LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

20. bölüm / 26

19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?

ZEYD’LERİN EVİ - ÖĞLEDEN SONRA
(1. KİŞİ ANLATIM)

Evde mahsur kaldığım ikinci günün ortasında, cehennemin en alt katında falan olduğuma kanaat getirmiştim.

Yatakta sırtüstü yatıp tavandaki o uyuz çatlağı saymaktan beynim sulanmıştı. Bedenimdeki kemikler sızlıyor, çenemdeki dikişler kaşınıyor, kaburgalarımdaki batma her nefeste "ben buradayım" diye bağırıyordu ama benim asıl canımı yakan şey bu dört duvarın arasına çivilenmiş olmaktı.

Üstelik evdeki yönetim şekli tamamen diktatörlüğe evrilmişti. Ablam, odanın kapısında nöbet tutan bir gardiyandan farksızdı. Tuvalete gitmek için yataktan doğrulduğum an kapıda bitiyor, "Nereye kalkıyo’n lan sen?!" diye kükreyip beni geri oturtuyordu. Kahvaltı diye önüme koyduğu tuzsuz, yağsız, ne idüğü belirsiz lapa çorbalarını saymıyordum bile. Ağzımın tadı tamamen gitmişti.

İşin en berbat tarafı ise halamdı. Ondan gördüğüm muameleyi şu cin çıkaran hocalardan bile görmemiştim. Kadın, başıma gelen bu felaketi tamamen ağır bir nazar ve kaza belaya bağladığı için sabahtan beri odanın içinde ayin yapıyordu.

“Tövbeler olsun… Nazar eden gözler patlasın, kem gözler dışarı çıksın..."

Halam elindeki bakır çanağın içinde yaktığı üzerlik otu ve kuru tuzla odanın içinde dönüp duruyor, çıkan o iğrenç, keskin dumanı eliyle yüzüme doğru üflüyordu. Zaten sol gözüm şişlikten kapalıydı, sağ gözüm de duman yüzünden kan çanağına dönmüş, yaşlar sicim gibi akıyordu.

“Hala… Hala gözünü seveyim yapma şunu be. Boğuluyorum, valla boğuluyorum…”

“Sus oğlum, sus! Nazar var üstünde senin! İçindeki o kara bulut dağılmadan bırakmam ben bu üzerliği!"

Çanağı tam burnumun dibinde bir kez daha çevirdiğinde öksürük krizine girdim. Kaburgama saplanan acıyla inleyip iki büklüm olduğumda ablam mutfaktan hışımla içeri daldı.

“Hala n’apıyo’n Allah aşkına! Çocuğu boğacaksın dumanın içinde! Çıkar şunu dışarı!"

Ablam halamı kolundan tutup odadan dışarı sürüklerken ben yatakta nefes almaya çalışıyordum. Pencereyi hafifçe aralayıp içeri soğuk havayı soktuğunda derin bir nefes çektim.

Tam o sırada kapı çalındı. İçeri giren Atalay’dı.

Atalay odaya adım attığı an, kafamdaki o sisli hava bir anda dağıldı. Onu ilk gördüğüm an anlamıştım; bu çocukta bir gariplik vardı.

Normalde odaya girer girmez makaraya başlar, "Koca kafalı belalım benim, hâlâ gebermedin mi?" diye laf atardı. Ama şimdi yürüyüşü bile farklıydı. Omuzları içeri çökmüş, ellerini montunun ceplerine gömmüştü. Yüzüme bakmamak için gözlerini odadaki eşyalarda gezdiriyor, bakışlarını sürekli kaçırıyordu. En önemlisi de... sağ elinin boğumları kızarmış, hafifçe şişmişti.

Ablam odadan çıktı.

“Ben mutfaktayım ablacım, bir şey olursa seslenin.”

Atalay sandalyeye çekilip oturdu. Yüzünde patlamaya hazır bir bombanın huzursuzluğu vardı.

Gözlerimi kısıp tek açık kalan sağ gözümle ona dik dik baktım.

“Atalay.”

