4. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
ZAMANIN KAYDIĞI YER
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti.
Bu, huzurlu bir sessizlik değildi. Daha çok, fırtınadan önce havanın aniden durması gibi. Odanın içindeki her şey yerli yerindeydi ama yine de fazlalık hissi vardı. Sanki ben burada olmaması gereken tek şeydim.
Karşımda kraliçe oturuyordu.
Koltukta, dimdik. Elindeki yelpazeyi yavaşça yüzüne kapatıp açıyordu. Gözleri üzerimdeydi; merakla değil, ölçerek. Bir şeyin kırılıp kırılmadığını kontrol eder gibi.
Refleksle doğruldum.
“E-ekselansları,” dedim. Sesim beklediğimden daha ince çıktı. Dizlerimin titremesine engel olmak için yatağın kenarını sıktım.
“Sakin ol,” dedi kraliçe. “Rahatına bak. Nasıl hissediyorsun?”
Nasıl hissettiğimi mi soruyordu?
Öldüm mü, ölmedim mi, delirdim mi arasında sıkışmış birine sorulacak bir soru değildi bu.
“Sizin sayenizde daha iyiyim,” dedim. Yalan değildi. Burada olmak, zindanda olmaktan iyiydi.
Kraliçe başını hafifçe yana eğdi. Gözleri bir anlığına boynumda gezindi. Orada hiçbir iz yoktu ama ben hâlâ ipi hissediyordum.
“Daha sonra tekrar görüşelim,” dedi sonunda. “Şimdi dinlen.”
Yelpazesi kapanırken odadan çıktı.
Kapı kapandığında, sessizlik üstüme çöktü.
Ayağa kalktım. Ayna karşısına geçip elbisemi düzelttim. Ellerim titriyordu. Kendime baktım. Yüzüm solgundu ama tanıdıktı. On altı yaşındaki hâlim. Henüz her şey olmamışkenki ben.
Henüz.
Kapıya yöneldim.
Açtım.
Ve tam o anda—
Kael.
Koridorda duruyordu. Sanki oraya aitmiş gibi. Sanki her zaman oradaymış gibi.
İçimde bir şey koptu.
Kalbim hızlandı. Midem kasıldı. Ayaklarım geri gitmek istedi ama gururum buna izin vermedi. Yüzüne bakmamaya çalıştım. Bakarsam… bir şey olurdu. Ne olacağını bilmiyordum ama kötü olacağını biliyordum.
“İlginiz için teşekkür ederim,” dedim hızlıca. Sesim donuktu. Fazla düzgündü. Bu, kaçmaya çalışan birinin sesiydi.
Cevap vermesini beklemeden yanından geçtim.
Parti hâlâ devam ediyordu.
Gülüşler, müzik, fincan sesleri… Sanki ben biraz önce herkesin ortasında yere yığılmamışım gibi. Sanki bedenim bir anlığına bu gösterinin parçası olmamış gibi.
Artık bayılmam, partinin yeni eğlencesiydi.
Kraliçeyi tekrar gördüğümde yanına yaklaştım.
“İzninizle,” dedim, reverans vererek. “Dinlenmek için eve dönmek istiyorum, ekselansları.”
Beni kısa bir süre süzdü. Sonra başını salladı.
Cevabı beklemeden oradan uzaklaştım.
Sarayın önünde durduğumda ayakta durmakta zorlandığımı fark ettim. Elbisem ağırdı. Omuzlarıma yük bindiriyordu. Sanki taşıdığım tek şey kumaş değildi.
Babam.
Görevi başaramamıştım.
Bu düşünce içimi soğuk bir korkuyla doldurdu. Babam başarısızlığı affetmezdi. Özellikle benimkini.
Tanrı beni sevmiyor olmalıydı. Yoksa bu hikâyede neden hep ben figüran oluyordum?
At arabası yaklaşırken görüş alanıma iki siluet girdi.
Veliaht prens.
Yanında biri vardı.
Refleksle reverans verdim. “Selamlarımı sunarım, geleceğin imparatoru.”
Başımı kaldırdım.
Ve yanındaki kişiye baktım.
Dünya yine yerinden oynadı.
Nevara.
Mavi gözleri ışığı yakalıyor, porselen gibi cildi neredeyse parlıyordu. Siyah saçları omuzlarından düzgünce düşüyordu. Olduğu yerde bile dikkat çekiyordu. Sessiz bir ağırlığı vardı.
Boğazıma bir yumru oturdu.
Bu… erken.
Bu olmamalıydı.
Nevara, veliaht prensle yetişkinliğe girişinden sonra tanışacaktı.
Ben mi yanlış hatırlıyordum?
Yoksa—
Eğer bu yanlışsa…
…benim doğru olan tek şeyim de yanlış demekti.
Nefes alamadım. Midem ağzıma acı bir tat gönderdi.
“Müsaadenizle,” dedim. Sesimi zor buldum.
At arabasına bindim. Kapı kapandığında ellerim dizlerime gitti. Titriyordum. Kendime sarıldım.
Yol, nal sesleriyle bitti.
Evin önünde indiğimde babam beni bekliyordu.
Göz göze geldik.
Tokat geldi.
Hiç uyarı yoktu. Hiç bağırma yoktu. Elinin ağırlığıyla yana savruldum. Ağzımın içi metal tadıyla doldu.
Kolumdan tuttu. Sertçe. Canımı yakacak kadar değil—itaat ettirecek kadar.
Evin içine sürükledi.
İtiraz etmedim.
Karşı koymadım.
Sadece bunun bir an önce bitmesini diledim.
Çünkü bazı cezalar, direnince uzardı.
