19. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

HADDİNİ AŞMA

Revy Chardee

Müzik değiştiğinde salonun havası da değişti. Yaylıların sesi yumuşadı, adımlar yavaşladı. İnsanlar eşleşmeye başladı. Ben hâlâ bulunduğum yerde duruyordum ki Aren bana doğru bir adım attı.

Elini uzattı.

“Bu dansı bana lütfeder misiz, Leydim?”

Sesindeki resmiyet neredeyse oyundu. Gülümsedim.

“Elbette, Prens Aren.”

Elimi tuttuğu an… salon biraz daha uzaklaştı. Avucu sıcaktı ama sıkmıyordu. Beni yönlendiriyor ama zorlamıyordu. Dans ederken adımlarımı ona bıraktığımı fark ettim.

“İyi dans ediyorsunuz,” dedim alçak sesle.

“İyi eşlik ediyorsunuz,” diye karşılık verdi. “Bu daha zor.”

Gülümsedim. Göz göze geldik. Bir anlığına herkes yokmuş gibiydi.

“Burada farklısınız,” dedi Aren. “Daha… gerçek.”

“Belki de,” dedim, “ilk kez kendimi saklamıyorum.”

Müzik yavaşladı. Son notalar salonun içinde dağıldı. Aren beni kendine biraz daha yaklaştırdı; çok değil, ama hissettirecek kadar. Eğilip kulağıma fısıldadı.

“Dans burada bitiyor,” dedi. “Ama konuşmamız değil.”

Tam geri çekilecekken, salonun kapıları açıldı. İçeri giren adam Cyramill’den değildi. Üzerindeki renkler… Atherion’undu.

Bakışlar bir anda bize çevrildi.

Adam hızla yaklaşırken Aren’in duruşu değişti. Omuzları sertleşti, bakışları karardı. Dans bitmişti.

“Elçi,” dedi Aren soğuk bir sesle. “Bu saat uygunsuz.”

Elçi başını eğdi ama sesi titriyordu.

“Affınıza sığınıyorum Prens Aren. Atherion’dan acil bir haber var.”

Kalbim göğsümde sıkıştı.

“Elçilik mührüyle gönderildi,” diye devam etti. “Leydi Reya ile ilgilidir.”

Salon bir anda fısıltılarla doldu. Aren elimi bırakmadı. Aksine… biraz daha sıkı tuttu.

“Devam et,” dedi.

Elçi derin bir nefes aldı.

“Lord Kael, nişanın yeniden gözden geçirilmesi için resmî başvuruda bulunmuştur.”

Zaman durdu.

Aren başını bana çevirdi. Bakışları sertti ama bana değil—Kael’e.

“Görünüşe bakılırsa,” dedi sakin ama tehlikeli bir sesle,

“dansımız bazılarını rahatsız etmiş.”

Elçi sözlerini bitirdiğinde salonun uğultusu kulağıma çarpmadı bile. Aren hâlâ yanımdaydı ama ben bir adım geri çekilmiş gibiydim. İçimde.

“Elçilik mührüyle gelen ek belgeler de var,” dedi elçi. “Sadece başvuru değil.”

Başımı kaldırdım.

“Ne demek o?” diye sordum. Sesim sandığımdan daha sakindi.

Elçi bir an tereddüt etti. Gözleri Aren’e kaydı, sonra yeniden bana döndü.

“Lord Kael, nişanın sürdürülmesi hâlinde Atherion’un Cyramill ile olan ticaret anlaşmalarını… yeniden düzenlemeyi teklif ediyor.”

Kalbim durdu.

“Yeniden düzenlemek,” diye tekrarladım.

Bu kelimeyi ne kadar sevdiklerini biliyordum. İçini boşaltıp istediklerini doldurmak için.

“Elbette,” diye devam etti elçi, “bu düzenleme yalnızca nişanın resmî olarak tanınması durumunda geçerli olacaktır.”

Yani…

Ben.

Bir anda anladım.

Kael beni geri istemiyordu.

Beni kullanıyordu.

İçimde bir şey çöktü. Öfke değil önce… utanç. Benim adımın, bedenimin, kaderimin bir pazarlık maddesi gibi masaya sürülmesi.

Atherion için iyi bir anlaşma.

Krallıklar arası denge.

Gerekli fedakârlık.

Babamın sesi yankılandı zihnimde.

“Bazen bir kişi, bir ülke eder.”

Dişlerimi sıktım. Hayır.

Ben ülke değildim.

Ama bana öyle davranmışlardı.

“Ve,” dedi elçi, sesi biraz daha alçalarak,

“Lord Kael, Leydi Reya’nın… duygusal olarak baskı altında olduğuna dair beyan da sunmuştur.”

Baskı.

Aren’in yanında durmam.

Dans etmem.

Gülmem.

Hepsi birer kanıt olmuştu.

