6. bölüm / 6
KARA ADALET315: TAKİP ALTINDA
Bölümler 6Şu an: 315: TAKİP ALTINDA
Tören bitmişti. Teyzelerimi tören yerinde bırakarak evime dönüyordum. Taksi çağırmamıştım. Çünkü biraz yürüyüp hava almak istiyordum. Sokak lambalarının altında, şehrin karanlığına doğru ilerleyebildiğim kadar ilerledim. Yolu yarılıyınca bulunduğum durakta bir tane taksi çağırdım.
Şehrin kalabalığı ve her yerde bulunan sokak lambaları gökyüzünü ve yıldızları gizliyordu. Taksi on beş dakika sonra bulunduğum durağa geldi. Taksiye binince evin yolunu tarif ettim.
Açıkçası törende pankart açan adam aklıma takılmıştı. Ve tabi ki bileğindeki 971 haneli rakam. Demek buradan gözdağı veriyordu. Görüşene kadar hoşçakal yazıyordu pankartta. Benimle ne ilgisi vardı acaba.
Ben düşüncelere dalmışken eve varmıştım bile. Taksicinin ücretini ödedikten sonra taksiden indim ve evime ilerledim. İçeri girdim ve kapıyı kilitledim. Üstümü değiştirdim, her zamanki cilt bakım rutinimi gerçekleştirdim ve yatağa girdim. Tam ben uyuyacakken kapı çaldı. Ellerim ve ayaklarım anlık olarak buz kesti. Hemen ayaklandım ve kapıya doğru adımladım. Kapının deliğinden baktığım zaman teyzelerim olduğunu gördüm. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım.
''Off! Topuklulardan ayaklarıma kara sular indi.''
Aynur teyzem hemşire olduğu için hastahanede terlik veya spor ayakkabı giyinirdi. Bu yüzden böyle şıklıklara alışık değildi. Ama Melek teyzem alışıktı. Öğretmenlikten müdür yardımcılığına atanmıştı. Ve imajından asla ödün vermezdi.
Aynur teyzem homurdanarak üstünü değiştirmek için odasına gidiyordu. Melek teyzem ise oldukça sakin bir şekilde ayakkabılarını çıkartıp odasına geçiyordu.
''İyi geceler teyze.''
''İyi geceler kızım.'' Kapıyı kilitleyip uyumak için odama geçtim. Galiba gece yarısı olmuştu bile.
Yatağıma uzandım. Tavanı izlerken pankart açan adamı düşündüm bir süre. Katilin adamı olduğu bileğindeki numaradan belliydi. Demek onlar biz farketmesek bile her yerdeydiler. Kanalda masama 971' den gelen bir hediyeyi bile bırakmışlardı. Üstünde farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarım olan bir kupa bardak! 'ben haber için fotoğraf çekerken, sokak hayvanlarını beslerken, Sema ve Barışla ormandan çıkarken, sabah koşuşturarak kanala giderken ve daha nicesi ...' Tehdidin alt tonu gibi bir çikolata ve iki tane not vardı kutunun alt köşesinde. Numarasını hacklemeye çalıştığım için bilgisayarımı çökertip kurduğum sistemi bozmuştu...
Böyle düşüncelerle kafamı oyalarken uykuya dalmışım.
Sabah olmuş ve ben işe gitmek için tekrar gecikmiş, elime bir açma simit alarak yola koyulmuştum.
Kanala geldiğim zaman benim dışımdaki herkes tamam gibiydi. Sema ve Hayat beni görür görmez hemen yanıma koşuşturdudar. Tabi kanalda çalışan diğer haber muhabirleride... Henüz haber turu yapmak için hiç kimse kanaldan ayrılmamıştı.
''Nasıl geçti tören?'' Sema gelir gelmez sorguya tutmuştu.
''Güzel ve... biraz sıkıcı.''
''Hiç kimse fotoğraf ya da video filan çekmedi mi?''
''Çeken bir kaç kanal vardı. Ama hangi kanallar bilemiyorum.''
''Su gibiydin Efsun abla. Eminim oradaki insanların gözleri senin üstündeydi.''
Bir gazeteciye göre fazla cesur giyinmiştim. Üstelik yüzümde fazla makyaj vardı. Insanların dikkatini çektiğim doğruydu. Kıyafet ve makyajımdan dolayı bir kesim aşağılayıcı bakışlar atmayı ihmal etmemişti. Ama umurumda değildi.
''Eminim öyledir de benim gibi giyinen bir sürü kadın vardı törende. ''
''Efsun abla sen video ya da fotoğraf filan çekmedin mi?''
''Hayır Barış.''
''Peki çeken hiç kimsede mi olmadı?'' Bu soru diğer çalışan muhabirden gelmişti.
''Bir tane çekilmiş var aslında. Teyzem çekmişti. Bir dakika.'' Hemen elimi çantama uzatıp, cep telefonumu çıkardım. Aynur teyzem tarafından çekilmiş, kısa bir video kaydı mevcuttu. Kaydı açtım;
Ben yerimden kalkıp sahneye doğru adımlarken basamaklara bir kaç adım kala arkama dönüp bakıyorum. Ama neye baktığım kayıtta görünmüyordu. Daha sonra sahneye ilerliyorum, ödülümü alıyorum ve bir kaç cümlelik konuşmamın ardından alkışlar eşliğinde sahneden iniyorum. Kayıt bu kadardı.
''Çok güzel görünüyorsun Efsun abla.''
''Sahneye çıkmadan dönüp arkana bakman havalı ve değişik sahne adımlaması olmuş.''
Aslında neye baktığımı bir bilseniz bu kadar havalı olmadığını anlardınız. Kayıt bittikten sonra kapadığım telefonumu masanın üstüne indirdim.
''Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum... Artık herkes kaldığı yerden işine devam edebilir.''
Yavaş yavaş dağılan kalabalık, üstümdeki kasveti de dağıtmıştı. Masam'a yöneldim ve bilgisayarı açtım. Sistem hâlâ çöküktü...
Çekmecemin kapağını açıp, 971 ile ilgili topladığım bilgileri kontrol etmeye başladım. Bu numara Birleşik Arap emirliklerinin telefon koduydu...
Bu ülkeyle ne bağlantısı olabilirdi ki? Böyle bir kuruntu kurmak anlamsız kalırdı...
Dosyayı kontrol ederken telefonuma bir çağrı düştü...
971!
Demek kuruntu değildi... Elim ayağım buz keserken anlık şoka girdim. Hızlıca etrafımı kontrol ettim. Dosyayı, çekmeceye atıp kilitledim. Anlık gelen bir soğukkanlılıkla yerimden fırladım ve koridorun sonundaki arşiv odasına girdim...
Telefonu açtım;
''Alo...!'' Hattın diğer ucunda ses yoktu..
''Alo...!'' Bu sefer yanıtsız kalmamıştım.
''Merhaba 315! Umarım gönderdiğim hediyeleri beğenmişsindir... Sana görüşeceğimizi bildirdim! Ben beklemekten pek haz etmem. Mutlaka en yakın zamanda... görüşeceğiz 315!''
Elim ayağım titrerken telefon elimden kaydı ve yere düştü. Ben de yere düşer gibi rafların önüne çöktüm.
Beni aramış ve en yakın zamanda görüşeceğimizi bildirmişti... Şoka girmiştim. Daha da kötüsü şuan buradan kalkacak gücü kendimde bulamamıştım.
Bir süre boyunca böyle bekledim. Polise gitmeliydim...
Yerden kalkmaya çalışırken gözlerim karardı ve ben tekrar yere düştüm...
İnanılır gibi değildi. Nefesim daralırken yerden kalktım. Hemen emniyete gidip durumu bildirmeliydim.
Arşiv odasından çıktım ve masama doğru ilerledim. Çantamı alıp kanaldan ayrılırken Sema önümü kesti;
''Efsun abla!... ne bu acele? Bir şey mi oldu?''
Her ne kadar kendi içimde korkuya kapılsamda, hiç kimseye yansıtmadan, bu meseleyi tek başıma çözmeliyim.
''Bir şey olmadı Sema'cım. İzninle haber turu yapmak için kanaldan ayrılıyorum. Müsade var mı?''
''Yani sen öyle bir hışımla ilerlerken, bir şey oldu sandım... özür dilerim.'' Galiba biraz sert çıkışarak kalbini kırmıştım.
''Ben özür dilerim, aniden çıkıştığım için.''
Sema'nın yüzündeki, hafif tebessümü görünce, aynı şekilde tebessüm ederek karşılık verdim. Sema, Elindeki dosyayla beraber, Barış'ın yanına geçerken ben de çıkış kapısına doğru ilerledim.
Arabaya bindim ve kontağı çevirdim. En yakın emniyet birimine sürdüm. Buraya ulaşmam, yaklaşık yarım saatimi almıştı. Araçtan indim ve içeri doğru adımladım. Bu sırada bir bildirim düştü telefon ekranına...
Bir fotoğraf düştü whatsapp ekranına...
Ben emniyetin kapısından içeri girerken yeni çekilmiş bir fotoğraftı. Takip ediliyordum. Demek yalnız değildim. Altına da tehditvari bir not eklenmişti.
''Eğer emniyetin kapısından içeri, bir adım daha atarsan, bütün sevdiklerine veda etmek zorunda kalacaksın, 315.''
Tek tek ekrana Teyzelerimin, Sema'nın, Barış'ın, Hayat'ın, Aras'ın ve kanalda çalışan diğer mesai arkadaşlarımın şuan çekilmiş fotoğrafları düştü.
Onlar her yerdeydi ve bir tek beni takip etmiyorlardı...
Allah kahretmesin! Beni onlarla tehdit ediyorlardı. Ya ben bu kapıdan içeri girip hepsinin ölümüne sebep olacaktım ya da olduğum yerden, ileriye bir adım daha atmadan, çıkış kapısına doğru gidecektim.
Bu katilin numarasını deşifre etmek, belki benim hayatımın haberi olacaktı... Belki de bütün sevdiklerimi öldürterek, yapacağım son haberim olacaktı.
Olduğum yerde resmen donakalmıştım. Ayaklarım, ileri gitmek istese bile mecburen geri geri gittim. Çıkış kapısına geldim. Araca bindim. Tek bir mesaj daha geldi;
''Aferin, Akıllı insanları severim 315!''
Direksiyonu kırdım ve kapıdan hemen uzaklaştım. Emniyetten uzaklaşınca köhne ve eskimiş apartman dairelerini geçtim. Hiç kimsenin, yaşam izini sürmediği bu sokaklar, ıssızdı...
Olabildiğince hızlı kullanıyordum. Yol boyu ilerledim. Çıkmaz sokağa doğru sapınca durdum. Araçtan indim ve hurda yığınının üstüne çıktım. Elime aldığım büyük demir parçasıyla, önüme geldiği gibi hurdaları vurarak parçaladım.
Buralara, kimseler uğramadığı için rahatça bağırıp çağırabildim. Kinimi, öfkemi, nefretimi, mutsuzluğumu, sinirimi, annesizliğimi ve babamı hiç tanımayışımın hıncını hurda yığınlarından çıkardım. Şuan da bütün sevdiklerimin tehlikede oluşunu, haber yapamayışımı vurarak çıkardım.