Başını yavaşça kaldırdı ama gözlerini gözlerime dikemedi.

“Ha? N’oldu?”

"Senin o suratının hali ne lan? Bir şey var sanki.”

Atalay huzursuzca kıpırdandı, bakışlarını duvara kaydırdı.

“Saçmalama Zeyd ya. Ne olacak? Senin haline üzülüyorum işte."

“Yeme beni Atalay! Ben seni doğduğum günden beri tanıyorum. O ellerinin hali ne? Sağ elinin boğumları morarmış. Kime vurdun sen?"

Atalay yutkunmaya çalıştı. Boğazındaki düğüm dışarıdan bile belli oluyordu. Derin bir nefes verip ellerini dizlerine koydu.

“Mevzu yok dedik ya oğlum…”

Yatakta hafifçe doğrulmaya çalışarak sesimi yükselttim.

“Atalay!”

Kaburgamın acısıyla dişlerimi sıktım.

“Bana yalan söyleme. Okulda ne oldu? Tuğberk mi bir şey yaptı?"

Tuğberk’in adını duyduğu an Atalay’ın çenesi seğirdi. Gözlerindeki o kaçamak ifade birdenbire yerini saf bir nefret ve öfkeye bıraktı. Şalterleri at canavar yeniden uyanmıştı.

“O şerefsiz… O kansız piç kurulup duruyordu zaten…”

“Ne oldu anlat lan düzgünce!”

Atalay oturduğu sandalyede öne doğru eğildi, gözleri kararmıştı.

“Bu sabah… Okul bahçesinde dikiliyordum. Piç gibi yanıma geldi. Yüzünde o uyuz, ukala ifadeyle 'Zeyd nerede, niye gelmiyor?' diye sordu bana. Sanki hiç haberi yokmuş gibi, sanki seni o hale getiren adamların arkasında kendisi yokmuş gibi arsız arsız bıyık altından güldü bana Zeyd!"

Dinlerken içimdeki kanın ısındığını hissettim. Dişlerimi birbirine bastırdım.

“Eee?”

“E’si, benim kafam attı orada. Cuma günü hastanede seni gördüğüm an geldi gözümün önüne. Senin o sargıların, ablanın ağlaması... Kendimi kaybettim Zeyd. Bir çaktım çenesine, pat diye kapaklandı betona."

Gözlerim hafifçe büyüdü.

“Bahçede mi saldırdın?”

"Bahçede ya! Üstüne atladım, montunun yakasından tutup kafasını betona vurdum defalarca! 'Senin ciğerini sökeceğim' diye bağırdım bahçenin ortasında! Doğu zor aldı beni üstünden. Görsen pitbull gibi salyalarım akıyordu öfkeden, gözüm hiçbir şeyi görmedi!"

Atalay anlatırken elleri zangır zangır titriyordu. Yaşadığı o cinnet anını yeniden yaşıyor gibiydi.

Sustum. O an göğsümün ortasına garip bir ağırlık çöktü. Bu çocuk benim için gözünü karartıp tüm okulu birbirine katmıştı. Bendeki bu kırık dökük kemiklerin, yüzümdeki bu darbe izlerinin hesabını sorabilmek için kendi geleceğini yakacak raddeye gelmişti.

“Tuğberk n’aptı peki?”

Atalay’ın yüzü daha da karardı. Gözpınarlarında öfkeyle karışık bir damla yaş belirdi.

“Oğlum… Doğu beni tutup arkaya çekerken, o piç kurulup yerden kalktı. Nöbetçi öğretmenler falan koşuyordu. Arkamdan küfretti Zeyd. Öyle böyle değil..."

“Ne dedi?”

Atalay başını öne eğdi, sesi kahrından fısıltıya dönüştü.

“'Git o yatakta geberen itine sarıl şimdi' dedi. Sana da bana da saydırdı kahpenin evladı...”

Odada ağır bir sessizlik oluştu.

Tuğberk’in arkamdan savurduğu o leş cümleler, kulağımda Serdar Kurtuluş’un fısıldadığı o zehirli sesle birleşti: "Ben senin öz babanım!"

