25. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

KARŞILAŞMA

Revy Chardee

Selam gelecekteki ben.

Nasılsın bilmiyorum.

Ne yapıyorsun, nerdesin onu da bilmiyorum.

Ama ben şu an çabalıyorum.

Kalemi kâğıdın üzerinde biraz daha tuttum. Devam edebilirdim belki. Ama gerek duymadım. Bu kadarı yeterliydi.

Defteri kapattım. Yatağa uzandım.

Pencere aralıktı. Gece serinliği içeri doluyordu.

Sabah uyandığımda dışarıdan kuşların cıvıltısı, hışırdayan yaprakların sesi geliyordu. Gözlerimi tavana dikmiş halde bir süre öylece kaldım. Rahatlamıştım. Bu his yabancıydı ama hoştu.

Hizmetliyi çağırıp kahvaltı hazırlamalarını söyledim. Onlar hazırlık yaparken masaya oturdum. Kağıt ve kalemi elime aldım. Tereddüt etmedim. Kime yazdığımı, ne istediğimi biliyordum.

İmparatoriçeye yazmaya başladım.

Batmayan Ülkenin İmparatoriçesine,

Prens Aren tarafından aileme iletilen evlilik teklifi tarafıma ulaşmıştır.

Bu teklif benim rızam dışında yapılmıştır.

Şahsi talebim, söz konusu teklifin geri çekilmesidir.

Bu meselenin burada kapanmasını temenni ederim.

Reya Sereth

Kalemi bıraktım. Daha fazlasına gerek yoktu. Netlik yeterliydi.

Kağıdı katlayıp zarfa koydum, mührümü bastım. Zarfı alıp odadan çıktım. Salonda kahyayı gördüğüm anda zarfı uzattım.

“Bunu Cyramill’e gönderin,” dedim.

Soru sormadı.

Kahvaltı için bahçeye çıktım. Hava fazlasıyla güzeldi; içeride kalsaydım pişman olurdum. İçimde hafif bir kararlılık vardı. Sessiz ama sağlam.

Yemek sırasında bir hizmetliyi çağırdım.

“Ağıldaki atımı çıkarın,” dedim. “Biraz dolaşsın, açılsın. Kahvaltıdan sonra bizzat bakacağım.”

Yemeğimi bitirdikten sonra odama çıktım. Binicilik kıyafetlerimi giydim, saçlarımı topladım. Aynaya baktım. Yorgundum ama dağılmamıştım.

Dışarı çıktım. Kül’ün yanına doğru yürüdüm. Onu uzaktan gördüğümde yayılmış halde duruyordu. Rahattı. Gülümsedim. Yanına yaklaştığımda ise, sanki beni bekliyormuş gibi huzursuzlandı.

Dizginleri çalışandan aldım.

“Buradan sonrasına ben eşlik edeceğim,” dedim.

Kül’le birlikte ağır adımlarla yola koyulduk. Bu kez acele etmedim. Dizginleri gevşek bıraktım; yön vermedim, eşlik ettim. Toprak yol kısa sürede yerini ağaçların gölgesine bıraktı. Orman serindi. Yapraklar arasından süzülen ışık, yere kırık desenler çiziyordu.

Kül’ün adımları burada değişti. Daha dikkatli, daha yumuşak. Sanki bu patikayı tanıyordu. Nefesim açıldı. Göğsümdeki sıkışma gevşedi.

Bir süre sonra suyun sesi geldi. Önce uzaktan, sonra daha net. Kül kulaklarını dikti. Patika daraldı. Ağaçlar aralandığında küçük bir şelale çıktı karşımıza. Su, kayaların arasından dökülüp aşağıda berrak bir havuza karışıyordu. Etrafı yosun tutmuştu; serin ve canlıydı.

İndim.

Dizginleri Kül’ün boynuna doladım. O da başını eğip suya yaklaştı. Elimi suya daldırdım. Soğuktu. Parmaklarımın sızısı bu soğukta bile geçti sayılırdı.

Biraz ileride uçurum vardı. Kenarına kadar yürüdüm ama yaklaşmadım. Durup baktım. Aşağısı derindi. Sadece durmak istedim.

