi tavandaki karanlığa diktim.
Yanıyordum ama bu yangın hastane ateşinden değil, içimde büyüyen o intikam hırsındandı. Bir hafta... Sadece bir hafta bu yatakta bir ölü gibi yatacak, bedenimi toparlayacaktım. Ama o dikişler söküldüğü gün, o yataktan bir çocuk olarak değil; geçmişin hesabını sormaya yemin etmiş bir adam olarak kalkacaktım.
SALI GÜNÜ - SABAH
(3. KİŞİ ANLATIM)
Yüksekşehir Koleji’nin bahçesinde sabah ayazı öğrencilerin montlarının yakalarına kadar işlemişti. İlk ders zilinin çalmasına dakikalar kala, bahçedeki uğultu okulun gri beton duvarlarına çarpıp yankılanıyordu. Atalay, omuzları çökük, elleri cebinde, gözleri uykusuzluktan şişmiş bir halde ağır adımlarla okul kapısına doğru ilerliyordu. İki gündür ne ders dinleyebilmiş ne de geceleri doğru düzgün uyuyabilmişti. Zihni sürekli Zeyd’in o parçalanmış, sargılar içindeki yüzüne ve parktaki o karanlık geceye kayıyordu.
Tam merdivenlere adımını atacağı sırada, köşedeki çardakların oradan birinin ona doğru yaklaştığını fark etti. Tuğberk’ti. Yüzündeki o kibirli, umursamaz gülümseme yerinde yoktu; aksine, gözlerinde huzursuz ve temkinli bir ifade vardı. Adımlarını hızlandırıp Atalay’ın hemen önünde durdu, etrafa kısa bir bakış atarak sesini alçalttı.
“Ata… Bir baksana.”
Atalay durdu. Gözleri anında kısıldı, çenesi seğirmeye başladı. Zeyd’in yattığı yatak gözünün önüne gelirken, içindeki o tutmaya çalıştığı öfke pimi çekilmiş bir el bombası gibi sızlamaya başlamıştı.
“Ne var lan?”
Tuğberk, Atalay’ın sesindeki o keskinliği duymazdan gelmeye çalışarak boğazını temizledi.
“Zeyd kaç gündür yok ortalarda. Nerede o? Okula niye gelmiyor?”
O an, Atalay’ın beynindeki tüm şalterler aynı anda attı. Damarlarındaki kanın beynine hücum ettiğini, kulaklarında bir uğultunun koptuğunu hissetti. Zeyd’i o hale getiren adamların arkasında Tuğberk’in olduğunu sanıyordu, Zeyd bizzat öyle söylemişti. Ve şimdi bu çocuk arsızca gelip onun nerede olduğunu soruyordu.
“Sen…”
Atalay’ın sesi titredi ama korkudan değil, cinnetin kıyısında dolaşmaktan.
“Sen bir de soruyor musun utanmadan?”
Tuğberk ne olduğunu anlayamadan, Atalay’ın sağ yumruğu bir balyoz gibi çenesine indi. Çarpmanın etkisiyle Tuğberk’in başı geriye savruldu, dengesini kaybedip beton zemine sırtüstü kapaklandı.
Bahçedeki uğultu bir anda kesildi, yerini çığlıklara ve bağırışlara bıraktı. Atalay, düşen Tuğberk’in üzerine bir sırtlan gibi atladı. İki eliyle çocuğun montunun yakasına yapıştı, onu yerden yarım metre havaya kaldırıp tekrar betona çarptı.
“SENİN CİĞERİNİ SÖKECE’M, GÖTVEREN!”
Atalay’ın sesi okul bahçesinde patlayan bir bombanın tesiriyle çınladı. Her bir kelimesi gırtlağından kan gelircesine çıkıyor, ağzından saçılan tükürükler Tuğberk’in dehşetten büyümüş yüzüne saçılıyordu. İki eliyle Tuğberk’in mont yakalarını öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Bir kez daha doğrultup başını sertçe okulun buz gibi betonuna vurdu.
Tuğberk acıyla inleyip savrulurken gırtlağına çöken baskıyla nefessiz kaldı. Yüzünü kandan ve çamurdan korumaya çalışarak kollarını siper etti ama gırtlağından yükselen o cırtlak öfkeyi bastıramadı.
“ÇEK LAN ELİNİ ÜSTÜMDEN, AMINAKODUMUN ÇOCUĞU!”
Tuğberk’in ağzından dökülen küfür henüz havadayken, kalabalığın arasından fırlayan Doğu bir hışımla Atalay’ın üzerine atıldı. Güçlü kollarını Atalay’ın göğsüne dolayıp onu bütün kuvvetiyle arkaya doğru çekti.
“Atalay! Dur ulan, bırak!”
