38. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

BABANIN VEDASI

Revy Chardee

Gözlerimi açtığımda hâlâ yerdeydim.

Başım annemin yatağının kenarına yaslıydı. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum. Dizlerim uyuşmuştu. Başımı kaldırdım; annem hâlâ aynı pozisyonda, derin ve ağır bir uykudaydı. Yüzü solgundu ama ifadesi biraz daha sakindi.

Demek ki en azından birkaç saatliğine acıdan uzaklaşabilmişti.

Yavaşça doğruldum. Elini elimden dikkatlice ayırdım. Uyanmaması için nefesimi bile tutarak kapıya yöneldim. Kapıyı aralayıp çıktığımda koridorun soğukluğu yüzüme çarptı.

Chessie’yi gördüm.

“Bir saat içinde kahvaltı hazır olsun,” dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi. “Herkes işini düzgün yapsın.”

Kendi sesime yabancılaştım. Titremiyordu. Kırılmıyordu.

Chessie başını eğdi. Konağın üzerindeki gerginliği hissedebiliyordum; hizmetliler fısıltıyla konuşuyor, muhafızlar göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Ama kimse… kimse annemle benim taşıdığımız ağırlığı taşımıyordu.

Kimse bir eş ve bir baba beklemiyordu bugün kapıda.

Odama geçtim.

Kapıyı kapattığım an maskem düştü ama ağlamadım. Ağlayacak bir şey kalmamış gibiydi. Banyoya girdim. Soğuk suyu yüzüme çarptım. Uzun uzun yıkandım. Sanki üzerime sinmiş korkuyu, kan kokusunu, savaş haberini temizleyebilirmişim gibi.

Aynanın karşısında durdum.

Saçlarımı örmeye başladım.

Babam küçükken saçlarımı hep kendi örmek isterdi. Beceremezdi ama ısrar ederdi. “Benim kızım örgüyle daha güçlü görünüyor,” derdi.

Parmaklarım titremeden örgüyü tamamladım.

Bugün güçlü görünmeliydim.

Çünkü bugün… babamı geri getireceklerdi.

Bu cümle içimde yankılandı.

“Geri getireceklerdi.”

Ya yürüyerek girecekti kapıdan…

Ya da taşınarak.

Boğazım düğümlendi ama yutkundum.

Pencereye doğru yürüdüm. Avluya baktım. Hazırlık vardı. Bayraklar yarıya indirilmişti.

Kahvaltıyı karşılıklı oturarak bitirdik.

Annem çatalı ağzına götürüyor, çiğniyor, yutuyordu… ama gözleri masada değildi. Sanki bir görevi yerine getiriyordu. Yaşamak görevi gibi. Ayakta kalmak görevi gibi.

Ben de farklı değildim.

Yediğim hiçbir şeyin tadını almıyordum. Ekmek mi, taş mı fark etmezdi. Mideme inen her lokma sadece boşluğu dolduruyordu, ruhumu değil.

Masadan kalktığımızda sandalyenin ayak sesi bile fazla geldi kulağıma.

Annemle birlikte kapının önüne geçtik.

Avlu sessizdi. Rüzgâr hafif esiyor, bayrak yarıya indirilmiş halde ağır ağır dalgalanıyordu. Gökyüzü griydi; ne tam aydınlık ne de karanlık. Sanki dünya da karar verememişti bugün ne olacağına.

Beklemeye başladık.

Zaman uzadı.

Dakikalar saat gibi, nefesler taş gibi ağırlaştı. Annemin elini tuttum. Soğuktu. O da benimkini sıktı ama bakışları hâlâ ufuktaydı.

Sonunda…

Uzakta toz bulutu belirdi.

Atların nal sesleri önce titreşim gibi geldi, sonra netleşti.

Kalbim göğsüme sığmadı.

Yürüyerek mi geliyor?

Taşınarak mı?

Nefesim düzensizleşti ama yüzümde en ufak bir kırılma göstermedim. Annem yanımdaydı. Onun çöktüğünü görmeye dayanamazdım.

Kafile yaklaştıkça siluetler belirginleşti.

Önde muhafızlar.

Ardında…

Bir sedye.

Adımlarım dondu.

Annemin parmakları elimde gevşedi.

İşte o an zaman durdu.

Ne çığlık attım ne koştum.

Sadece baktım.

Hayatımın ikiye ayrıldığı ana baktım.

Yaklaştılar.

