22. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

YARALAR

Revy Chardee

Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey kokuydu.

Keskin. İlaç ve demir karışımı.

Tavana baktım. Tanıdık değildi. Sarayın odaları böyle kokmazdı.

Nefes almaya çalıştığımda göğsüm sızladı. Çok derin alamıyordum.

“Uyanıyor.”

Ses sağdan geldi. Başımı çevirmeye çalıştım ama boynum izin vermedi.

Gözlerimle yetindim.

Babam yatağın kenarındaydı. Ceketi hâlâ üzerindeydi. Gömleğinin manşetinde kurumuş kan vardı.

Benim kanım.

Göz göze geldik.

Konuşmadı.

Ben de konuşamadım. Dudaklarım çatlamıştı.

Yutkunmak bile canımı yaktı.

“Cam parçaları dizlerine batmış,” dedi başka bir ses. Daha soğuk. Daha mesafeli.

“Temizlendi. Kalıcı bir hasar yok. Ama darbe—”

“Yeter.”

Babamın sesi bu kez sertti. Emir verir gibiydi.

O an hatırladım.

Mideme ani bir bulantı çöktü. Ellerim titremeye başladı. Kendimi yatakta yukarı çekmeye çalıştım ama gücüm yetmedi.

Nefesim hızlandı.

“Reya,” dedi babam. İlk kez adımı söylediğini fark ettim.

“Güvendesin.”

Güvende.

Kelime kulağıma yabancı geldi.

Kapıdan içeri giren gölgeyi gördüğüm an vücudum kasıldı. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi.

Kael değildi.

Ama beynim ayırt edemedi.

Soğuk ter sırtımdan aktı.

“Hayır—”

Sesim fısıltıdan öteye çıkmadı.

Babam hemen ayağa kalktı. “Yaklaşma.”

O tek kelime yetti.

Yaklaşma.

Gölge durdu. Geri çekildi. Kapı kapandı.

O an anladım.

Babam görmüştü.

Her şeyi.

Gözlerimi kapattığımda karanlık inmedi.

Sadece bulanıklaştı.

Kulaklarımın içi uğulduyordu; sanki kafatasımın içinde bir çan çalıyor, sesi hiçbir yere varmıyordu. Nefesim düzensizdi. Aldığım hava boğazımda takılıyor, ciğerlerime inmeden geri dönüyordu.

“Elini tut,” dedi biri.

Parmaklarımın arasına bir el girdi. Sert değildi ama titriyordu.

Babamdı.

Avucunun içi sıcaktı. O sıcaklık, bedenimin geri kalanına ulaşamıyordu. Dizlerim hâlâ camın üzerinde gibi yanıyordu. Orada olmadıklarını biliyordum ama zihnim bunu kabul etmiyordu.

“Kael—” demeye çalıştım.

İsim ağzımdan çıkmadı. Dilim ağırdı. Sözcük boğazımda kaldı.

Babam eğildi. Yüzü çok yakındı. Sakalının arasına düşmüş beyaz telleri ilk kez bu kadar net gördüm. Gözleri kızarmıştı.

“Onun adı burada anılmayacak,” dedi.

Sesi sakindi ama altında bastırılmış bir öfke vardı. Kontrol altında tutulan, tehlikeli bir öfke.

Gözlerimi tekrar açtım. Oda yavaş yavaş netleşti. Yüksek tavan, kalın perdeler… Saraya ait ama misafir odası değil.

Bu oda korunuyordu.

Bileklerimi oynatmaya çalıştım. Acı yayıldı. Beyaz bandajlar gördüm. Fazla beyazlardı.

“Bağırdın,” dedi babam.

“Camların kırıldığını duyduk. Koştuğumda—”

Sustu.

Devamını anlatmasına gerek yoktu. Hatırlıyordum.

Kael’in yüzündeki ifade… Öfke değildi. Şaşkınlıktı.

Sanki bir eşyası konuşmuş gibi bakmıştı bana.

Boğazım sıkıştı. Gözlerim doldu ama ağlayamadım. Ağlamak için bile çok yorgundum.

“Bunu sana yaşattığım için—”

Babamın sesi çatladı. İlk kez.

Başımı yana çevirdim. Ona bakmak istemedim. Eğer bakarsam, pişmanlığını görürsem, bu yük daha da ağırlaşacaktı.

“Beni tekrar oraya göndermeyeceksin,” dedim.

Sesim zayıftı ama cümle netti.

Babam cevap vermedi.

Sadece elimi biraz daha sıktı.

O sessizlikte bir karar vardı.

Kapının dışında ayak sesleri durdu. Kimse içeri girmedi.

