48. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
MAHKEME GÜNÜ
İçimde gerçekten bir fırtına kopuyordu. Bir yanım, acımasız ve keskin bir sesle fısıldıyordu:
Babanı öldüren adamın oğlu o.
Diğer yanım ise daha yumuşak, daha inatçıydı.
Ama seni bulmak için babasına karşı geldi. Seni korudu. İstemediğin hiçbir şeyi sana zorla yaptırmadı.
Bu iki ses birbirini parçalamaya çalışırken, ben ortasında kalmıştım. Ne nefret edebiliyordum tam anlamıyla… ne de affedebiliyordum.
Aren’in sandalyesi hafifçe geriye sürtündü. Ayağa kalktı.
“Biz artık ayrılalım.”
Sesi sakindi. Fazla sakindi. Sanki bu sadece sıradan bir vedaydı. Sanki aramızda yıkılmış bir dünya yoktu.
Ben de ayağa kalktım. Omuzlarımı dikleştirdim. Çenemi hafifçe kaldırdım.
“Müsaade sizin, Cyramill Prensi,” dedim.
Sesim… beklediğimden daha soğuk çıktı.
Elçiler de onunla birlikte ayağa kalktılar. Hiçbiri konuşmadı. Hiçbiri arkamıza bakmadı. Sadece onu takip ettiler.
Ve ben orada kaldım.
Gitmeli miydim?
Elini tutmalı mıydım?
Onu durdurmalı mıydım?
Hayır.
Yapmamalıydım.
Öyleyse…
İçimdeki o lanet ses neden hâlâ onun adını fısıldıyordu?
“Reya.”
Zayn’in sesi, düşüncelerimin karanlık girdabından çekip çıkardı beni.
Fark etmeden dış kapıya kadar gelmiştik.
Tam o anda Aren durdu.
Ve bana döndü.
Zaman bir anlığına yavaşladı.
Belki o da aynı savaşı veriyordu. Çünkü gözlerinde gördüğüm şey öfke değildi. Gurur değildi.
Suçluluktu.
“Daha sonra görüşmek üzere, Düşes Sereth,” dedi.
Unvanımı özellikle vurguladı.
Aramıza bir duvar örer gibi.
Dizlerim bir anlığına güçsüzleşti. Dengem bozuldu. Zayn’in eli omzuma geldi refleksle. Sıcak ve sağlamdı.
Aren’in gözleri anında o ele kaydı.
Zayn’in beni tutan eline.
Bakışları sertleşmedi.
Ama yumuşamadı da.
“Sizinle de sonra görüşürüz, Zayn Vaelor,” dedi ve elini uzattı.
Resmiydi.
Mesafeliydi.
Yabancıydı.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Çünkü ilk kez…
Gerçekten yabancı oluyorduk.
Tam gidecekleri sırada Aren durdu. Eli arabanın kulbunu tutuyordu. Arkasını döndü. Nefesimi tuttum. İçimde, istemediğim hâlde yeşeren bir umut vardı.
“Biraz konuşabilir miyiz, düşes?” dedi bana bakarak.
“Elbette, Cyramill prensi,” dedim soğuk bir tebessümle.
“Yalnız,” diye ekledi.
“Pekâlâ. Çalışma odama geçelim mi?”
Başını hafifçe eğerek onayladı ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Onu çalışma odama götürdüm. Kapı kapanır kapanmaz elimi tuttu. Refleksle çekilecektim ki, sesi bir fısıltı gibi aramıza düştü.
“Seni seviyorum, Reya Sereth.”
Gözlerim o anda doldu. Nefesi nefesime karışıyordu. Dudakları bu kadar yakınken, onu öpmek istedim. Delicesine istedim. Ama bu bir aptallık olurdu.
“Ben de seni seviyordum, Aren Valerys Cyramill,” dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan.
Bakışlarım sertleşti.
“Seviyordun?” dedi kısık bir sesle. “Ne değişti, Reya?”
“Ne mi değişti, Aren?” Sesim titriyordu ama geri adım atmadım. “Açıklayayım. Baban, babamı katlettirdi.”
Elini alnına götürdü. Gözlerini kapadı bir anlığına.
“Peki bu konuda benim ne suçum var, Reya?” diye sordu.
“Senin bir suçun yok,” dedim. Sesim bu kez daha sakindi. Daha kırık. “Ama seni sevmeye devam edersem, benim suçum olacak. Babamın ölümü bir hiç olacak. Hasta annem beni görmeyi bırak, sesimi bile duymak istemeyecek.”
Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime ulaşmadı.
“Annemi gördün mü?” dedim. Sesim yükseliyordu artık. “Ne halde olduğunu gördün mü? Annem aklını kaybetti, Aren. Gözlerimin önünde eriyor.”
Nefesim kesiliyordu.