Onlar yaklaştıkça göğsümün içi daraldı. Sanki biri ciğerlerimi avucunun içine almış, yavaş yavaş sıkıyordu.

Sedyeyi gördüm.

Üzeri örtülüydü.

Beyaz.

Çok beyaz.

O beyazlık gözlerimi acıttı.

Annemin eli elimden kaydı. Bir an dizleri titredi, sonra gerçekten çöktü. Onu tutmaya çalıştım ama kendi dengem de pamuk ipliğine bağlıydı.

“Hayır… olamaz… gerçek değil değil mi?”

Gözleri bana döndü. İçinde umut arıyordu. Yalan arıyordu. “Hayır anne, yanlış görüyorsun” dememi bekliyordu.

Ama ben de onun kadar biliyordum.

Boğazım düğümlendi. Konuşamadım.

Muhafızlar sedyeyi önümüze bıraktı.

O ses… tahtanın taş zemine değme sesi… hayatım boyunca unutamayacağım bir ses oldu.

Annem sürünür gibi yaklaştı. Titreyen elleriyle örtüyü tuttu.

“Arel…” dedi önce. Sesi o kadar küçüktü ki rüzgâr bile taşıyamadı.

Sonra o cümle geldi.

“Söz vermiştin bana… geri geleceğine söz vermiştin… Ben ne yapacağım sensiz?”

Örtüyü açtı.

Babamın yüzü…

Sanki uyuyordu.

Ama savaş uykusu böyle olmazdı. Yüzü solgundu. Dudaklarının rengi çekilmişti. Göğsü kalkmıyordu.

İşte o an…

Bir şey koptu içimde.

Ama düşmedim.

Ağlamadım.

Çığlık atmadım.

Ayakta kaldım.

Çünkü annem yıkılmıştı. Birimizin dimdik durması gerekiyordu. O kişi ben olmalıydım.

Babam…

Benim örgülü saçlarımı seven adam…

At binmeyi öğreten…

“Kızım çetin cevizdir” diye gururla omzuma dokunan adam…

Şimdi hareketsizdi.

İmparatorun öfkesi dinmiş miydi şimdi?

Bu mu intikam?

Bir kralın öfkesi bir kızın babasını almaya yeter mi?

Ellerim yumruk oldu ama titremiyordu.

Gözlerim doluydu ama taşmıyordu.

İçimde bir yer kan ağlıyordu.

Ama yüzüm mermerdi.

Muhafız öne çıktı.

Elinde bir parşömen vardı.

Titreyen ellerime uzattı.

Aldım… ama açamadım.

Sanki mühürünü kırarsam gerçekten ölecekmiş gibi.

“Lord Arel, bunu size vermemizi emretmişti leydim.”

“Emretmişti.”

Geçmiş zaman.

O kelime dizlerimin bağını çözdü.

Yere çöktüm.

Babamın yüzüne döndüm. Elimi yanağına koydum. Soğuktu. Savaşın soğuğu değil… başka bir soğuk.

“Baba…” dedim.

Sesim küçük bir kız çocuğu gibiydi.

Cevap vermedi.

“Cevap versene baba!”

Sinirle sarsmak istedim ama yapamadım. Parmaklarım yüzünde kaydı sadece.

“Bak saçlarımı ördüm… sen seversin örgülerimi. Hatırlıyor musun? Küçükken ‘benim savaşçı kızım’ derdin…”

Boğazım yandı.

“Anneme en sevdiğin elbiseyi giydirdim bak… Bugün geri gelecektin. Söz vermiştin. Sen sözünden dönmezsin ki baba… Sen dönmezsin…”

Sözlerim hıçkırığa dönüştü.

“Ne olur aç gözlerini…”

Ama babam ne gözlerini açtı…

Ne de bir kez daha “kızım” dedi.

Arkamdan muhafızın sesi geldi.

“Emirlerinizi bekliyoruz leydim.”

O an zaman durdu.

Babam yerdeydi.

Annem yıkılmıştı.

Lordlar pusudaydı.

Sınırda savaş vardı.

Aren kayıptı.

Ve herkes bana bakıyordu.

Yavaşça ayağa kalktım.

Gözyaşlarımı sildim. Titremem geçti.

Parşömeni hala elimde tutuyordum.

Artık bir kız değildim.

Babamın yüzüne son kez baktım.

Sonra muhafıza döndüm.

Sesim kırık değildi artık.

“Babamın naaşı saygıyla hazırlanacak. Şehirde üç gün yas ilan edilsin. Sınırdaki birliklere geri çekilme değil, savunma hattı kurma emri gönderin.”