Tuğberk bu kadar cüretkar konuşabiliyorsa, bu kadar rahattıysa... Arkasındaki o karanlık gücün, o sokak köpeklerinin ona verdiği özgüvendendi bu. Zeyd’in Yıldız Parkı’nda işinin bitirildiğini sanıyordu.

Gözlerimi tavana diktim. Çenemdeki dikişlerin sızısı artık canımı yakmıyordu. İçimde uyanan o devasa, karanlık yangın bütün ağrılarımı uyuşturmuştu.

Atalay’a baktım. Yüzündeki o suçluluk ve öfke karışımı ifadeye.

“İyi yapmışsın.”

Atalay şaşkınlıkla başını kaldırdı. Tekrarladım.

“İyi yapmışsın kardeşim. Eline sağlık. Ama o piçin dediklerini unut. O köpek sadece havlamayı bilir, icraata gelince de göt gibi kalır ortada."

“Zeyd, adam bizi mahallede yaşatmam diye tehdit ediyor amına koyayım!”

“Bırak etsin.”

Dudaklarımı zar zor bükerek alaycı bir gülüş çıkarmaya çalıştım.

“Bu dikişler sökülecek Atalay. Birkaç gün sonra ben bu yataktan kalkacağım. O zaman nasıl onu ters yatırıp düz sikiyorum seyret."

Tam o sırada ablam elinde tepsiyle içeri girdiğinde, Atalay’la aramızda yükselen o karanlık öfke bulutu anında dağıldı. Atalay hızla toparlanıp oturduğu sandalyede dikleşti, yüzündeki o hırslı ifadeyi gizlemeye çalıştı.

Ablam tepsiyi komodinin üstüne bıraktı. Tepsinin içinde bir bardak su, iki tane iri ilaç hapı ve küçük bir kasede ılımış ıhlamur vardı. Bakışları önce Atalay’ın kıpkırmızı olmuş el boğumlarına, sonra benim gergin yüzüme kaydı. Bir şeylerin döndüğünü anlamıştı ama kurcalamadı. Zaten kafası yeterince doluydu.

“Atalay, mutfaktan ıhlamurun devamını al ablacım. Annene götür. Kadın içeride kendi kendine söylenip duruyor."

Atalay bana kısa bir bakış atıp hemen ayağa kalktı.

“Tamam Dildar abla.”

Atalay odadan çıktı.

Ablam sandalyeyi yatağın dibine çekip oturdu. Beyaz plastik ambalajından çıkardığı iki iri hapı avucuma bıraktı, suyu uzattı.

“Hadi iç şunları. Ağrı kesici. Ağrın var, belli.”

Hapları ağzıma atıp sudan büyük bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı kayarken çenemdeki dikişler yine hafifçe sızladı ama sesimi çıkarmadım. Bardağı geri uzatırken ablamın gözlerindeki o kırgın, bitkin ifadeyi gördüm.

Ablam bardağı tepsiye koydu. Sonra elini yavaşça saçlarımı okşamaya başladı. Parmakları titriyordu. Ablam sert kadındı; mahallede kimseye eyvallahı olmazdı, yeri geldiğinde beni de Atalay’ı da terlikle kovalardı ama şu an karşımda duran şey sadece korkmuş bir ablaydı.

“Çok mu acıyor?”

“Yok. Acımıyor.”

“Yalan konuşma Zeyd.”

Ablamın gözleri doldu.

“Parkta seni o halde gördüğümde… Nefesim kesildi benim. 'Bitti' dedim. 'Bu sefer toprağa vereceğim kardeşimi’. Anamız yok, babamız yok Zeyd... Birbirimizden başka kimimiz var bizim bu dünyada?"

Göğsüme koca bir taş oturdu. Atalay’ın anlattığı o küfürler, Tuğberk’in yaptığı ibnelik, Serdar Kurtuluş’un varlığı... Hepsini unutmak istedim o an. Ablamın yüzündeki bu çaresizlik hepsinden daha ağır basıyordu.

