56. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
DENGE
Dizlerimin altındaki taşın sertliğini hissediyordum. Ellerim hâlâ boğazımdaydı. Nefes almaya çalıştıkça göğsüm daha fazla sıkışıyordu. Sanki görünmeyen bir ip boynuma dolanmış, her nefeste biraz daha sıkıyordu.
Başımı kaldırmaya çalıştım. Görüşüm bulanıktı. Avludaki taş sütunlar birbirine karışıyordu.
Sonra sütunların arasında bir hareket fark ettim.
Önce birinin orada durduğunu sandım. Bir rahibe ya da bir tapınak görevlisi. Ama değildi.
Şekli vardı ama net değildi. Işık üzerine düşüyor ama tutunamıyordu. Sanki orada durmuyor, oraya ait değilmiş gibiydi.
Gözlerimi kırpıştırdım. Görüşüm düzelir gibi oldu.
Hâlâ oradaydı.
Bana bakıyordu.
Bunu nasıl bildiğimi bilmiyordum ama bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum.
Boğazımdaki baskı arttı. Nefesim kesildi. Parmaklarım boynuma daha sıkı sarıldı.
Bir adım attı.
Hareket ettiğini açıkça gördüm.
Panik içimi sardı. Geri çekilmek istedim ama vücudum beni dinlemedi. Dizlerim hâlâ taş zemine sabitlenmişti.
Bu gerçek değildi.
Gerçek olamazdı.
“Leydim!”
Omzuma dokunan elle birlikte irkildim.
Başımı sertçe çevirdim. Yanımda bir rahibe diz çökmüştü. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Beni duyabiliyor musunuz?” dedi.
Tekrar sütunlara baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Orada kimse durmuyordu.
Boğazımdaki baskı yavaş yavaş gevşemeye başladı. Ciğerlerime nihayet hava doldu. Derin bir nefes aldım, ardından bir tane daha.
Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti.
Sırtımdaki el yeniden belirdi. Bu kez daha kararlıydı.
“Leydim… beni duyabiliyor musunuz?”
Ses yakındı. Sakindi. Panik yapmıyordu.
Kolumdan tuttu. Ayağa kaldırmaya çalıştı ama dizlerim beni taşımıyordu. Başım öne düştü. Nefes almaya çalıştım. Ciğerlerim yanıyordu.
“Onu içeri götürün.”
Başka bir ses daha vardı şimdi. Daha sert.
İki kişi koluma girdi. Ayaklarım yere sürünüyordu. Yürümüyor, taşınıyordum.
Soğuk taş zemin yerini daha sıcak bir ortama bıraktı. Bir odaya girdiğimizi hissettim. Beni bir yatağa oturttular.
“Yavaş. Nefes alın, leydim.”
Nefes almak. Ne kadar basit bir şeydi. Ve ne kadar imkânsız.
Göğsüm sıkıştı. Parmaklarım çarşafı kavradı. Kontrolü kaybediyordum.
“Bana bakın.”
Çenemi tuttu. Başımı kaldırdı.
Genç bir rahibeydi. Yüzü sakindi ama gözleri dikkatliydi. Beni izliyordu. Sadece bakmıyor, inceliyordu.
“Elinizi verin.”
İtiraz etmedim. Gücüm yoktu zaten.
Avucumu tuttu.
Göğsümdeki baskı aniden hafiflemedi. Ama durdu. İlerlemeyi bıraktı. Sanki görünmeyen bir şey geri çekilmişti.
Nefes aldım.
Bu kez gerçekten nefes aldım.
Ciğerlerim doldu.
Titreyerek verdim.
Rahibe elimi bırakmadı.
“Geçti,” dedi sessizce.
Ama yüzündeki ifade öyle söylemiyordu.
Rahibe bir şey söylemek üzereydi. Dudakları aralandı, gözleri yüzümde gezindi. Tam o anda kapı açıldı.
Yüce rahip içeri girdi.
Rahibe anında sustu. Başını eğdi ve geri çekildi. Yüce rahip tek kelime etmeden ona baktı. O bakış bir emir gibiydi. Rahibe başını biraz daha eğdi ve sessizce odadan çıktı. Kapı arkamızdan kapandığında odada sadece ikimiz kalmıştık.