Duraksadım.

“Ve… kimse annemin odasına izinsiz girmeyecek.”

Muhafız başını eğdi. “Emredersiniz leydim.”

İlk kez “leydim” kelimesi omuzlarımı ezdi.

Ama eğilmedim.

Elimdeki parşömene baktım.

Babamın son sözü…

Şimdi gerçekten açmam gerekiyordu.

Sevgili kızım Reya,

Bu parşömeni okuyorsan, demek ki sana verdiğim sözlerden birini tutamadım. Affet beni.

Seni ve anneni, Maelis’i, sandığımdan çok daha fazla sevdim. Bunu size söylemek için hep geç kaldım. Gücün, sertliğin ve gururun arkasına saklandım. Oysa bir babanın en büyük görevi korku değil, güven vermektir. Ben bunu öğrenmekte geç kaldım.

Savaş alanına giderken yolda Nevara’nın şövalyelerini gördüm. Destek çağırmadım. Çünkü bu savaşın büyümesini istemedim. Kan daha fazla akmasın istedim. Belki de bu kararımla kaderimi mühürledim. Sen bunun ne anlama geldiğini anlayacak kadar zekisin kızım.

Benden sonra Sereth Hanesi sana kalacak.

Seni ciddiye almayan lordlar olacak. Sesini bastırmaya çalışanlar, yaşını ve kadın oluşunu küçümseyenler olacak. Ama unutma… güç bazen bağıran tarafta değil, susup bekleyen taraftadır.

Sen bir Sereth’sin.

Krallığın üçüncü büyük gücü damarlarında akıyor.

Ama asıl gücün kanında değil, yüreğinde.

Anneni yalnız bırakma.

Ben sizi yıllarca yalnız bıraktım. Bunun pişmanlığıyla gidiyorum.

Örgülü saçlarını hep sevdim, biliyor musun? Sana hiç söylemedim ama çocukken o örgüleri çözerken dünyanın en şanslı adamı gibi hissederdim.

Eğer bir gün kendini çok yalnız hissedersen…

Bil ki sen sandığından daha dayanıklısın.

Seni seviyorum kızım.

Geç de olsa, tüm kalbimle.

Lord Arel

Parşömeni titreyen ellerimle açtım. Harfler bulanıktı önce. Gözyaşlarım mı yoksa korkum mu bilmiyorum. Okudukça göğsüm daralmaya başladı. Her kelime bir taş gibi oturuyordu içime.

“…Affet beni.”

O iki kelime.

Nefesim kesildi.

Örgü…

Saçlarım…

Elim istemsizce örgüme gitti. Sabah aynanın karşısında, “Babam sever,” diye düşünerek örmüştüm.

Görsün diye.

Fark etsin diye.

Parşömen elimden kaydı.

Bir ses çıktı boğazımdan ama insan sesi değildi. Ne çığlık ne hıçkırık. İçimden kopan bir şeyin sesi gibiydi. Dizlerimin üzerine yığıldım. Ellerimle babamın gömleğine tutundum.

“Niye?” dedim.

Sonra daha yüksek.

“Niye destek çağırmadın?!”

Omuzlarından silktim onu. Cevap vermesini bekler gibi.

“Baba kalk! Bak ben buradayım! Ben güç istemiyorum, haneyi istemiyorum! Seni istiyorum!”

Sesim çatladı. Artık bağırıyordum. Avluda yankılanıyordu sesim.

“Ben Sereth olmak istemiyorum! Ben senin kızın olmak istiyorum sadece!”

Gözyaşlarım yüzüne damlıyordu. Onu silmeye çalıştım. Soğuktu.

Çok soğuk.

Göğsüne başımı vuruyordum artık. Yumruklarım güçsüzdü ama içimdeki öfke taşkındı.

“Bizi yalnız bırakma demişsin! Sen bırakıp gittin zaten! Sen hep gittin!”

Nefes alamıyordum. Ciğerlerim yanıyordu. Çığlık atarken bile içimde bir boşluk büyüyordu.

Muhafızlar kıpırdandı ama kimse yaklaşamadı. Annemin hıçkırıkları arka planda titriyordu.

Parşömen yerdeydi.

Güç, hane, görev…

Hepsi anlamsızdı.

Babamın yüzünü iki elimin arasına aldım. Alnımı alnına yasladım.

“Ben daha hazır değildim…” diye fısıldadım bu sefer.

“Ben daha kızındım.”