Belki hâlâ takip ediliyordum. Ama hiç bir önemi yoktu. Delirdiğimi düşünebilirdiler. Umurumda değildi!
Hurda yığınlarının üstünden indim. Elim sızlıyordu... elimden, parmaklarımın üstüne bir kaç damla kan aktı. Avucum kanıyordu. Muhtemelen demir kesmiş olmalıydı. Arabaya tekrar bindim ve avucuma bir mendil sardım.
Kanala geri dönebilmek için, direksiyonu, çıkmaz sokaktan çıkmak için, geriye kırdım. Öfkeliydim! Öfkemde haklıydım. Ben çocukken annemin ortadan aniden kaybolması, babamı hiç tanımayışım ve araştırmamam için teyzelerimin verdirttiği söz, şimdi de sevdiğim insanlarla tehdit edilmem...
Bu kadarı fazlaydı! Hangi şehire ait olduğumu bile bilmiyordum. Kafam karışık ve iç dünyam karanlıktı. Ani bir frenle kanalın önündeki otoparka, aracı park ettim. Elimdeki kanlı mendili değiştirip, kanalın kapısından içeriye adımladım.
Çalışan bazı arkadaşlara selam verdikten sonra, masama geçtim. Kilitlediğim çekmeceden, 971'in dosyasını çıkartıp tekrar incelemeye başladım.
Numarası, işlediği cinayetler, hangi kurbanını ne şekilde öldürttüğü, kurbanlarını öldürürken hangi uzuvlarını kestiği, öldürürken ne tür suç aletleri kullandığı, kurbanlarının boynuna yazdığı 971 numarası gibi bir çok detay toplamıştım.
Ve en sonunda gelen tehdit aramasını ekledim dosyaya. Elimde kanıtlarım vardı fakat polise gidemiyordum. Gidersem gözümün önündeki herkes infaz edilir gibi öldürülecekti.
''Efsun abla! Bir detay mı yakaladın katille ilgili?''
Başımda dikilen kişi Sema'ydı. Oldukça sakin bir şekilde dosyayı kapattım. Sema'ya döndüm.
''Hayır Sema'cım. Uzun zamandır peşinde olduğumuz katilin dosyasını inceliyordum. Belki gözümüzden kaçan ayrıntı vardır. Ama gözümüzden kaçan bir ayrıntı yokmuş.''
''Hıı... elin kanıyor Efsun abla! Yaran derin gibi duruyor. Hemen batikol ve sargı bezi getiriyorum.'' Dedi ve panikle ayrıldı buradan.
Barış kapıdan içeri girdi. Masasına doğru ilerlerken elini havaya kaldırarak selam verdi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kanayan elimi farketmiş olacak ki kaşları çatıldı ve bana doğru yöneldi. Hızlı bir şekilde yanıma geldi.
''Efsun abla! Eline ne oldu? Nasıl kestin? Yarana bakabilir miyim?''
Yanıma yaklaştı ve avucumun içini açarak:
''Yaran derin gibi duruyor.''
''Abartma istersen Barış. Alt tarafı bir kesik.''
''Hastaneye gidip eline baktırsak iyi olur.'
'
''Abartılacak bir durum yok. Sadece bir kesik.''
Sema, koridorda koşar adım, elinde tıbbi malzemeyle bize doğru geliyordu. Barış kenara çekilince Sema'nın, yarama bakmasına izin verdim. Önce batikolla temizledi. Daha sonra elimi sardı.
''Teşekkür ederim.''
''Rica ederim.''
''Nasıl kestin elini?''
''Önemli bir şey değil... dengemi kaybedip aniden arkaya doğru düşüp, demirliklere tutunmaya çalışırken, aniden elim takıldı ve yırtıldı.''
''Sen haber için limana mı gittin?''
''Evet. Cinayet haberleri yapmaktan sıkıldığım için biraz güzel haberler yapayım derken, düştüm ve elimi yırttım.''
Söylediğim yalana önce kendimi inandırmam lazımdı ama ben bile inanamıyordum.
''Yaran derin ama dikişlik değil. Geçmiş olsun.''
''Tekrar teşekkür ederim.''
''Geçmiş olsun, Efsun abla.''
''Teşekkür ederim, Barış.''
''Hadi bir şeyler yiyelim artık. Açlıktan ölüyorum.''
''Öğle oldu mu?''
''Evet, saat 11:47''
''Size afiyet olsun. Benim hiç iştahım yok.''
''Senin moralin bozuk gibi Efsun abla. Kötü bir şey mi oldu?'' Elimi göstererek;
''Daha ne olsun Barış?'' Dedim.
''Elini temizlerken çıt demedin ama. Başka bir şey var gibi?'' Sema'nın gözünden de hiç bir şey kaçmıyordu.
''Başka ne olabilir ki? Önceden, böyle kazalar, başıma sık geldiği için alıştım. Bu yüzden sesim çıkmamıştır.''
''Yemeğe gelmek istemediğine emin misin?''
''Eminim.''
''Tamam o zaman. Görüşürüz.''
''Görüşürüz, Efsun abla.''
''Görüşürüz arkadaşlar.'' Dedim ve gittiler.
Onlar giderken, üstümdeki kasvetten ve stresten kurtulmuştum. Sema, aşırı şüpheci ve Barış da fazla gözlemciydi. Sabah telefon geldiğini ve onlarla tehdit edildiğimi söyleyemezdim.