“Abla…”

Elimi zorlukla kaldırıp onun titreyen eline koydum.

“Geçti gitti işte. Bak, buradayım. Sapasağlam karşındayım. Kolay kolay gebermem ben, biliyorsun.”

“Geberme zaten!”

Sesindeki o hüzün bir anda hafif bir öfkeye dönüştü.

“Gebermeyeceksin Zeyd! Duydun mu beni? Bir daha kendini tehlikeye atacak hareketlere, başkalarının mevzularına girersen seni kendi ellerimle boğarım!"

Dudaklarımı zorla büküp gülümsedim.

“Tamam, boğarsın.”

“Ciddiyim Zeyd! Yaşıtların geziyor, tozuyor, hayatını yaşıyor. Sen n’apıyorsun? Okul desen yarıda, sokak desen her gün ayrı bir kafa göz patlatma mevzusu! İki gün sonra liseyi bitirip elime mesleğimi alacağım, bir baltaya sap olacağım derken hastane köşelerinden mi toplayacağım ben seni?”

Gözünden süzülen tek damla yaşı hışımla sildi. Parmağını göğsüme doğru sallarken sesi titreye titreye devam etti.

“Bana bak! Ben sana babamızın emanetiyim, sen de bana annemizin emanetisin. Ben bu evde tek başıma dimdik durmaya çalışırken senin her akşam kapıdan kan revan içinde girmene dayanamıyorum artık. Her sokak kapısı çaldığında ‘Acaba bu sefer cenazesini mi getirdiler?’ diye kalbim ağzıma geliyor. Ben bu korkuyla yaşayamam anlayabiliyor musun beni?”

Sustum. Boğazıma dizilen yumruyu yutkunarak geriye itmeye çalıştım ama gitmedi. Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı. O kendini parçalarken ben sokakların çamurunda kimin babam olduğunu, kimin dost kimin düşman olduğunu sorguluyordum.

“Abla… Biliyorum. Valla biliyorum, haklısın. Ama şöyle bir durum da var, ben kimsenin canına durduk yere kastetmiyorum. Belayı ben aramıyorum, geliyor beni buluyor.”

“Bulmasın! Bulsa da kafanı kullanıp kaçacaksın o zaman! Gururuna sıçayım senin! Ağır abi olacaksın diye daha on beş yaşında toprağın altına mı gireceksin? Bir kere olsun alttan al, bir kere olsun arkana bakmadan yürü git! Çok mu zor lan bu!”

Ablamın gözlerindeki o çaresiz ama alev alev öfke, çenemdeki dikişlerden de kaburgamdaki batmadan da daha çok canımı yaktı. Haklıydı. Daha on beş yaşındaydım, sokağın çamuru üstüme başıma değil doğrudan ömrüme bulaşmıştı ama ona verecek bir cevabım yoktu. "Söz" diyebilirdim sadece, tutamayacağımı bildiğim halde.

“Tamam abla. Söz. Zaten dikişler sökülene kadar buradayım. Bir yere gittiğim yok.”

Ablam derin, titrekleşmiş bir nefes verdi. İnanmak istediği için inandı, biliyordum. Yüzümdeki bandın kenarına dokunup hafifçe okşadı, ardından komodindeki tepsiyi alıp ayağa kalktı.

“Ben mutfaktayım. İlaçlar başını döndürürse vur kafayı yat.”

Sesindeki sert kabuk yeniden yerine oturmuştu ama gözpınarlarındaki kırmızılık hâlâ oradaydı.

Odadan çıkıp kapıyı aralıklı bıraktı. Mutfaktan kap kacak sesleri, salondan da halamın kendi kendine mırıldandığı dualar gelmeye başladı.

Yatakta sırtüstü uzanıp yeniden tavandaki o uyuz çatlağa diktim gözlerimi. İlaçlar gözkapaklarıma kurşun gibi çökmeye başlamıştı. Zihnim bulanıklaşırken ablamın "On beş yaşında toprağın altına mı gireceksin?" cümlesi kulağımda çınlayıp durdu.