“Saray duyacak,” dedi babam sonunda.

“Ama sen konuşmayacaksın. Henüz değil.”

Gözlerimi tavana diktim. Atherion’un taş tavanları bile bana mezar gibi geliyordu.

“Ben artık çocuk değilim,” dedim.

Bu bir isyan değildi. Bildirimdi.

Babam başını eğdi.

“Biliyorum.”

İşte o an anladım.

Bu kez gerçekten bir şey değişmişti.

Ve Kael…

Bu odanın kapısından bir daha asla içeri giremeyecekti.

Babam ayağa kalktığı anda kapı açıldı.

Annem içeri girdi.

Duruşu hâlâ sağlam bir duvar gibiydi; dimdik, çatlamamış gibi. Oysa bilmiyordu…

Ben o duvara hiç yaslanamamıştım.

Babam tek kelime etmeden çıktı. Ardında ağır bir sessizlik bıraktı. Annem, onun az önce oturduğu sandalyeye geçti. Yer değişmişti ama odadaki ağırlık hâlâ aynıydı. Gözleri öfkeyle parlıyordu.

“Bütün bunlar olurken,” dedi,

“neden benim haberim yoktu?”

Sesi titriyordu ama bu titreme bana ait değildi.

İçimden cevapladım onu:

Söylesem de desteğini göremezdim ki.

Annem elimi tuttu. Canımı yakmamaya çalışıyordu ama başaramadı. Parmaklarım hâlâ hassastı, bedenim gibi.

“Ne hâle geldin Reya,” dedi.

“Seni bu hâlde kim ister, kızım?”

Şaşırmadım.

Annem beni yine yanıltmamıştı.

Elimi çekmeye çalıştım. Gücüm yetmedi ama sesim çıktı.

“Yalnız kalmak istiyorum.”

Duvara bakıyordum. Yüzüne bakarsam dağılacağımı biliyordum. Gitmesini bekledim. Ayak sesleri uzaklaştığında, kapı kapandığında… ancak o zaman.

Gözlerimden yaşlar süzüldü.

Ben hâlâ ağlarken kapı usulca açıldı.

Chessie içeri girdi.

Beni bu hâlde görünce duraksadı. Şaşırmıştı. Haklıydı; yalnız ağlamaya özen gösterirdim. Elimden geldiğince. Elinde bir yemek tepsisi vardı. Bir an ne yapacağını bilemedi, sonra tepsiyi yanımdaki masaya bıraktı. Makyaj masamdan bir mendil aldı.

Yanıma geldi. Karşıma oturdu.

“Leydim…” dedi, sesi titredi.

“Nelerle uğraşıyormuşsunuz… ben ise size hiç yardımcı olamadım.”

Ağlayacak gibiydi. Mendille gözyaşlarımı sildi; dokunuşları o kadar temkinliydi ki sanki acı çeken ben değilmişim de oymuş gibi. Ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi.

Chessie hep hassastı. Ama şu an… fazla hassastı.

Sanki biri bana değil, ona vurmuştu.

“Leydim,” dedi fısıltıyla,

“siz sakinleşene kadar buradan ayrılmayacağım. Yemeğinizi de ben yediririm.”

Bir an durdu, avuçlarıma baktı.

“Elleriniz… avuç içleriniz hep yara. Birkaç gün, hiç yoktan kendinizi toparlayana kadar… eliniz ayağınız olayım.”

Sözlerini bitiremeden ağlamaya başladı.

Onu bu hâlde görmek içimde tuhaf bir boşluğu doldurdu.

Hiç sahip olmadığım bir şey gibi…

Sanki bir kardeşim varmış da, ilk kez onunla birlikte ağlıyormuşum gibi.

Chessie durulduktan sonra yemeğimi yedirdi.

Bir süre sonra dayanamayıp, hiç dolandırmadan konuştum.

“Bacaklarıma bakmak istiyorum.”

O an acıyı hissedecek halde değildim. Öfke her şeyin önüne geçmişti. Chessie yorganı dikkatle kaldırdı, geceliği yukarı sıvazladı.

Gördüğüm manzara içimi boşalttı.

Bacaklarım morluklar ve kesiklerle kaplıydı.

“Kırığım yok, değil mi?” dedim. Sesim sandığımdan daha sakindi.

“Hayır leydim,” dedi Chessie. “Tanrı korumuş sizi.”

Korunmak buysa, gerisi nasıldı bilmiyordum.

Ayağa kalkmak bir yana, bir bardak suyu tutabilecek gücüm bile yoktu. Vücudum bana ait değildi artık; üstüme bırakılmış, ağır bir yük gibiydi.

“Babamı çağır,” dedim Chessie’ye.