Sandalyenin üstünde, başımı geriye atıp, gözlerimi kapattım. Gözlerim kapalıyken bile, katil zihnimi rahat bırakmıyordu. Her an sevdiklerime kötü bir şey olacak korkusu, yüreğimi yerinden hoplatıyordu. Göğsüm, sanki birilerinin elinde, durmadan sıkıyorlardı. Böyle, yerimde dururken bile, nefesim daralıyordu. Zihnimin derinliklerinde kayıp ve silik bir silüet belirdi. Oval bir yüz hattı ve upuzun dalgalı saçlar. Kayıp silüet Anne'me benzemeye başlamıştı.
Üstünde simsiyah elbise vardı. Uzun boyunu oldukça zarif gösteriyordu. Sonra birden kayboldu. Sanki, olduğum yerde sarsılıyordum. Birileri adımı, zihnine kazımaya çalışır gibi, durmadan tekrarlıyordu.
''Efsun abla!'' Gözlerimi açtığımda, sandalyenin üstünde uyuduğumu fark ettim. Beni sarsarak uyandırmaya çalışan kişi Barıştı.
Ben şoka uğramış gibi Barış'ın yüzüne bakıyordum.
''Efsun abla, sandalyenin üstünde uyuyakalmışsın, yorgunsan izin alalım, eve gidip dinlen.''
Donuk ifadem karşısında, haklı olarak korkmuştu.
''Efsun abla! Duyuyor musun beni?''
''Ayy... bağırma kulağımın dibinde Barış. Duyuyorum. Ayrıca niye sarsarak uyandırıyorsun! Evet, biraz yorgunum. Biraz gözlerimi dinlendireyim derken uyuyakalmışım. İzine gerek yok.''
Sandalyenin tepesinde her tarafım tutulmuş, ağrıyordu. Ayağa kalktım.
''Bir şey de yemedin! Şekerin düşmüş olabilir. Hemen bir şeyler yemen lazım. Döner sever misin? Ya da istediğin herhangi bir yemek varsa söyleyelim.''
''İnerim, aşağıda bir şeyler atıştırırım. Teşekkür ederim Barış.''
Sabah da kahvaltı yapmadığım için, biraz şekerim düşmüş olmalıydı.
''Bu arada saat kaç?'' Şuan kanalda hiç kimse yoktu.
''Saat 12:45. Öğle arası olduğu için, herkes yemek filan yiyordur.''
''Tamam. Sağol. Görüşürüz sonra.'' Ufak bir baş selamıyla, görüşürüz dedikten sonra, masasına gitti.
Elimi, masama uzattım ve çantamı aldım. Koridordan çıkışa doğru adımladım. Arabanın kapısını açarken, çantamdan telefonumu çıkardım. Üç cevapsız arama vardı. Aynur teyzem aramıştı.
Muhtemelen, telefonum çantamda sessizde kaldığı için duymamıştım. Hemen geri aramayı tuşladım. Çalıyordu...
Bir kaç saniyelik çalışın ardından telefon açıldı.
''Alo! Teyze, bir şey mi oldu? Üç defa çaldırmışsın!''
''Bir şey olmadı bebeğim de sen niye çağrılara cevap vermiyorsun?''
''Ben yorgunluktan masanın üstünde uyumuşum. Telefonum çantamda sessizde kalmış teyze. Önemli bir şey mi var?''
''Anladım bebeğim. Araba bugün bana lazım. Gelip alsam olur mu?''
''Olur. Ben kanaldayım zaten.''
''Tamam canım.
Bir saate orada olurum görüşürüz.''
''Görüşürüz teyze.'' Dedim ve telefonu kapattım.
Acaba ne işin vardı? Muhtemelen yarım günlük bir izin almış ve kız arkadaşlarıyla bir kaçamak peşindeydi.
Araçtan indim ve kapıyı kilitledim. Karnımı doyurmak için, bizim kanalın alt katında yeni açılmış restoranın yolunu tuttum. Geçenlerde, kanaldan bazı arkadaşlar buranın yemeklerini öve öve bitirememişlerdi.
Kapıdan içeri adım attığım zaman, burnuma balık kokusu geldi. Hemen bir masaya yanaştım. Karşımda hemen bir garson dikildi. Bir menü uzattı. Sadece deniz ürünleri vardı.
''Somon balığı.'' Menüyü garsona uzattım ve garson uzaklaştı.
Elim, çantamın içindeki telefonuma kaydı. İnterneti açar açmaz ekrana bildirim ve mesajlar düştü. Ekranı kaydırıp bildirim ve mesajlara bakarken bir tanesi dikkatimi çekti. Bildirimin geldiği sayfadan, profile girdim. 971 adına açılmış bir fan sayfasıydı. İlk defa böyle bir şey görüyordum. Gönderiler genel anlamda, bizim katil olarak tanıdığımız 971 numarayı kahramanlaştırmıştı.
Ben gönderileri incelerken, yemeğim gelmişti. Balık, çok güzel kokuyordu. Yemek eşliğinde, kesilen elimle, fan sayfasını inceledim. Gönderiler arasında bir yazı dikkatimden kaçmamıştı. Aynen şöyle yazıyordu;
''Hükümetin adaleti sağlayamadığı bu dönemde, 971, sağlanamayan adaleti sağlıyor. Kadın, çocuk ve hayvan tecavüzcülerini, infaz ediyor. Hiç bir suçlunun, sokakta elini kolunu sallayarak gezmesine izin vermiyor. 971, bizler için bir katil değil, bir kurtarıcıdır. Başta, kadınlar olmak üzere, sizi 971'i desteklemek adına safyama davet ediyorum.''
Yok. Şaka filan değildi. Katil adına, fan sayfası açıldığı yetmiyormuş gibi, bir de kurtarıcı ilan edilmişti. Umarım, sayfayı açan kişi, bu gönderdiler yüzünden hapise girmezdi. Aslında bu yönden bakınca, sağlanamayan adaleti sağlamaya çalıştığı doğruydu. Ama bana gelen tehdit dolu hediyeler ve aramalar, onun sadece acımasız yöntemlerle, henüz yargının karşısına bile çıkmamış insanları, canice katlettiğinin kanıtıydı.