Doğu, çıldırmış haldeki Atalay’ı Tuğberk’in üzerinden söküp aldığında betonda yatan Tuğberk öksürük krizine girerek kanlı tükürüğünü yere saçtı. Doğu’nun kolları arasında zangır zangır titreyen, gözü hırstan kararmış olan Atalay ise olduğu yerde debelenmeye, ayaklarını savurarak ileri fırlamaya çalışıyordu.
Doğu onu arkadan beline sarılarak zorlukla sabit tutmaya çalışırken, Atalay gözlerini betonda sürünen Tuğberk’e dikmiş, ciğerleri sökülürcesine bağırmaya devam ediyordu.
“BENİ ÖLDÜR DİYE YALVARACA’N LAN BİZE! YALVARACA’N!”
Boynundaki damarlar fırlayacak gibi şişmiş, sesi fırtına gibi bahçeyi sarmıştı. Doğu, Atalay’ın ağırlığına dayanmaya çalışıp onu geriye doğru çekerken bağırıyordu.
“Atalay bak kendinde değilsin, dur dedim sana! Değmez ulan bu kaşmer için, dur!”
Tuğberk burnundan akan kanı montunun koluyla silerek yerden kalkmaya çalışırken, bahçenin öbür ucundan koşarak gelen nöbetçi öğretmenlerin çığlıkları kalabalığı yardı. Atalay ise Doğu’nun kollarında çırpınmaya, hedefini yutmak isteyen bir yangın gibi savrulmaya devam ediyordu.
Atalay, Doğu’nun kıskacında geriye doğru çekilirken gözlerini bir an bile Tuğberk’ten ayırmıyordu. Tuğberk yerden tamamen kalkıp dengesini sağladığı an, işaret parmağını uzaklaşan Atalay’a doğru sallayarak bağırmaya başladı. Sesi kırık, cırtlak ve gırtlağını yırtarcasına çıkıyordu.
“GİT O YATAKTA GEBEREN İTİNE SARIL ŞİMDİ AMINAKODUMUN AÇ KÖPEĞİ! O ZEYD’İN DE SENİN DE ANANIZI SİKMEYENİN AMINA KOYAYIM LAN!”
Atalay, Tuğberk’in ağzından dökülen her küfürde Doğu’nun kollarında iki kat daha çıldırdı, bacaklarını savurup ileri fırlamak istedi ama Doğu bütün gövdesiyle üzerine yüklenip onu okul binasının yan tarafındaki koridora doğru savurdu.
Doğu, bir yandan Atalay’ı zapt etmeye çalışırken bir yandan da aslan gibi kükredi.
“Bak sus Tuğberk, ben girece’m yoksa sana şimdi!”
Nöbetçi öğretmenler ve iki güvenlik görevlisi nihayet Tuğberk’in etrafını sarıp onu koltuk altlarından tutarak müdür yardımcısının odasına doğru sürüklemeye başladı. Tuğberk, götürülürken bile arkasına dönüp kanlı dişlerini sergileyerek sövmeye, tehditler savurmaya devam ediyordu.
Doğu, Atalay’ı okulun arka bahçesindeki basketbol sahasının kenarına, yangın merdivenlerinin altına kadar sürükleyip duvara doğru itti. Atalay’ın göğsü kalkıp iniyor, göz pınarlarından öfkeyle karışık yaşlar süzülüyordu. Elleri hâlâ titriyor, yumruklarını o kadar sıkıyordu ki tırnakları avuç içlerini kanatacak raddeye gelmişti.
“N’apıyorsun Doğu sen ya! Duymadın mı dediklerini?!”
Doğu, Atalay’ın iki omzundan sıkıca tutup onu duvara bastırdı. Yüzüne doğru eğildi.
“Duydum Atalay, duydum! Ama sakin olmazsan disipline gideceksin, o da yetmeyecek bu iş karakola kadar gidecek! Kendine gel!”
Atalay sırtını soğuk tuğla duvara yaslayıp başını geriye vurdu. Soluğu kesilmiş gibiydi. Tuğberk’in arkalarından savurduğu o leş küfürler kulaklarında bir matkap gibi dönüp duruyordu. Tuğberk’in bu kadar rahat, bu kadar arsız konuşabilmesi için arkasında gerçekten büyük bir güce güveniyor olması gerekiyordu.
Zeyd’in “Tuğberk’in adamları yaptı” dediği olayla Tuğberk’in bu gözü dönmüş özgüveni birbirini doğruluyordu. Ama Atalay’ın bilmediği, Zeyd’in de ondan sakladığı o kara gölge; Yıldız Parkı’nın çamuruna gömülmüş olan o asıl hesap, henüz bu bahçeye adımını atmamıştı.
Atalay gözlerini kapatıp ellerini yüzüne kapattı. Sokağın, okulun ve geçmişin pisliği üzerlerine yapışmıştı. Ve biliyordu ki, o yataktaki dikişler söküldüğünde bu okul bahçesinde dökülen kan, ileride dökülecek olanların yanında sadece ufak bir damladan ibaret kalacaktı.
-18. Bölüm Sonu-
Bölüm etkileşimi