Ayağa kalkmaya çalıştım ama vücudum hâlâ güçsüzdü. Parmaklarım yatağın kenarını kavradı. Yüce rahip ağır adımlarla yaklaştı. Yüzünde ne merhamet vardı ne de sertlik. Sadece bilen birinin ifadesi vardı.
“Ne kadar sürdü?” diye sordum. Sesim hâlâ tam olarak bana ait gibi gelmiyordu.
“Yeterince,” dedi sakin bir sesle. “Ama asıl mesele ne kadar sürdüğü değil.”
Cevap vermedim. Çünkü ne söyleyeceğini zaten biliyordum. O da biliyordu, benim bildiğimi biliyordu.
Göğsümdeki ağırlık tamamen geçmiş değildi. Sanki içimde bir şey yerinden oynamıştı. Görünmeyen, dokunamadığım ama her an varlığını hissettiğim bir şey.
“Leydi Reya,” dedi adımı kullanarak. “Korkuyorsun.”
Başımı kaldırdım. Gözlerine baktım.
“Korkuyorum,” dedim. “Ama ölümden değil.”
Bu kelimeleri söylemek garip bir şekilde kolaydı. Belki de artık saklamaktan yorulmuştum.
“Her insan bir gün ölür. Bunu biliyorum.” Parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi. “Ama benim korktuğum şey ölüm değil.”
Duraksadım. Çünkü bunu ilk kez yüksek sesle söylüyordum.
“Ya ölmezsem?”
Yüce rahibin yüzünde en ufak bir değişim olmadı.
“Ya ruhum bu dünyadan ayrılamazsa? Ya ne yaşayanlara ait olursam ne de ölüler arasına kabul edilirsem?” Sesim titremiyordu ama içimdeki gerilim her kelimeyle büyüyordu. “Ya karanlık beni tamamen yutarsa?”
Boğazım kurudu.
“Ya bir gün sadece… yok olursam?”
İşte korkum buydu. Ölmek değil. Son bulmak değil. Hiç var olmamış gibi silinmek.
Yüce rahip beni uzun süre izledi. O sessizlikte yalan söylemenin imkânsız olduğunu anladım.
“Belirsizlik,” dedi sonunda. “İnsan ruhunun taşıyabileceği en ağır yüktür.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Çünkü belirsizlikte umut da vardır,” diye devam etti. “Ama aynı zamanda sonsuz bir kayboluş ihtimali de.”
Nefesimi tuttum.
“Leydi Reya,” dedi daha alçak bir sesle. “Senin ruhun ne tamamen bu dünyaya ait… ne de ondan tamamen kopmuş.”
Kapı kapandıktan sonra odada yalnız kaldım. Rahibin ayak sesleri koridorda yavaş yavaş uzaklaşırken geriye yalnızca ağır bir sessizlik kaldı.
Ellerimi göğsümün altında birleştirmiş, hareketsizce tavana bakıyordum. Taş yüzey soğuk ve ifadesizdi; ne merhamet gösteriyor ne de cevap veriyordu. Sanki bu dünyada olan biten hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu.
İçimde büyüyen sorulara ise cevap verebilecek kimse yoktu.
Bu şeyin bir tedavisi var mıydı? Eğer varsa, neden kimse bana kesin bir şey söyleyemiyordu? Yüce rahip bile yalnızca deneyeceğini söylemişti. Denemek. Bu kelime bile ne kadar güçsüz geliyordu. Benim ihtiyacım olan şey umut değil, kesinlikti.
Gözlerimi kapattım. Annemin yüzü zihnimde belirdi. Evimizin taş duvarları, avludaki rüzgâr, her şeyin sıradan ve güvenli olduğu o günler… O zamanlar hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bilmiyordum. Ölümün bir son olduğunu sanıyordum. Herkes gibi.
Ama ben ölmüştüm.
Ve buna rağmen hâlâ buradaydım.
İşte bu, hiçbir açıklaması olmayan şeydi.
Tapınakta duyduklarım zihnimde dönüp duruyordu. Ruhumun karanlık tarafından yutulduğunu söylemişti. Bunu söylerken yüzünde korku yoktu. Bu, onun için bir ihtimal değil, bir gerçekti.
Bu düşünce göğsümde ağır bir baskı oluşturdu.