Yemeğim bitmişti. Hesabı kasada ödedikten sonra, restorandan ayrıldım. Tam kanalın kapısından içeri doğru adımlıyordum ki biri adımla bana sesleniyordu;
''Efsuun.'' Arkama dönüp baktığımda, seslenen kişinin teyzem olduğunu gördüm.
''Teyze! Ne çabuk geldin?''
''Servis aracıyla geldim.'' Biraz yaklaşınca elimdeki sargıyı farketmiş olacak ki;
''Kız, eline ne
oldu?''
''Önemli bir şey değil... limanda demirlere takılıp
düşerken yırttım.''
''Hemen eline bakmam lazım! İtiraz istemiyorum.'' Teyzemin ne kadar inatçı bir kadın olduğunu bildiğimden dolayı üstelemedim.
''Tamam. İçeri geçelim o zaman.'' Asansörle üst kata çıkıp, koridoru da geçtikten sonra, benim masama oturduk. Haber turu yapmak için, kanaldan ayrılmaya hazırlanan Barış ve Sema bize doğru geliyordu.
''Merhaba, Sema ben.'' İlk selamı veren Sema oldu.
''Merhaba, Barış ben de.''
''Merhaba çocuklar. Ben de Aynur. Efsun'un teyzesiyim. Aynı zamanda hemşireyim.''
''Tanıştığımıza memnun olduk. Biz de iki hafta önce atanmış stajyerleriz. Görüşmek üzere...''
Teyzemin ufak bir baş selamıyla, buradan ayrıldılar. Teyzem elimdeki sargıyı, yavaş ve dikkatli bir biçimde açtı. Yarayı kontrol etti.
''Dikişlik bir yara değil. Ama fazla derin kesmişsin. Nasıl becerdin kestin kızım sen elini?''
Teyzemin ses tonu sitemli ve üzüntülüydü. Sema da teyzemle aynı şeyleri söylemişti. Çantasından çıkardığı malzemelerle elimi yeniden sardı. Önce batikolle temizledi, krem sürdü ve sardı.
''Teşekkür ederim hemşire hanım.''
''Rica ederim muhabir hanım. Bir daha haber peşinde koşarken daha dikkatli davranıyoruz!'' Bu manaya gelen anlamda başımı salladım.
Yüzümde istemsizce bir tebbesüm belirdi. Ben çocukken de yaralandığım zaman, yaralarımı Aynur teyzem sarardı. Yaralarımı sarmadan önce beni azarlamayı da unutmazdı tabi.
''Yaramıza rağmen yüzümüzde gülüyor maşallah. Arabanın anahtarını rica edebilir miyim? Sana bugünlük dedim ama arkadaşlarla hafta sonu kaçamağı yapacağız da. Seni sıkıcı ablamla yalnız bırakıyorum şimdilik... artık kusura bakmıyacaksın bebeğim.'' Elimi çantama uzatıp, arabanın anahtarını çıkardım. Teyzem anahtarı alır almaz yanaklarıma öpücük kondurup koridorun yolunu tuttu.
Beni şimdilik disiplin delisi Melek teyzemle baş başa bırakıyordu. Ben de kanaldan ayrılmak üzere durağa gidip otobüs beklemeye başladım. Henüz on beş dakika vardı otobüsün gelmesine. Etrafımda benim gibi bir yerlere ulaşmak için bekleyen bir sürü insan vardı. Herkes kendi müdahilinde bir yerlere ulaşmayı hedefliyordu.
Hava aşırı sıcaktı. Sıcak, bedenimi kavuruyor gibiydi. Utanmasam bu sıcakta eriyecektim. Kucağında, henüz bir yaşındaki bebeğiyle bir sağlık çalışanı dikkatimi çekti. Galiba bebeğini yakınlarda eşinin ailesine ya da kendi ailesine teslim etmiş olacak ki gün ortasında bebeğini alıp hastanenin yolunu tutturmuştu. Hem çalışan kadın hem de anne olmanın zorluklarını yaşayan kadınlar kadar güçlü kadınlar göremezdiniz bu hayatta. Hani diyorlar ya: kadın ve erkek eşittir diye. Aksine, kadınlar kadar mükemmel yaratılmış varlık yoktur.
Düşüncelerimi bölen ses, gelen otobüsün sesiydi. Tek tek herkes otobüse bindi. Koltuğa oturdum ve otobüs hareket etmeye başladı. Bu sıcakta yol oldukça yorucuydu. Yaralı elim sızlıyor gibiydi. Telefonumu elime aldım ve ekrana düşen
bildirimlere göz attım. Önceleğim sosyal medyayı kontrol etmek oldu.
971 adına açılmış fan sayfaları giderek çoğalıyor gibiydi. Ya da 971, kendi adına sosyal medyadan hesaplar açtırıyor ve güzellemeler yaptırıp insanlara kendini kurtarıcı olarak tanıttırmaya çalışıyordu. Aksi taktirde herkes onu bir katil olarak tanıyacaktı.
Fan sayfaları sürekli olarak katil güzellemesi yaparak, övgüler yağdırmıştı. Bizlerin basında katil olarak tanıttığı 971, burada kurtarıcı olarak görülüyordu. Açıkçası insanların algı sistemi biraz garipti. Henüz faili bulunmamış ve yargının karşısına çıkmamış suçluları, vücudunun belirli kısımlarından parçalar kopartarak, işkenceyle öldüren bir caniyi kurtarıcıları ilan ediyorlardı.