Ağzımdaki metalik tat, babamın tokadıyla patlayan dudağıma aitti. Beni sürüklerken bedenim sanki her adımda biraz daha ağırlaşıyordu; kemiklerim yer değiştirmiş, ruhum geride kalmış gibiydi.
Arkamızdan gelen annemin sesi koridoru yardı.
“Bırak kızımı! Ne yaptığını zannediyorsun?”
Bir an için…
Sadece bir an için içimde bir umut tomurcuğu yeşerdi.
Ama annemin devam eden sözleriyle tuzla buz oldu.
“Onu böyle döversen ziyarete gelen leydiler ne düşünür, haberin var mı?”
Babam öfkeyle döndü.
“O zaman aptal kızına uygun bir ceza ver!”
Sesler yükseldi. Tartışma büyüdü. Ama ben artık dinlemiyordum. Çünkü benim yanımda diz çöken biri vardı.
Hizmetçi.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Dayanın efendim,” dedi titreyerek. “Sizi odanıza götüreceğim. Kendim ilgileneceğim sizinle.”
Ağlıyordu.
Benim için.
Bense o kadar bitkindim ki… ağlamak bir yana, nefes almak bile canımı yakıyordu.
Odamda beni yatağa oturttuğunda yüzüne baktım. Adını hatırlayamıyordum.
“Adını…” dedim güçlükle. “Adını hatırlayamadım. Neydi?”
“C-Chessie efendim,” dedi gözlerini silerek.
“Elbisemin iplerini gevşet,” dedim. “Sonra banyoyu hazırla.”
Başını sallayıp çıktı.
Üzerimdeki ağır elbiseyi çıkardım. Aynanın karşısına geçtiğimde moraran kolumu, patlayan dudağımı gördüm.
“Daha kötüleri de yaşandı,” dedim kendime. Bir teselli gibi. Ama inandırıcı değildi.
Küpelerimi, kolyemi çıkardım. Saçımdaki ağır tokaları çözdüm. Omuzlarım bir nebze hafifledi ama içimdeki yük yerinden kıpırdamadı.
Chessie geri geldi.
“Banyo hazır efendim.”
“Ayrılmadan önce…” dedim. “Annemle babam ne durumdalar?”
“Anneniz yine histeri krizlerine girmiş durumda. Babanız ise… sinirini alkole vuruyor.”
Başımı salladım.
Banyoya girdiğim anda kendimi büyük küvetin içine bıraktım. Sıcak su tenime değdiği an dişlerimi sıktım.
Canım yandı.
Isı, morluklarımı ve patlayan dudağımı yakıyordu. Ama ses çıkarmadım. Alışkındım. Acı artık beni korkutmuyordu.
Sadece… yoruyordu.
Burnuma yoğun bir gül kokusu doldu. Ardından lavanta. Ağırdı. Boğucuydu. Chessie farkında olmadan fazla kullanmış olmalıydı.
Gül.
Nefesim takıldı.
Gözlerimi kapattım.
Burası gül bahçesi gibi kokuyor.
Kael’in sesi zihnimde yankılandı.
Sıcak suyun içinde titredim. Omuzlarım istemsizce kasıldı. Sanki biri arkamdaydı. Sanki biri yine bana bakıyordu.
“Kes şunu,” dedim kendime fısıltıyla. “Bu sadece bir koku.”
Ama bedenim beni dinlemedi.
Kalbim hızlandı. Göğsüm daraldı. Suya biraz daha gömüldüm. Dizlerimi karnıma çektim. Küvet artık bir sığınak gibiydi. Küçük. Kapalı. Güvenli.
Ben bunu yaşadım.
Bu düşünce netti. Keskin. Tartışmasız.
Ama hemen ardından diğeri geldi.
Ya yaşamadıysam?
Alnımı küvetin kenarına yasladım. Nefes almaya çalıştım. Saydım.
Bir.
İki.
Üç.
Boynum sızladı.
Elim istemsizce oraya gitti. Parmaklarım boşlukta dolaştı. İz yoktu. İp yoktu. Sadece sıcak su ve nabzımın atışı.
“Eğer bu bir hayalse…” dedim titreyen bir sesle, “neden bu kadar gerçek?”
Suyun yüzeyi hafifçe dalgalanıyordu. Sanki zaman da benimle birlikte çözülüyordu. Kael’in yüzü, babamın tokadı, Nevara’nın mavi gözleri… Hepsi birbirine karıştı.
Nevara erken.
Bu bir his değildi.
Bir bilgiydi.
Yanlış olamazdı.
Çünkü eğer bu yanlışsa…
…elimde kalan tek şey de yanlış demekti.
Başımı geriye yasladım. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Sessizce. Kimse duymasın diye.
“Aklımı kaybetmek istemiyorum,” dedim fısıltıyla. “Lütfen.”
Kime söylediğimi bilmiyordum.
Tanrıya mı…
kendime mi…
yoksa artık var olup olmadığından emin olmadığım geçmişime mi…
Suyun içinde biraz daha kaldım. Derim buruştu. Ama çıkmak istemedim. Küvetin dışı gerçekti. Ve gerçek, şu an yüzleşmek istemediğim tek şeydi.
Kapıdan hafif bir ses geldi.
“Efendim?”
Chessie.
“Birazdan çıkıyorum,” dedim.
Sesim yorgundu. Çok yorgun.
Küvetten çıktığımda aynadaki yansımama tekrar baktım. Islak saçlar. Solgun yüz. Morluklar.
Ama gözlerim…
Gözlerim eskisinden daha karanlıktı.
Havluyu omzuma aldım ve kendi kendime fısıldadım:
“Bu sefer ölmek istemiyorum.”
Ve belki de ilk kez gerçekten düşündüm:
Gerekirse… kaderi bozarım.