“Ve sen…” dedim güçlükle. “Sen bana hâlâ aşktan bahsediyorsun.”
Başım dönüyordu.
“Aşkın batsın, Aren,” dedim fısıltıyla. “Annem paramparça oluyor gözlerimin önünde.”
Elimi masaya dayadım. Dengemi kaybediyordum.
Aren bana doğru bir adım attı.
Elimi kaldırdım.
“Yaklaşma,” dedim.
Durdu.
“Ne yaşıyorsam, senin o lanet baban yüzünden yaşıyorum. Ben her gün savaş açacak mı diye korkarak yaşıyorum, biliyor musun?”
Aren hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı.
Şaşkındı. Bu kadar kırılmış olabileceğimi hiç görmemişti.
“Ne oldu?” dedim acı bir gülümsemeyle. “Reya Sereth’i beğenemedin mi? Ne yazık ki artık böyle yaşamak zorundayım. Beni hor gören lordların arasına gülümsemek zorundayım.”
Dizlerim daha fazla dayanamadı. Sandalyeye çöktüm. Elimi kalbimin üzerine bastırdım.
Nefes alamıyordum.
Ciğerlerim yanıyordu.
Kapı açıldı.
Ama kim olduğunu göremedim.
Nefes nefese uyandım.
Refleksle doğruldum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, ciğerlerim hâlâ o görünmeyen baskının altında eziliyormuş gibi yanıyordu.
“Sakin ol, Reya.”
Zayn’in sesiydi.
Koltuğa baktığımda elindeki kitabı masaya bıraktığını gördüm. Ayağa kalktı ve yavaş adımlarla yanıma geldi.
Gözlerimi ovuşturdum. Gerçekle rüya hâlâ birbirine karışıyordu.
“Neler oldu?” diye sordum kısık bir sesle.
Yüzü ekşidi.
“Seni bulduğumda masanın üzerinde baygın yatıyordun,” dedi. “Nefes alamıyorum diye fısıldıyordun. Seni hemen odana getirdim. Doktor çağıracaktım ama rahibe geldi. Seninle o ilgilendi.”
Bir an durdu.
“Aren…” dedi, sesi daha sertleşerek. “Aren şok olmuştu. Elçiler geldi ve onu alıp götürdüler.”
İsminden bahsedilmesi bile midemi bulandırmaya yetmişti.
Yataktan kalkmaya çalıştım.
Zayn anında omzumu tuttu.
“Hayır, düşes. Dinlenmeniz gerekiyor,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle.
“Midem bulanıyor, Zayn,” dedim teması keserek. “Lavaboya gideceğim.”
Cevap vermemi beklemeden yürümeye başladım.
Arkamdan geldiğini hissedebiliyordum.
Durup ona baktım.
“Ne istiyorsun, Zayn?” dedim bıkkın bir sesle.
“Hiçbir şey,” dedi sakince. “Sadece yardım etmek istiyorum.”
Umursamadım. Lavaboya girdim ve kapıyı kapattım.
Lavaboya eğildiğim anda kapı tekrar açıldı.
Zayn içeri girmişti.
Bir şey söyleyecek gücüm yoktu. Midem kasıldı ve öğürmeye başladım.
Zayn tek kelime etmedi.
Sadece arkamda durdu.
Dağılan saçlarımı nazikçe topladı. Yüzümün önünden çekti.
Ben titrerken o bekledi.
Her şey bittikten sonra bana su uzattı. Ağzımı çalkaladım. O sırada diğer eliyle yüzümü ıslattı, serinletmek ister gibi.
Titrememin geçmesini bekledim.
“Bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum,” dedim güçlükle.
Gözlerimde hâlâ yorgunluk vardı.
Bakışları yumuşadı.
“Konu sensen,” dedi sessizce, “olabildiğince iyi olmak isterim, Reya.”
Ellerimi tuttu. Nazikçe yıkadı.
Bana sanki kırılacak bir şeymişim gibi davranıyordu.
Halime baktı.
Sonra tek bir hamleyle beni kucağına aldı.
Karşı koymadım.
Karşı koyacak gücüm kalmamıştı.
Başımı omzuna yasladım.
Ve ilk kez, kendimi taşımak zorunda kalmadım.
İtiraz etmedim.
Etmeliydim belki.
Güçlü olmalıydım. Dimdik durmalıydım.
Ama yapamadım.
Çünkü çok yorulmuştum.
Başımı göğsüne yasladığımı fark ettiğimde geri çekilmek istedim. Yapmadım.
Bir anlığına… sadece bir anlığına…
biri beni taşısın istedim.
Aren olsaydı, kalbim bu kadar sakin atmazdı.
Ve bunu fark ettiğim anda, suçluluk içime zehir gibi yayıldı.
Dört gün boyunca odamdan neredeyse hiç çıkmadım.