Kabul edelim adalet sistemi berbattı. Çünkü adliyeye adımını atan her suçlu, şartlı tahliye ile arka kapıdan tekrar geri salınıyordu. Ama hangi ananın evladı bu şekilde öldürülürdü?
Ana sayfada dolaşırken şöyle bir yazıya denk geldim: ''bizleri yine bizler kurtaracağız.
Çünkü bizim bizden başka şansımız yok. Bizlerin yetiştirmiş olduğu nesil, ülkenin karanlık günlerine, gün gibi doğacaktır. Bizler önce kendimizi sonra neslimizi yeşerteceğiz...''
Güzel bir yazıydı. 'Kadın: önce kendini geliştirir, sonra neslini yetiştirir' sloganıyla hazırlanmış, okurlarının dikkatini çeken anlamlı sözlerdi. Katil güzellemesi yapan sayfaların aksine ilaç gibi gelmişti...
Ben dolaşmaya devam ederken ekrana bir bildirim düştü. Bildirimin üstüne tıkladım. Ekrana bir fotoğraf düştü. Yeni çekilmiş bir kareydi. Ben otobüsün içinde, koltuğumda otururken...
Galiba tetikçiler beni takipteydi. Korkutucu muydu? Evet. Ama sakin kalmak zorundaydım. Başımı hareket ettirmeden etrafımı gözlerimle taradım. Elinde telefonunu bana doğrultmuş kimse yoktu. Bazıları kulaklık takmış, bazıları video izliyordu.
En iyisi otobüsten inmekti. Elimi havaya kaldırdım;
''Pardon! Bu durakta inebilir miyim?''
Şoför aracı hemen durdurdu. Ben inerken başka inen var mı diye kontrol ettim. Ama benim dışımda hiç kimse inmemişti. En azından peşimdeki tetikçimden kurtulmuştum. Ama sadece bundan kurtulmuştum. Peşimde başka tetikçilerin olma ihtimali de vardı. Gün ortasında insan vurup da kaçıramazlardı herhalde.
Bulunduğum durağa hemen bir taksi çağırdım. Taksinin gelmesi yarım saati bulmuştu. Ve saat 14:30'du. Saat altı'ya kadar vaktim vardı. Gideceğim semtin ismini söyledim. Ekrana tekrar bir bildirim düştü.
''Şimdilik rahat bırakıyorum seni. Ama peşine düşmeyeceğim anlamına gelmez 315.
971''
İçim bir nebze de olsa rahatlamıştı. En azından ardımda bir tetikçi yoktu. Cinayet haberi yapayım derken peşime bir katil takmıştım. Ve çevremdeki herkes büyük tehlike altında!
Bizler işimizi düzgün yapalım diye yüzlerce insanla uğraşıyoruz. Çünkü medya gerçekten acımasızdı. Yaptığım mesleğin bir gerçeği de şuydu ki; kimin hakkında doğru haber yaparsan yap ve haber yaptığın kişinin can damarına basarsan o kişi peşine takılır, ya işinden olursun ya da canından.
Spiker kadınlarımız sizlere göre süslenip ekranın karşısına çıkıyor olabilir. Ama hiç kimse onların saçlarının boyutu, giydiği kıyafetin darlığı - kısalığı - uzunluğu, yaptığı makyajın ağırlığı hakkında medyanın kurduğu zorbalıktan ve baskıdan bahsetmiyor bile. Oysa dışarıda, onlarca kadın öldürülürken ve suçlular dışarıda ellerini kollarını sallayarak gezerken...
Her yerde, doğru haber sunabilmek için, biz muhabirlerin canlarını hiçe saydıkları alanları söylemiyorum bile!
Katliama uğramış ülkelerin sınırlarında canlı yayın yaparken, doğu bölgesinde askeri kışlalarda şehit haberleri yaparken ya da batı bölgesinde uyuşturucu, cinayet ve gasp haberleri yaparken, siyasetle ilgili haberler yaparken...
Yaptığımız meslek, çoğu insana göre zor ve yorucu. Kimi insana göre ise yandaş haberler yaparak, kendimizi aklıyoruz. Ama hiç kimse, bizler tehlike altındayken, yaşadığımız korkunç dakikaların bir anını bile yaşamadığı için, onlara yaptığımız iş kolay gibi görünüyor.
İnsanlar, karşısındaki kişiyle empati yapmayı bırakmış, herkes kendi dünyasının bencilliğine dalmıştı. Bir de bir neslin mahvettiği ülkeyi, gençlerin onarması bekleniyordu. İnsanlar hep böyleydi. Herkes kendi pisliğini temizlemek için ya halı altına süpürürdü ya da başkasının hayatına mâl ederdi. Hayat dediğimiz yaşam serüveni, böyle ablukalardan oluşan kraterler gibiydi. Yaşam dediğimiz şey ise kat kat iyilikler ve kötülüklerden oluşan bir evreydi.
Kimi insanlar işlerinin başında, şerefiyle seve seve canını verirdi. Kimi insanlar ise yaptığı kirli işlerin başında ölmeden önce can çekişirdi. Nasıl olsa herkes kendi sonunu kendi eliyle hazırlıyordu. Tıpkı şuan benim peşime bir katili takmam gibi...
Sahi, bindiğim araçla ya da aracın içinden çekilmiş bir fotoğraf önüme düşmedi. Araca bindiğimden beri herhangi bir mesaj ve bildirim gelmedi. 'Şimdilik rahat bırakıyorum' derken ne kadarlık bir süre zarfından bahsetmişti acaba?
