34. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
AREN
Dudaklarını geri çektiğinde, içimde anlık bir boşluk oluştu. Sanki bir adım geri atmış, ama kalbimi olduğu yerde bırakmıştı. Nefesim düzensizdi.
Aren bu kez yanağıma hafif bir buse kondurdu. Ardından çenemi nazikçe tutup yüzümü kendine çevirdi. Bakışlarımdan kaçmadı.
“Gözlerin…” dedi alçak bir sesle.
“Öyle güzel ki Reya… O griliklerin beni yutacakmış gibi geliyor.”
Saçıma uzandı. Parmakları kızıl tellerimde gezinirken sesi yumuşadı.
“Saçlarındaki bu kızıllıkta yanıyorum sanki.”
Beni yüceltiyordu. Sözcükleri beni olduğumdan daha güçlü, daha değerli biri yapıyordu. Oysa ben… onun gördüğü kadar güçlü hissetmiyordum.
“Aren…” dedim. Sesim neredeyse bir fısıltıydı.
“Lütfen… keser misin?”
Sözlerimi duydu mu bilmiyorum. Cevap vermedi. Bunun yerine koluma, yaranın olduğu yere eğildi. Dudaklarını yavaşça bastırdı. Acı yoktu. Sadece sıcaklık vardı.
“Senin en sevdiğim yanın bu,” dedi.
“Ne olursa olsun dik durman, yorulduğunu belli etmemen.”
Dudakları tenimde dolaşırken sanki yaralarım değil, içimdeki kırıklar iyileşiyordu. Kalbimin içinde uzun zamandır hissetmediğim bir şey filizleniyordu.
Sanki bahar… sonunda gelmişti.
Bir şey söylemek istedim ama yine benden önce davrandı. Alnını alnıma yasladı, sesi neredeyse nefes kadar yakındı.
“Seni seviyorum, Reya.”
Kalbim bir an duracak sandım. Sonra kendimden emin bir şekilde, hiç kaçmadan karşılık verdim.
“Ben de seni seviyorum, Aren.”
Daha sonra başımı omzuna yasladım. Kalp atışlarını duyabiliyordum; düzenli, sakin… Güvendeydim.
Aren’in kalbinin ritmi, ay ışığının pencereye vururken mum aleviyle karışıp duvarlarda bıraktığı renkler, etrafı saran sessizliğin verdiği o derin sükûnet… Hepsi bir araya gelmişti. Uzun zamandır ilk kez kendimi gerçekten iyi hissediyordum.
Gözlerim bu huzura daha fazla direnemedi. Yavaşça kapandılar.
İçimdeki tüm ağırlıkları, korkuları, geceden kalan izleri geride bırakır gibi…
Kendimi huzurla uykuya bıraktım.
Gözlerimi açtığımda cenin pozisyonunda olduğumu fark ettim. Başım Aren’in dizindeydi; üzerim battaniyeyle örtülmüştü. Bir an nerede olduğumu anlamaya çalıştım, sonra tanıdık sıcaklık yerli yerine oturdu.
Başımı hafifçe kaldırıp baktım. Aren oturur vaziyette uyuyakalmıştı. Bir kolunu koltuğun başına dayamış, eliyle başını tutuyordu. Yüzü uykuda bile ciddi ama sakindi. Kaşlarının arasındaki o tanıdık çizgi bile yumuşamıştı.
Beni bırakmamak için bütün gece bu şekilde kalmış gibiydi.
İçimde usulca yayılan bir şey oldu; minnet mi, sevgi mi, yoksa ikisinin arasında tarif edemediğim bir duygu mu… Emin değildim. Ama uzun zamandır ilk kez, uyanır uyanmaz kaçma isteği duymuyordum.
Kıpırdamadım. Uyanık olduğumu fark etmesini istemedim. Sanki biraz daha böyle kalırsam, bu an uzayacakmış gibi geliyordu. Aren’in dizindeki ağırlığımı hissettiğimi, nefesinin ritmini dinlediğimi bilmesini istemedim.
Onu izlerken içimde bir sessizlik oluştu. Acının değil… fırtınanın dinmiş hâliydi bu. Yaralarım hâlâ oradaydı, bedenimde ve zihnimde, ama ilk kez kanamıyorlardı. İlk kez üstü örtülmüş gibiydi.
Aren en başından beri buradaydı. Ben kaçarken, saklanırken, kendimi bile terk etmeye hazırken… o hep aynı yerde durmuştu. Yanımda. Beni çekiştirmeden, zorlamadan, düşüşümü bekleyerek. Düşersem tutmak için.