Ablama söz vermiştim ama bu sokak benim üzerimi çizmeyi kafaya koymuştu bir kere. Serdar Kurtuluş’un fısıltısı, Tuğberk’in arkamdan savurduğu o leş küfürler ve Atalay’ın gözlerindeki o hırslı öfke... Hepsi tepemde sallanan birer giyotin gibiydi.

Gözlerim yavaşça kapandı. Sokak kapısının tıkırtısını duymadan önce zihnime son oturan şey, dikişlerimin söküleceği o günün intikamı oldu.

ERTESİ GÜN - YÜKSEKŞEHİR KOLEJİ - TENEFFÜS
(3. KİŞİ ANLATIM)

Yüksekşehir Koleji’nin kasvetli, gri beton koridorlarında zil sesi yankılandığı an öğrenciler sınıflardan dışarı döküldü. Kalabalığın uğultusu duvarlara çarpıp geniş koridorda dağılırken, Doğu koridorun kenarındaki kolona yaslanmış, elleri montunun ceplerinde öylece dikiliyordu. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. Bakışları, birkaç metre ötede arkadaş grubuyla gülen Ediz’e kitlenmişti.

Doğu, uzun zamandır kafasını kurcalayan o şüphenin peşindeydi. Ediz’le aralarındaki düşmanlık yeni değildi; aynı havanın içinde bile birbirlerine tahammül edemezlerdi. Ama Doğu’nun gözünden kaçmayan başka bir detay vardı: Ediz’in Şeniz’e olan bakışları.

Grubun yanından geçen Şeniz’i gördüğünde Ediz’in gözlerindeki o anlık değişim, Doğu’nun radarına çoktan girmişti.

Doğu yaslandığı kolondan doğruldu. Ağır, kendinden emin adımlarla Ediz’in arkasına kadar yürüdü. Yanındaki arkadaşları Doğu’yu fark edip sus pus olurken Doğu doğrudan Ediz’in ensesine doğru eğildi.

“Ediz.”

Ediz arkasını döndüğünde Doğu’nun o soğuk, tepkisiz yüzüyle karşılaştı. Kaşlarını çatıp üstünü başını düzeltti, geri adım atmamaya çalışarak omuzlarını dikleştirdi.

“Ne var Doğu?”

Doğu çenesiyle yukarıyı, teras kapısını işaret etti.

“Yürü. Yukarıda iki dakika konuşacağız.”

“Seninle konuşacak bir şeyim yok benim.”

Doğu tek kelime etmedi. Sadece gözlerinin içine baktı. O sessiz tehdit, Ediz’in geri adım atmasına yetti. Ediz söylenerek önden yürümeye başladı, Doğu da hemen arkasından teras katına çıkan merdivenlere yöneldi.

Teras kapısı gıcırdayarak açıldığında soğuk rüzgar ikisinin de yüzüne çarptı. Teras boştu. Doğu cebinden paketini çıkarıp bir dal sigara yaktı. Rüzgara karşı çakmağı çakarken gözleri Ediz’den bir an bile ayrılmadı. Dumanı ciğerlerine çekip yavaşça dışarı üfledi.

“Sadede gel Doğu. Beni buraya niye çıkardın?”

Doğu sigarasından bir fırt aldı. Sesi son derece düz ve ifadesizdi.

“Şeniz’den hoşlanıyorsun.”

Ediz’in yüzü bir anda kireç gibi kesildi. Bir saniye bocaladı ama hemen toparlanmaya çalışarak alaycı bir kahkaha attı.

“Ne saçmalıyorsun lan sen? Kafayı mı yedin?”

“Bana kolpa sıkma Ediz. Şeniz’de uzun süredir gözün olduğunu bilmiyor muyum zannediyorsun?”

“Ne alakası var?! Saçma sapan kurma kafanda. Şeniz benim sadece arkadaşım. Ne gözüm olacak kızda?”

Doğu bir adım öne attı. Boş elini cebine soktu. Ediz’in gözlerinin içine panik dalgası vurmuştu bile. Doğu bunu çok iyi görüyordu.