Göğsüm sıkıştı. Kendimi suçlu hissettim. Sonra bundan nefret ettim. Neden suçlu hissediyordum? Ben ne yapmıştım ki?

Yanımda Aren’in eli yeniden belirdi. Bu sefer tutmadı. Sadece oradaydı. Varlığıyla.

“Bu yeterli,” dedi Aren sakin ama tartışmaya kapalı bir sesle. “Elçi, geri çekilin.”

Elçi başını eğdi ve geri adım attı.

Salon yeniden ses buldu ama ben hâlâ o cümlenin içindeydim.

Duygusal baskı.

Aren bana baktığında gözlerinde öfke vardı ama bana değil. Bana bakarken yumuşuyordu, dünyaya döndüğünde sertleşiyordu.

“Bu senin savaşın olmak zorunda değil,” dedi alçak sesle.

Başımı kaldırdım.

“Zaten öyle oldu,” dedim. “Ben istemesem de.”

İçimde iki ses çarpışıyordu.

Biri kaçmak istiyordu.

Biri artık kimsenin masasında durmamaya yemin ediyordu.

Ellerim titriyordu. Midem yeniden kasıldı; tanıdık, kirli bir hisle.

Atherion üzerime bir leke gibi yapışmıştı sanki…

Hayır.

Atherion değil. Kael.

Bu farkındalık canımı daha çok acıttı.

Aren’e baktım. Az önceki sıcak bakışlar gitmişti. Gözleri keskinleşmişti; sakin ama tehlikeli bir berraklıkla. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu. Bir şey yapacaktı. Yapacağını biliyordum.

İmparatoriçe hızla yanımıza geldi. Yüzünde endişe yoktu, sadece merak vardı.

“Ne oldu Aren?” diye sordu.

Utanç bir dalga gibi üzerime çöktü. Sanki bütün salon bana bakıyormuş gibi hissettim. Başımı yere sabitledim; gözlerimi kaldırmaya cesaret edemedim. Benim yüzümden… Yine benim yüzümden.

Ama Aren buna izin vermedi.

İki parmağıyla çenemi çok hafifçe kaldırdı. Zorlayarak değil. Kaçmama izin vermeyen bir hatırlatmayla. Gözlerimiz buluştu. O an fark ettim—öfkesi beni yakmıyordu. Beni koruyordu.

“Önemli bir mevzu değil, anne,” dedi Aren sakin bir sesle.

Sonra, neredeyse gülümseyecek gibi oldu. Ama o gülümseme soğuktu.

“Birkaç sivrisineği ezmem gerekiyor.”

İmparatoriçe tek kaşını kaldırdı. Aren’i yeterince iyi tanıyordu.

“Çok kan sıçratma,” dedi sadece.

Aren başını eğdi. “Söz.”

Ben hâlâ bakışlarından kopamamıştım.

“Bu… benim yüzümden,” dedim fısıltıyla. “Sorun çıkmasını istemiyorum.”

Aren’in bakışları yumuşadı. Ama sesi değişmedi.

“Bu senin yüzünden değil,” dedi net bir şekilde.

“Ve bu bir sorun değil. Bu bir haddini aşma.”

Elini geri çekti ama aramızdaki mesafe kapanmadı.

“Kael seni bir pazarlık maddesi sandı,” diye devam etti. “Bu hatayı herkes bir kere yapar.”

Yutkundum.

“Ya bedelini ben ödersem?”

Aren çok hafifçe eğildi. Sadece benim duyabileceğim kadar yaklaştı.

“Yanımdayken,” dedi alçak bir sesle,

“kimse bedeli sana ödetemez.”

Aramızdaki yoğun sessizliği ilk bölen Aren olmuştu.

Aren yumuşak bir sesle, sanki gecenin kendisi konuşuyormuş gibi,

“Yorulmuşsundur… uyuman gerek,” dedi.

İtiraz etmedim.

Ne gücüm vardı ne de isteğim.

Yan yana yürüdük. Koridor boyunca ne elimi tuttu ne de bana dokundu; ama varlığı omuzlarımı dik tutmaya yetiyordu. Kapımın önünde durduk. Orada—tam eşiğinde—duraksadı. Bir an için bir şey söyleyecek sandım. Söylemedi.

Sadece baktı.

O bakışta acele yoktu. Sahiplenme yoktu.

Ama kal diyen bir sessizlik vardı.

Başımı hafifçe eğdim.

“İyi geceler,” dedim.

“İyi geceler, Reya.”

Kapıyı kapattım.

Odanın sessizliği üzerime çöktü. Mumların titrek ışığı, perdelerin ardındaki gece… Her şey yumuşaktı. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan yatağın kenarına oturdum, sonra kendimi tamamen üzerine bıraktım. Yorgunluk bedenime değil, içime çökmüştü.

Gözlerimi tavana diktim.