Dizinde yatarken bunu daha net hissediyordum. Güvende olmak böyle bir şey olmalıydı. Sürekli tetikte durmak zorunda kalmadan, arkamı kollamak zorunda kalmadan… sadece var olabilmek.
Kalbimdeki düğüm yavaş yavaş çözülüyordu. Kael’in gölgesi, korkularım, suçluluklarım… hepsi sessizleşmişti. Aren onları yok etmiyordu; sadece üstlerine sıcak bir battaniye örtüyordu.
Düşüncelerimle boğuşurken kapı aralandı, içeri Chessie girdi.
“Efend—”
Elimi hızla kaldırıp sus işareti yaptım ama nafileydi. Arkama döndüğümde Aren çoktan uyanmış, olan biteni anlamıştı bile.
“Günaydın,” dedi gülümseyerek. “Yüzümü mü eskitiyordun?”
“Günaydın,” diyebildim yalnızca. Sesim, içimdeki karmaşa gibi hafifti.
Chessie araya girdi. “Efendim, kahvaltı hazır. İsterseniz buraya getireyim.”
Doğruldum. “Hayır,” dedim kararlı ama sakin bir tonla. “Ailemle kahvaltı yapmak istiyorum.” Ardından Aren’e döndüm. “Prensim, bize katılmak ister misiniz?”
“Tabii ki, leydim,” dedi Aren. Elimi tutup elinin tersini dudaklarına götürdüğünde kalbim yerinden kopacak gibi oldu. Ondan uzaklaşmaya çalıştıkça, o beni daha da içine çekiyordu sanki.
Ayağa kalkmak üzereyken Aren çevik bir hareketle beni kucağına aldı. Dudaklarımdan istemsiz bir çığlık koptu.
“Leydim,” dedi sakin ve eğlenceli bir sesle, “korkmanızı gerektirecek bir şey yapmıyorum. Sadece sizi kahvaltıya götürüyorum.”
Kendimi onun kollarında bulduğumda, direnmenin ne kadar anlamsız olduğunu fark ettim.
Biz otururken Chessie bana bir bardak meyve suyu getirmişti; annem ise sessizce bitki çayını yudumluyordu. Bahçede, atlarla birlikte gelen şövalyeleri izlemeye başladık.
Bir an içim sızladı. Kül’ü uzun zamandır görmemiştim… ve onu görecek cesareti hâlâ kendimde bulamıyordum. O gün yaşananlar, zihnimin bir köşesinde canlılığını koruyordu. Derin bir nefes aldım, bakışlarımı şövalyelerden ayırmadan.
“Bir sorun mu var, leydim?” diye sordu Chessie.
Başımı yavaşça hayır anlamında salladım.
Bu kez annem elimi tuttu. Avucu sıcaktı.
“Kendini iyi hissetmiyorsan odana çıkalım kızım,” dedi yumuşak bir tebessümle.
“Sağ ol anne,” dedim, elini sıkıca tutarak. “Gerçekten iyiyim.”
Sözüm biter bitmez babam yanımıza geldi. Arkamda durdu, sağlam omzuma dokundu.
“Bir sıkıntı mı var, kızım?” diye sordu.
Tam cevap verecektim ki… hareketlenme oldu.
Başımı kaldırdığımda Aren’i gördüm. Yanında ise Kül vardı.
Bir anda ayağa kalktım.
Gördüklerime inanamadım. Aslında sıradan bir manzaraydı; bir şövalye, bir at… Ama benim için değildi. Kül’e bakamamamın sebebi korkuydu. Ondan değil—o günün bıraktığı izlerden korkuyordum. Ve şimdi Aren, o korkunun tam karşısına beni dikiyordu.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı. Gülümsememi tutamıyordum.
“Leydim,” dedi Aren yumuşak bir sesle, “atınızı uzun zamandır göremediğinizi biliyorum. Onu görmek size iyi gelir diye düşündüm.”
Kalbimde bir şey çözüldü.
Ağır adımlarla Aren’e ve Kül’e doğru yürümeye başladım.
Ağır adımlarla Kül’e doğru yürüdüm. Yaklaştıkça içimde bir düğüm sıkılaştı.
Karşımda duruyordu. Olduğu yerde. Beni izliyordu.
Elimi uzattım ama dokunmadan önce duraksadım. Saçmaydı belki ama… korkuyordum.
Bir adım daha attım.
Kül başını hafifçe eğdi. Burnunu avucuma değdirdi.
Sıcaklığı içime işledi.
Derin bir nefes aldım.