Sesimde geri dönüş yoktu.

Yemek tepsisini de alıp çıktı. Odada yalnız kaldım. Beklerken zaman uzamadı; aksine, içimde sertleşti.

Babam içeri girdiği anda konuştum.

“Kael’le olan nişanımı şimdi bozuyorsun.”

Gözlerimin içi yanıyordu. Sadece ağrıdan değil.

“Görüyorsun değil mi?” dedim. “O puştun bana ne yaptığını. Şu hâlime bak. Yazı yazmak değil, bir bardak bile tutamıyorum.”

Babam sustu. Yüzüme baktı.

“Bozacağım,” dedi sonunda. “Ama acele etmiyor musun Reya?”

Sesim yükselmedi. Daha da tehlikelisi, dümdüz indi.

“Hayır. Baştan olmaması gereken bir nişandı bu. Senin yüzünden bu yükümlülüğün altına girdim. Ve bunu da sen çözeceksin.”

Babam başıyla onayladı. Bir şey daha söylemedi. Döndü ve çıktı.

Ben odada kaldım.

Sessiz.

Hareketsiz.

Öylece kalakaldım.

Ertesi gün Kontes Selene geçmiş olsuna geldi.

En azından resmî gerekçe buydu.

Yanıma oturdu. Fazla yakındı. Parfümü ağırdı; odadaki havayı bastırıyordu.

Bir süre sessiz kaldı. Sonra, sanki masum bir merakmış gibi konuştu:

“Kael’de haklı değil mi ama, leydim?” dedi.

“Cyramill’de ne işiniz vardı?”

Sözler boğazıma çarptı.

Cevap vermedim.

Selene bunu fark etti. Gülümsedi.

“Yanlış anlamayın,” diye devam etti. “Saray konuşur. İnsanlar merak eder. Nişanlı bir leydinin… başka ihtimallerle anılmasını.”

Bakışları üzerimdeydi. Beni değil, durumumu tartıyordu.

“Kael’in öfkesi mazur görülebilir,” dedi sakinlikle. “Bir erkeğin onuru söz konusu sonuçta.”

İçimde bir şey kıpırdadı. Ama yerinden kalkmadı.

Ne sesim çıktı, ne başımı kaldırdım.

“Yine de,” dedi ayağa kalkarken, “umarım bu talihsizlikler bir daha yaşanmaz.”

Giderken arkasını dönüp ekledi:

“Saray affeder, Reya. Ama unutmaz.”

Kapı kapandı.

Kapı kapandıktan sonra odada uzun bir sessizlik kaldı.

Hava hâlâ Kontes Selene’nin parfümünü taşıyordu; ağır, yapışkan.

Chessie perdenin yanından ayrıldı. Yavaş adımlarla yanıma geldi.

Yüzü bembeyazdı.

“Leydim…” dedi, sesi normalden daha alçaktı.

“Bu bir geçmiş olsun ziyareti değildi.”

Başımı kaldırmadım. Dizlerime bakıyordum. Morluklar geceliğin altından bile seçiliyordu.

“Biliyorum,” dedim. Sesim sandığımdan daha boğuktu.

Chessie yutkundu. Ellerini önünde kenetledi.

“Sizi suçladı,” dedi açıkça. “Hem de incitilmenizi görmezden gelerek.”

Bir an durdu. Sonra fısıltıya döndü:

“Kael’i korudu.”

“Leydim,” dedi Chessie, bu kez diz çökerek. Göz hizama indi.

“Saray böyle yapar. Önce acıyı görmezden gelir. Sonra sizi hataya zorlar.”

Gözlerim doldu ama ağlamadım.

“Ama ben bir hata yapmadım,” dedim. Bu bir savunma değildi. Ben masumdum.

Chessie başını salladı.

“Biliyorum.”

Elimi tuttu. Bu kez dikkatliydi; avuçlarımın yaralarını ezmeden.

“Size şunu söylemem gerekir,” dedi. “Kontes Selene sizi kollamaya gelmedi. Sizi yerinize hatırlatmaya geldi.”

“Yerim mi?” diye fısıldadım.

“Evet,” dedi Chessie.

“Susması gereken bir leydi olduğunuzu.”

O an boğazım düğümlendi.

Ben susarken herkes konuşmuştu zaten.

Chessie elimi bırakmadı.

“Ama siz susmak zorunda değilsiniz,” dedi. “Sadece… henüz kime konuşacağınızı seçmelisiniz.”

Başımı ilk kez kaldırdım.

“Ve kim?” diye sordum.

Chessie cevap vermedi.

Ama gözlerinde ilk kez korkudan başka bir şey vardı.