Kael’in adı, Aren’in bakışı, imparatoriçenin sakin sesi… Hepsi birbirine karışıyordu. Ama garip bir şekilde—ilk kez—kafamın içindeki o uğultu susmuştu. Yerini ağır ama güvenli bir sessizlik almıştı.

Yan döndüm. Yastığa gömüldüm.

Son günüm sessizlikle başladı.

Ama bu kez sessizlik huzur getirmiyordu; içimde, adı konmamış bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeyler olacak ve ben, ne yaparsam yapayım, önüne geçemeyecektim.

Yataktan kalkıp kendimi banyoya attım. Suyun buharı kaslarımı gevşetirken bedenim rahatlıyordu ama zihnim aksine daha da gerginleşiyordu. Kafamın içindeki ses susmak bilmiyordu. Kaçmaya çalıştıkça peşimden geliyordu.

Hazırlandım. Aynaya baktığımda yüzüm sakindi ama gözlerim değildi.

Kahvaltı salonuna geçtiğimde bu kez imparatoriçe bana eşlik ediyordu. Yerime oturduktan sonra masanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Ne gergin ne de düşmanca… ama dikkatliydi.

İmparator ve Aren erkenden kahvaltılarını yapıp gündelik işlerine dönmüşlerdi.

Sessizliği imparatoriçe bozdu.

“Aren’in,” dedi yavaşça, “nişanlı bir kızı sevebileceğini pek düşünmüyordum.”

Elim ayağıma dolandı.

Aren’in beni sevdiğini… bunu onun annesinin ağzından duymak, beklemediğim bir ağırlıkla üzerime çöktü.

İçten içe onun bana çekildiğini biliyordum. Bakışlarını, susuşlarını, durduğu yeri… Ama sevgi?

Bu kelime bana fazla büyük, fazla iddialı geliyordu.

Kendimi toparladım.

“Prens Aren,” dedim ölçülü bir sesle, “nişanlı olduğumu bilerek benimle konuşuyordu efendim. Hatta… onu kendi nişan törenime bile davet etmişliğim var.”

Konuyu kapatmak istiyordum.

Ama imparatoriçe gözlerini benden ayırmadı.

“Anlıyorum,” dedi. “Aren’in bu kadar arsız olabileceğini düşünmemiştim.”

Sonra başını hafifçe yana eğdi.

“Fakat sen, kızım… sen neden ona ayak uyduruyorsun?”

Sözleri bir tokat gibi çarptı.

Nefesim kesildi. Sanki başımdan aşağı kaynar su dökülmüştü. Sandalyeden kalktığımı bile fark etmeden ayağa dikilmiştim.

Haklıydı.

Sonuna kadar.

Ben neden Aren’e ayak uyduruyordum?

Sözleri hâlâ havada asılıydı.

Ben cevap veremedim.

Boğazıma bir düğüm oturmuştu; tek bir kelime bile çıksa, ya fazla sert olacak ya da fazla kırılgan. İkisini de kaldıramazdım. Gözlerimi imparatoriçenin gözlerinden kaçırmadan başımı hafifçe eğdim.

“İzninizle,” dedim.

Ne savunma vardı sesimde ne de meydan okuma.

Sadece… çekilme.

Sandalyemi usulca geriye itip salondan çıktım. Koridorlar her zamankinden daha uzundu sanki. Ayaklarım beni odama taşırken zihnim geride kalıyordu. Cyramill’in o yumuşak, sakin havası ilk kez üzerime tam oturmuyordu artık. Çünkü bu son gündü.

Odamın kapısını kapattığımda derin bir nefes aldım.

Bir yanım Atherion’un sertliğini, soğuk taşlarını, üzerime sinmiş geçmişi hatırlıyordu. Diğer yanım ise burada—bu odada—ilk kez gevşediğini, ilk kez sessizliğin boğmadığını biliyordu.

Sandığın kapağını açtım.

Elbiselerimi tek tek seçerken acele etmedim. Gösterişli hiçbir şey almadım yanıma. Nevara’nın salonlarına, Kael’in bakışlarına yakışacak kıyafetler değil; benim rahat nefes alabileceğim olanları seçtim. Saçlarımı ördüm. Ne sıkı ne özensiz. Olduğu gibi.

Aynaya baktım.

Yorgun değildim.

Kaçmıyordum.

Sadece… dönüyordum.

Cyramill bana ne vermişti bilmiyordum ama şundan emindim:

Buradan giden Reya, buraya gelen Reya değildi.

Ve belki de en korkutucu olan buydu.

Hazırlıklarımı tamamladığımda pencereye yaklaştım. Şehre son bir kez baktım. Renkler hâlâ oradaydı. Çiçekler, taş sokaklar, hafif rüzgâr… Hepsi sessizce veda ediyordu.

“Bugün son gün,” dedim kendi kendime.