O an anladım; kaçırılmamıştım sadece… ondan da koparılmıştım.
Parmaklarımı yelesine geçirdim. Tanıdı beni. Bunu hissettim.
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
“Buradasın,” diye mırıldandım.
Sesim beklediğimden daha sakindi.
Kül hafifçe kişnedi. Sanki her şey yerli yerindeymiş gibi.
Ben değildim ama… o sabitti.
Bir süre öylece kaldım. Ne düşündüm bilmiyorum.
Sadece nefes aldım.
Aren’e döndüğümde beni izliyordu.
Gözlerinde bir şey vardı; sormuyordu ama anlıyordu.
İçimdeki karmaşa dinmemişti. Canım yanıyordu… ama garip bir şekilde iyiydim de.
Yanına gittim. Sadece,
“Teşekkür ederim,” diyebildim.
Beni sardı. Sessizce.
“Rica ederim, leydim,” dedi.
Sonra geri çekilip bana baktı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Ufak bir yarışa ne dersin?”
Gülümsedim. Onu yenemeyeceğimi biliyordum.
Ama denemeden bilinir miydi?
Başımı salladım.
Önce odama çıktım, üzerimi değiştirdim. İçimdeki heyecan yerimde durmuyordu. Merdivenlerden inerken adımlarımı tutmakta zorlandım.
Avluya çıktığımda Aren beni atının üzerinde bekliyordu. Babam da oradaydı. Nedenini sorgulamadım.
Kül’ün yanına vardığımda babam söze girdi, sesi şakacıydı.
“Prensim, hızlı olabilirsiniz ama Reya da çetin cevizdir.”
Aren dudaklarının kenarını kaldırdı.
“Leydim, size taviz vereceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.”
Eğere yerleşirken başımı ona çevirdim.
“Prensim, tavizlerinizi başka leydilere saklayabilirsiniz.”
Bu kez gerçekten afalladı. Bir anlık sessizlik oldu. Ben dizginleri kontrol ederken, Aren kendine gelip güldü.
“Demek sivri dilinizi de en sevdiğim özellikler listenin başına ekliyorum,” dedi.
“Biraz can yakıyor… ama beni size daha çok çekiyor.”
Bakışlarını bana sabitledi.
“O halde kazananın ödülü ne olsun?”
“Kaybeden, kazananın bir dileğini yerine getirecek,” dedi kısa bir duraksamadan sonra.
Burnumu kıvırdım.
“Klişe,” dedim, “ama kabul.”
Babam saymaya başladı. Beş… dört…
Kül’ün boynuna doğru eğildim.
“Yapabiliriz, kızım,” diye fısıldadım.
Üç… iki… bir… sıfır.
Babamın sesi biter bitmez Kül ileri atıldı. Dünya arkamızda kalmış gibiydi. Dizginleri sıkıca tuttum. Rüzgâr yüzümü keserken kalbim göğsümden çıkacak sandım.
Toprak ayaklarımızın altında savrulurken Aren’in atının nefesini hissettim. Yanımdaydı. Ne önde, ne geride. Bilerek.
Dişlerimi sıktım.
“Hadi,” dedim Kül’e. “Biraz daha.”
Kül cevap verdi. Adımlarını uzattı. Bir an için öne geçtik. O an… içimde çocukça bir sevinç patladı. Yapabilirdim. Gerçekten yapabilirdim.
Ama Aren hızlandı.
Yanımdan geçerken bana baktı. Gülümsüyordu. Alaycı değil—hayranlıkla karışık, tehlikeli bir gülümseme.
Son düzlüğe girerken atı bir hamle daha yaptı. Çok temiz. Çok kontrollü.
Çizgiyi o geçti.
Kül yavaşladığında göğsüm inip kalkıyordu. Kaybetmiştim. Ama garip bir şekilde, üzülmemiştim.
Aren atından indi, bana doğru yürüdü.
“Elinden geleni yaptın,” dedi. “Ve bu… nadir bir şey.”
Atımdan indim. “Kazandın,” dedim. “Dileğin ne?”
Bir an sustu. Gerçekten sustu. Bu sessizlik yarıştan daha ağırdı.
Sonra başını hafifçe eğdi.
“Dileğimi şimdi istemiyorum.”
Kaşlarım çatıldı. “Ama kural—”
“Kural geçerli,” diye kesti yumuşak ama net bir sesle.
“Sadece zamanı değil.”
Gözlerime baktı. Bu sefer kaçmadı bakışları.
“Bazı dilekler vardır, Reya,” dedi, “ancak doğru anda tutulursa kader olur.”