İlk gün bedenim bana ihanet etti. Başım dönüyordu. Midem sürekli bulanıyordu. Bazen hiçbir sebep yokken nefesim daralıyor, sanki görünmeyen bir el boğazımı sıkıyordu. Güçlü olmam gerekiyordu ama kendi bedenim bile bana karşıydı.
İkinci gün aynanın karşısına geçtim.
Uzun süre kendime baktım.
Gözlerimin altı morarmıştı. Tenim solgundu. Omuzlarım… sanki bana ait değilmiş gibi düşüktü. Babam öldüğünden beri ilk kez kendime bu kadar dikkatli baktığımı fark ettim.
Ve o an şunu anladım.
Artık o kız değildim.
Üçüncü gün çalışma odama indim. Hizmetliler beni gördüğünde gözlerini kaçırdı. Bana acıdıklarını görmek istemiyordum. Acınacak biri değildim.
Masama oturdum.
Belgeler hâlâ oradaydı. Mektuplar hâlâ yazılmayı bekliyordu. Topraklar hâlâ yönetilmeyi bekliyordu.
Dünya benim acım için durmamıştı.
Ben de durmayacaktım.
Dördüncü gün, mahkeme günüydü.
Sabah uyandığımda içimde garip bir sessizlik vardı. Ne öfke vardı ne korku. Sadece… boşluk.
Ama bu boşluk zayıflık değildi.
Bu boşluk, yerini başka bir şeye bırakıyordu.
Kararlılığa.
Bugün artık sadece Reya değildim.
Bugün, Sereth’in düşesiydim.
Bir süre boşluğa baktım. Düşüncelerim vardı ama hiçbirine tutunamıyordum. Sanki zihnim, yaklaşan bir şeyin ağırlığı altında sessizce bekliyordu.
Kapı çalındı.
“Gir,” dedim.
Kapı aralandı ve Zayn içeri girdi. Her zamanki gibi kendinden emin adımlarla yanıma yaklaştı ve yatağın kenarına oturdu. Elini kaldırdı, parmaklarının tersiyle yanağıma hafifçe dokundu.
“Hazır mısın?” diye fısıldadı. “Bugün büyük gün.”
Tenine değdiği anda tüylerim ürperdi. Bunun korkudan mı, yoksa başka bir şeyden mi olduğunu anlamak istemedim.
“Bilmiyorum,” dedim sessizce. “Nevara’nın yine bir şey yapacağını hissediyorum. İçimde… geçmeyen bir huzursuzluk var.”
Zayn başını hafifçe eğdi, gözleri yüzümü aradı.
“Önce yataktan kalk bakalım,” dedi yumuşak bir sesle. “Güne başlamadan nasıl biteceğini kim bilebilir?”
Elimi tuttu. Parmakları sıcaktı. Beni yavaşça ayağa kaldırdı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, o tanıdık gamzesi ortaya çıktı.
“Pekala,” dedim, elimi çekerek. “Beni salonda bekle. Hazırlanıp geliyorum.”
Başını eğerek abartılı bir ciddiyetle karşılık verdi.
“Emredersiniz, hanımefendi.”
Bu haline istemsizce gülümsedim. O da bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü bakışlarında kısa bir zafer parıltısı belirdi. Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
Kapı kapandığında gülümsemem yavaşça silindi.
Dolaba yöneldim. Parmaklarım kumaşların arasında dolaştı ve sonunda gümüş renkli elbisede durdu. Onu çıkarıp üzerime geçirdim. Kumaş bedenime kusursuzca oturdu; ne fazla sıkı, ne fazla gevşekti. Tam olması gerektiği gibiydi.
Aynanın karşısına geçtim.
Kırmızı rujumu sürdüm. Dudaklarım yeniden bir silaha dönüşmüştü. Pudrayı aldım, yüzümdeki izlerin üzerine dikkatle uyguladım. Yaralar kaybolmadı. Sadece… görünmez oldular.
Boynuma altın işlemeli ağır kolyeyi taktım. Ardından ona eşlik eden küpeleri. Her biri bir zırh parçası gibiydi.
Saçlarımı kulağımın arkasına sabitledim. Yaprak şeklindeki tokayı yerleştirdim.
Sonra aynadaki kadına baktım.
O ben değildim.
Ya da belki… artık sadece o bendim.
Bakışları sertti. Gözlerinde tereddüt yoktu. Soğuk, otoriter ve güçlüydü. Acı çekmişti ama kırılmamıştı.
Bir düşesten fazlasıydı.
Bir hüküm gibiydi.
“Hazırım galiba,” diye fısıldadım.
Ama bunun mahkeme için mi… yoksa gerçeği öğrenmek için mi olduğunu bilmiyordum.
Ardından arkamı döndüm ve odadan çıktım.