Araç istediğim semte varmıştı. Ödemeyi yapıp taksiden indim. Boğazın serinliği bu sıcakta ilaç gibi gelmişti. Martı sesleri ve insan gürültüsü birbirine karışıyordu. Birkaç kare çektim. İlerlemeyi sürdürdüm. Yol kenarlarında, kediler vardı. Parklarda oturmuş, sohbet eden insanlar vardı.
Bir grup insan azınlığı dikkatimi çekti. Kadın-erkek karışık, iki grup halinde hararetle bir şeyler konuşuyorlardı. Aslında tartışıyor gibiydiler. Biraz daha yanlarına yaklaştım. Video kaydını başlattım. Karşı gruptan bir erkek sesi küfür ediyor gibiydi. Diğer gruptan bir kadın sesi yükseldi. Gruplar iyice birbirine yaklaştı.
Bu tartışma benim gibi diğer insanların da dikkatini çekmiş olacak ki, hepsi o yöne doğru bakıyordu. Bir kadın sesi;
''Sizin gibi provokatörler yüzünden adalet sistemi çöktü. Onlarca suçlu sokaklarda...
Can güvenliğimiz tehlikede!''
Bir erkek sesi yanıtladı bu kadının yankılı sesini:
''Bizler elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Asıl sokaklarda eylem yapıp, adalet diye bağırıp ve bunun için hiç bir şey yapamayan sizlersiniz!''
İnsanlar tartışmayı seyretmek için, tartışan grubun etrafına doğru toplanmaya çalışıyordu. Tartışma epey hararetleniyordu. Gruplar biraz daha birbirlerine yaklaşırlarsa fiziksel şiddete başvuracak gibiydiler. Bir tane kadın polisi aramış ve ihbarı bildirmişti. Bir grup genç ise ellerinde telefonlarla video çekiyorlardı.
Bir çocuk sesi geldi. ''Anne'' diyordu. Etrafına bakınıyordu. Fakat, etrafta oğlunu arayan bir Anne görünmüyordu. Gruplar fiziksel temasa geçmiş ve etraftaki kalabalık onları ayırmaya çalışıyordu. Bir taraftan küçük çocuğun ağlayan sesi ve bir taraftan kavga eden grubun sesleri giderek şiddetleniyordu.
Kısa bir süre sonra, polis siren sesleri duyuldu. Siren seslerini duyan kalabalık gruplar gözlerini oraya çevirdiler. Tartışmaya devam eden ve çevredeki insanların ayırmaya çalıştığı gruplara yaklaştı polisler. Kalabalığın ayıramadığı grupları polisin havaya üç el kurşun sıkması ayırdı.
Kurşun sesini duyan çocuk, elleriyle kulaklarını kapadı. Tartışan grupları tek tek olay yerinden alarak, araçlara bindirdiler. Video kaydını kapattım. Annesini kaybeden çocuğa doğru yaklaştım. Çocuk yere çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
''Anneni mi kaybettin?'' Hıçkırıklarının arasından
''Evet.'' Dedi.
''Adın ne? Bana adını söylersen, anneni bulabiliriz.''
''Ali.''
''Ağlama, bulacağız anneni. Hadi kalk.''
Ali'yi yerden kaldırdım. Önce çantamdan çıkardığım mendille burnunu sildim, sonra üstünü düzelttim. Elimi tutan küçük çocukla, emniyete gittim. Çocuğun annesini kaybettiğini söyledim. Gerekli işlemler yapıldı.
Bir süre daha kayıp çocuğun yanında bekledim. Yemesi için, sandviç ve meyve suyu almıştım. O kadar akıllı bir çocuktu ki, ikiletmeden yedi. Komiser yardımcısı, buraya geliyordu.
''Tekrar merhaba Ali. Ben komiser yardımcısı Demir. Anneni bulduk. Buraya geliyor. Size de çok teşekkür ederiz Efsun hanım. Ali'nin yanından ayrılmadığınız için ve buraya getirdiğiniz için.''
Ali sevinçle sırıttı. Oldukça mutlu olmuş gibi duruyordu.
''Rica ederim.''
''Bir şeyler yedin mi Ali? Aç mısın?''
''Aç değilim. Efsun, abla sandiviç ve meyve suyu aldı.''
''İlgilendiğiniz için ve kayıp ihbarında bulunduğunuz için tekrar çok teşekkür ederiz. İstanbul sokaklarında, bu şekilde onlarca çocuk kaçırılıyor. Ya dilendiriliyor, ya da
iç organları ve kanları çekilmiş halde çocukların cansız bedenlerine ulaşıyoruz.''
''Tekrar rica ederim, biliyorum, haberlerini yapmıştım. Genelde ya köprü altlarında ya da ormanlık alanda buluyoruz zaten.''
''Siz muhabirsiniz değil mi? Şu cinayet haberleri yapan ve basına sunan.''
''Doğru.''
''emniyette severek izliyoruz, yaptığınız haberleri. Sargılı elinize ne olduğunu sorabilir miyim?''
''Limanda kayıt yapayım derken, demirlere takıldım ve yırttım.''
''Geçmiş olsun. Ali'nin annesi geldiği zaman, arkadaşlarımız sizi bilgilendirecektir. İyi günler.''
''İyi günler, memur bey.''
Kaldık Ali'yle baş başa.
''Kaç yaşındasın Ali?''
''Altı.''
''En sevdiğin hayvan hangisi?''
''Kedi.''
''Kedin var mı peki?''
''Evet. İki tane kedim var.''
''Kedilerinin isimleri ne?''
''Minnoş ve tekir.''
''Benimle paylaştığın için teşekkür ederim, Ali'cim.''
''Rica ederim, Efsun abla.''
Hem sıcakkanlı hem akıllı bir çocuktu. Sarı saçları onu oldukça tatlı gösteriyordu. Bir tane polis, bizim bulunduğumuz alana doğru geliyordu.