“Senin o kızı gördüğündeki halini, bakışlarını kaçırışını günlerdir izliyorum. Benden bir şey kaçmaz Ediz. Kendi kendini kandırabilirsin ama beni asla.”

Ediz dişlerini sıktı. İnkar etmek için ağzını açtı ama Doğu’nun o sarsılmaz, her şeyi çözen duruşu karşısında lafları boğazına dizildi.

“Diyelim ki öyle… Sana ne lan? Seni ne ilgilendirir?”

Doğu sigarasından son bir derin nefes çekip izmariti beton zemine attı. Ayakkabısının ucuyla ezerek söndürdü. Yüzünde en ufak bir jest ya da mimik oynamadı.

“Çünkü, yanlış sularda yüzüyorsun. Aklını başından alırlar senin.”

Ediz, Doğu’nun bu buz gibi uyarısı karşısında bir an donup kaldı. Rüzgar ikisinin de arasında sertçe eserken, Ediz yüzündeki o mahcup ve gergince ifadeyi öfkeyle örtmeye çalıştı.

“Sınıf arkadaşın olarak seni uyarıyorum.”

“Sikerim lan senin sınıf arkadaşlığını! Sen kimsin de beni uyarıyorsun? Bekçisi misin kızın? Yoksa kendi yapamadığın şeyleri başkası yapınca zoruna mı gidiyor?”

Doğu’nun bakışlarındaki tek bir kas bile kıpırdamadı. Ediz’in bağırması, omuzlarını dikleştirmesi ya da gözlerindeki o hırslı kıvılcım... Hiçbiri Doğu’nun duvar gibi ördüğü o soğukkanlılığı çatlatmaya yetmiyordu. Bu tepkisizlik, Ediz’i daha da çıldırtıyordu.

Doğu ellerini montunun ceplerine soktu. Adımlarını sakin bir tempoyla Ediz’in yanından geçecek şekilde attı. Tam yanından geçerken durdu, başını hafifçe Ediz’e doğru eğdi.

“Senin zoruna giden şey, o kızın sana hiçbir zaman bakmayacağını bilmen.”

Doğu’nun sesi rüzgarın uğultusuna karışmayacak kadar alçak ama jilet gibi kesti ortalığı.

“Kendi denginle oyna Ediz. Şeniz senin boyunu aşar.”

Ediz hızla Doğu’ya dönüp adımını öne attı. Yüzü öfkeden mosmor kesilmişti.

“Açık konuş lan! Niye biniyorsun tepeme? Kızın arkasında ne dönüyor?”

Doğu durdu. Başını yavaşça Ediz’e çevirdi. Gözlerinde ne öfke vardı ne de alay; sadece karanlık, dip bir kuyu gibi bakan o buz gibi ifade duruyordu.

“Çok merak iyi değildir.”

“Lan söylesene! Ne biliyorsun Şeniz hakkında?”

Doğu hafifçe yutkundu, rüzgara karşı gözlerini kıstı.

“Şeniz sandığın kadar temiz bir suda yüzmüyor Ediz. O kızın bulaştığı pisliği bünyen bile kaldıramaz. Uzak dur diyorum, o kadar.”

Ediz’in kafası tamamen karştı. Bir an dona kaldı, gözleri büyüdü.

“Ne pisliği, ne diyorsun sen?”

Doğu elini montunun cebinden çıkarıp teras kapısının koluna bastı.

“Boşver.”

“Ne demek boşver? Anlat lan şurada bir şey diyorsan!”

Doğu kapıyı araladı. İçeriden gelen koridor uğultusu terasın soğuğuna karıştı. Arkasına bile bakmadan son cümlesini bıraktı.

“Boşver dedim Ediz. Kurcalama.”

Kapı Doğu’nun arkasından sertçe kapandı. Ediz, rüzgarın ortasında kalakalmıştı. Kafasındaki sorular çığ gibi büyürken, rüzgar terastaki bomboş sessizliği dövmeye devam ediyordu.

-19. Bölüm Sonu-

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

42okunma 13beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…