Belki de bu bir ceza değildi. Belki de bu, olması gereken bir şeydi. Evrenin düzeni, bize öğretildiği gibi kusursuzdu. Her şey bir dengeye bağlıydı. Yaşam ve ölüm, başlangıç ve son, verilen ve alınan… Bu döngü asla bozulmazdı.
Ama benim varlığım bu döngüyü bozuyordu.
Ben ölmesi gereken biriydim.
Parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi. Eğer denge gerçekten bozulmuşsa, o zaman bunun bir bedeli olmalıydı. Evren, hataları görmezden gelmezdi. Er ya da geç, düzeltirdi.
Ve o anda zihnimde tek bir isim belirdi.
Kael.
Göğsüm daraldı. O anı hatırlamak istemiyordum ama hatıra kendini zorla kabul ettirdi. Soğukluk, güçsüzlük ve ardından gelen karanlık… Bunların hepsinin sebebi oydu.
Beni öldüren oydu.
Ama ben geri dönmüştüm.
Bu, yarım kalmış bir şey olduğu anlamına mı geliyordu?
Bu soru zihnimin derinliklerinde büyüdü. Eğer benim ölümüm tamamlanmamışsa, belki de denge bu yüzden hâlâ sağlanamamıştı. Belki de karanlık beni bu yüzden bırakmıyordu.
Çünkü olması gereken şey henüz gerçekleşmemişti.
Nefesim yavaşladı.
Eğer mesele buysa… eğer her şey gerçekten dengeyle ilgiliyse… o zaman tek bir ihtimal vardı.
Kael ölürse ne olurdu?
Sabah olduğunu, tapınağın taş duvarlarında yankılanan duaların sesiyle anladım. Sesler ağır ve ritmikti; her hece, gecenin sessizliğini yavaşça dağıtıyordu. Gözlerimi açtığımda bedenim hâlâ yorgundu. Sanki hiç dinlenmemiştim. Kaslarım itiraz ediyor, zihnim ise yeniden karanlığa gömülmek istiyordu. Buna rağmen yatakta daha fazla kalamazdım.
Yavaşça doğruldum. Oda, sabahın solgun ışığıyla aydınlanmıştı. Masanın üzerinde duran küçük cam şişe dikkatimi çekti. Kutsal su. Gece uyuduğum sırada bırakılmış olmalıydı. Şişeyi elime aldım, kısa bir an tereddüt ettim, sonra tek seferde içtim. Tadı sıradandı. Ne bir ferahlık verdi ne de içimdeki ağırlığı hafifletti. Yine de bunu yapmam gerekiyormuş gibi hissettim.
Üzerimi düzelttikten sonra kapıyı açıp koridora çıktım. Taş zemin ayaklarımın altında soğuktu. Duaların sesi beni kendine çekiyordu. Büyük salona girdiğimde içerisi çoktan dolmuştu. Rahibeler ve rahipler diz çökmüş, başlarını eğmişti. Havada tütsü kokusu asılıydı.
Gözlerim kalabalığın arasında tanıdık bir yüz aradı ve onu buldu. Dün avluda bana yardım eden rahibe, ön sıralardan birinde oturuyordu. Yanına sessizce yaklaştım ve boş yere diz çöktüm. O bana baktı, kısa bir an göz göze geldik ama hiçbir şey söylemedi. Ben de sessiz kaldım.
Dualar başladığında başımı eğdim ve dudaklarımı hareket ettirdim. Sözcükleri tekrar ediyordum ama anlamlarını düşünmüyordum. Zihnim bambaşka bir yerdeydi.
Dua sona erdiğinde salonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından yüce rahip konuşmaya başladı. Sesi sakindi, ölçülüydü. İnançtan, sabırdan ve tanrının her ruh için bir yol çizdiğinden bahsediyordu.
Ben ise yanımdaki rahibeye doğru hafifçe eğildim.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı ama onun duymasını istiyordum.
“Eğer sen yardım etmeseydin… gerçekten kötü bir durumda kalabilirdim.”
Rahibe başını bana doğru çevirdi. Yüzünde sakin bir ifade vardı.
“Rica ederim, leydim,” dedi yumuşak bir sesle. “Ben yalnızca üzerime düşeni yaptım.”