''Annen geldi canım. Kalk gidelim.''
Ali sesini çıkarmadan, polisin elini tuttu ve ilerlemeye başladı. Ben de arkalarından takip ettim. Koridoru dönüp bir odaya girince, Ali 'Anne' diye sevinç çığlıkları attı. Kadın, oğluna öyle bir sarılıp sarmaladı ki, resmen göğsüne sığdıramadı. Gözyaşlarına hakim olamayan kadın, bir süre öylece ağladı. Daha sonra ayaklandı.
Siyah kumaş pantolon, kalın askılı ve deri ceket giyinmişti. Oldukça şık giyinimli bir kadındı. Oğlunu, sokakta ya bırakmıştı ya da unutmuştu. Bu kadar tehlike varken sokaklarda, kim bilerek unutturdu ki oğlunu? Bir ihtimalden ibaretti söylediklerim ama gerçek olma ihtimali neydi?
''Oğlunuzu bulup, karakola getiren hanımefendi.''
Düşüncelerimden beni uyandıran ses polis memuruna aitti.
''Oğlumu bulup emniyete getirdiğiniz için çok teşekkür ederim.'' El sıkıştık.
''Rica ederim. Daha dikkatli olun lütfen! Sokaklar tehlike dolu.''
''Haklısınız.'' Kadın oldukça mutlu ve müteşekkir görünüyordu.
''Bir daha sokakta annenin elini bırakmak yok. Anlaştık mı Ali?''
''Anlaştık, Efsun abla.''
''Aferin sana. İyi günler.''
''İfadenizi tamamladıktan sonra gidebilirsiniz.''
''Tamam.''
Polis önüme girdi ve ifade için başkomiserin odasına gittik. İfadem tamamlandı, imza attım ve çıktım. Tekrar sokaktaydım. Akşam olmuştu. Hava henüz yeni kararmaya başlıyordu. Kanala gitmek için durakta otobüs beklemeye başlamıştım. Neyse ki vaktinde gelmişti. Otobüs oldukça kalabalıktı.
Çektiğim videonun sesini kısarak, göz gezdirdim. Oldukça uygun başlıklarım vardı. Biran önce, kanala gidip, haberi hazırlamak için sabırsızlanıyordum. Bir taraftan da etrafıma bakınıyordum. Bana bakan ya da fotoğraf filan çeken var mı diye? Ama herkes kendi önünde, telefonuyla ilgileniyordu. İçim ratlamıştı.
Kanala varmak yaklaşık, bir saatime mâl olmuştu. Kanaldan fazla uzağa gitmememe rağmen, trafikten dolayı yeterince gecikmiştim. Hemen kapıya koştum ve içeri ilerledim. Hiç kimseye selâm vermeden, masama geçip bilgisayarın kapağını açtım. Telefondan bilgisayara, kaydı aktardım. Uygun başlık ve sorular ekledim.
Önce şefin onayından geçirttim sonra da editörün. Artık akşam haberleri için hazırdık...
Editörün odasından çıktım ve masama geçtim. Bizim dörtlü bana doğru geliyordu. Onları farketmemiştim bile.
''Selaaam!'' Sema ve neşeli hali...
''Merhaba.'' İkinci selam veren Hayat'tı.
''Merhaba, oldukça yorucu bir gün geçirmiş gibi duruyorsun.'' Durum analizi yapan Barış'tı.
''Merhaba, Efsun abla.'' Ve dördüncü selam Arastan gelmişti.
''Size de merhaba arkadaşlar. Ve evet yorucu bir gün geçirdiğim doğrudur.'' Son lafı Barış'a ithafen söylemiştim.
''O zaman bu yorucu günün üstüne birer kahve iyi gider.'' Diyerek, kahve getirmek için yanımızdan ayrılan kişi Hayat'tı.
''Eee, neler yakaladınız bugün?''
''Birazdan haberler başlar. Hayat kahveleri getirsin, hep beraber izleyelim.''
''Olur, tabi, Sema'cım''
Aradan on dakika geçti. Hayat elinde büyük bir tepsiyle bize doğru geliyordu. Sadece kahve değil abur cubur da getirmişti. Masamın üstünde yer açıldı ve herkes yanıma dizildi. Haberlerin başlamasına bir dakika kalmıştı.
Saniyeler sonra haberler başladı ve sunucumuz ekranda göründü. Önce sokak haberleriyle başlamıştı. Şuan yayınlanan benim sokakta çektiğim haberdi. Daha sonra siyaset haberleri. Biz yan yana dizilmiş kahvelerimizi yudumlayıp ve abur cuburlarımızı yerken, yayın bu şekilde akıp gidiyordu.
Sema ve Barış bir trafik kazası haberi yapmışlardı. Neyse ki ölü yoktu. Hayat ve Aras da siyaset haberi yapmıştı.Yayın bitene kadar bu şekilde yiyip içtik. Herkes ayaklandı. Önce masayı topladık. Birimiz bardakları yıkadı, birimiz yerleri sildi süpürdü ve birimiz de masayı sildi.
Kanaldan çıkmak için toparlandık. Çantamı ve telefonumu aldım. Barış kulağıma eğilerek;
''Istersen eve kadar bırakabilirim seni, Efsun abla. Aracın dışarıda görünmüyor gibi.''
''Teşekkür ederim Barış. Arabam şuan için teyzemde. Ben otobüsle giderim.''
''Peki. İyi akşamlar.''
''İyi akşamlar.''
Herkes birbirine, iyi akşam dileklerini ilettikten sonra, kanaldan çıktık ve ayrıldık.
Bölüm etkileşimi