Bu cevabın ardında bir tevazu vardı ama aynı zamanda garip bir kesinlik de hissediliyordu. Sanki o anın önemini benden daha iyi biliyordu.
Tam adını soracaktım ki ayağa kalktı. Hareketi ani değildi ama kararlıydı. Başını hafifçe eğdi ve salondan çıkmaya başladı.
Onun ardından diğerleri de ayağa kalktı. Fısıltılar ve kumaş hışırtıları salonu doldurdu. Kısa süre içinde herkes dağıldı.
Sonunda salonda yalnızca ben ve yüce rahip kalmıştık.
Önümde duran taş sunağa baktım. Tanrı Vael’in sembolü, taş yüzeye işlenmişti. Babamın bana çocukken anlattığı hikâyeler geldi aklıma. Vael’in ruhları koruduğunu, onları karanlıktan uzak tuttuğunu söylemişti.
Elime bir tütsü aldım ve yaktım. İnce bir duman yükseldi, kıvrılarak havaya karıştı. Tütsüyü sembolün önüne yerleştirdim.
Bu, babam içindi.
Ellerimi birleştirdim ve gözlerimi kapattım.
Onun huzur bulmasını diledim. Acı çekmemesini. Karanlıkta kaybolmamasını.
Dua ettiğim süre boyunca içimdeki düğüm biraz gevşedi. Ama tamamen kaybolmadı.
Gözlerimi açtığımda yüce rahibin beni izlediğini fark ettim.
Bakışlarında ne yargı vardı ne de teselli. Yalnızca dikkat.
Ona döndüm.
“Sizce dengeyi sağlayabilir miyim?” diye sordum.
Bu soru dudaklarımdan çıkarken içimde bir ağırlık oluşturdu. Çünkü cevabından korkuyordum.
Yüce rahip ellerini cübbesinin içinde birleştirdi.
“Dengeyi nasıl sağlamayı seçtiğinize bağlı, leydim,” dedi sakin bir sesle.
Bu cevap beni tatmin etmedi.
“Beni önceki yaşamımda Lord Kael öldürmüştü,” dedim. Bu gerçeği yüksek sesle söylemek bile tuhaftı. “Ama şimdi ikimiz de hayattayız. Onun ölmesi… dengeyi sağlar mı?”
Yüce rahip bu soruyu hemen cevaplamadı. Başını hafifçe eğdi, sanki kelimeleri dikkatle seçiyordu.
“Lord Kael’in ölümü…” diye tekrarladı. Sonra gözlerini bana çevirdi. “Dengeyi sağlamak yerine, onu daha da karmaşık hâle getirebilir.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl?”
“Çünkü mesele yalnızca ölüm değildir,” dedi. “Mesele, ölümün anlamıdır.”
Bu sözler havada asılı kaldı.
“Eğer o sizi öldürdüyse ve siz buna rağmen hayattaysanız, bu zaten doğal düzenin dışına çıkmış bir durumdur. Onun ölmesi, bu sapmayı düzeltebilir. Ama bu, ancak doğru sebeple ve doğru şekilde gerçekleşirse mümkün olur.”
Kalbim hızlandı.
“Doğru şekilde?” diye sordum.
Yüce rahip bir an sustu.
“Onu sizin öldürmeniz gerekirdi, leydim,” dedi sonunda.
Bu sözler içime soğuk bir bıçak gibi saplandı.
Ama o devam etti.
“Ve ben bunu size asla tavsiye etmem. Tanrının verdiği canı almak, bir ruhu kurtarmak yerine onu geri dönülmez şekilde mahvedebilir.”
Nefesim ağırlaştı.
“Peki…” dedim, sesim istemsizce sertleşti. “Bu karanlıktan nasıl kurtulacağım?”
Yüce rahibin bakışları değişmedi.
“Bunu kesin olarak bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Yapabileceğim tek şey, sizin için dua etmek ve tanrının size yolu göstermesini dilemektir.”
Bu cevap içimde bir öfke kıvılcımı yaktı.
Beni buraya getiren kişi oydu. Ruhumun karanlık tarafından yutulduğunu söyleyen oydu. Ama şimdi, bana kesin hiçbir şey söyleyemiyordu.
Yalnızca dua etmek.
Başımı çevirdim. Taş zemine baktım.
O an ilk kez gerçekten yalnız olduğumu hissettim.