Kül yanıma geldi. Nefesini kolumda hissettim. Elimi yelesine koydum.

“Buradayım,” dedim fısıltıyla. Kime söylediğimi bilmiyordum.

Şelalenin sesi düşüncelerimi bastırıyordu. Kael yoktu burada. Saray yoktu. Dedikodular, mektuplar, mühürler… hiçbiri. Sadece suyun düşüşü ve kalbimin ritmi.

Uçurumun kenarında dururken ilk kez şunu fark ettim:

Aşağı bakmıyordum.

Geriye de bakmıyordum.

Olduğum yerdeydim.

Ve bu, şimdilik yeterliydi.

Uçurumun kıyısında çimenlerin üzerine oturdum. Toprak serindi.

Kül yanımdaydı; bedenini bana doğru yaslamış, başını kucağıma bırakmıştı. Yelesini okşamaya başladım. Parmaklarım alışkanlıkla hareket ediyordu; sonra farkına varmadan küçük örgüler yaptım. Acelem yoktu. Zaman burada başka akıyordu.

Çok huzurluydum.

Sırtımı Kül’ün bedenine yasladım, gözlerimi kapattım.

Şelalenin sesi…

Kül’ün düzenli nefes alışları…

Kuşların ötüşü, rüzgârın yapraklara çarpıp çıkardığı o yumuşak uğultu…

Bir süre bu anın içinde kalmak istedim. Düşünmeden, hatırlamadan. Sadece var olarak.

Kül birden huylanmış gibi kıpırdandı. Doğruldum. Başını kaldırmıştı; burnunu saçlarıma doğru uzatıyordu.

“Yapma kızım,” dedim gülerek. “Hey, dur diyorum.”

Ama dinlemedi.

Bir anda tokamı dişlerinin arasına aldı.

“Tamam, tamam,” dedim. “Sakin ol. Çıkartacağım.”

Tokayı çözdüm, saçlarımı omuzlarıma bıraktım. Kül hemen duruldu. Sanki istediğini almış gibi derin bir nefes verdi. Onaylar gibiydi.

Sanki söylediklerimi algılıyordu. Kendi zevkleri vardı. Kendi tercihleri. Ve bana kalırsa, bunu göstermekten de çekinmiyordu.

Tekrar Kül’ün bedenine yaslandım, gözlerimi kapattım.

Bir an daha… sadece bir an.

Üzerime düşen gölgeyle irkildim. Gözlerimi anında açtım. Elim istemsizce belimdeki hançeri yokladı.

Başımı kaldırdığımda ise nefesim kesildi.

Aren.

Bir an ağzım açık kaldı. Düşünmeden konuştum:

“Senin burada ne işin var?”

Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz toparlandım.

“Prensim,” dedim, sesimi düzeltmeye çalışarak. “Burada ne işiniz vardı?”

Aren gülümsüyordu. Rahat. Sanki beni bu hâlde yakalamak, planının bir parçasıymış gibi. Gözleri kısa bir an Kül’e, sonra tekrar bana kaydı.

“Bugün anneme bir zarf geldi,” dedi sakin bir tonla.

“Ben de o zarfı gönderen hanımı görmeye geldim.”

Kalbim hızlandı.

Demek ulaşmıştı.

Sessizlik, şelalenin sesiyle doldu. Aren hâlâ gülümsüyordu ama bu gülümseme… masum değildi. Daha çok, avını bulmuş birinin sabrı gibiydi.

Aren konuşurken bir adım attı.

Bilinçliydi.

Yaklaşmak için acele etmiyordu ama mesafeyi kasıtlı olarak daraltıyordu.

Tam o anda Kül huzursuzlandı.

Başını kucağımdan kaldırdı, kulakları geriye yattı. Göğsünden boğuk bir homurtu yükseldi. Önce yere, sonra Aren’e sertçe vurdu toynağını.

“Elini dizginle,” dedi Aren, bakışlarını Kül’den ayırmadan.

“Sahibini tedirgin ediyor.”

Elim istemsizce Kül’ün yelesine gitti.

“Hayır,” dedim sakin ama net bir sesle. “O sadece beni dinler.”

Kül bir adım önüme geçti. Bedenini bana siper eder gibi konumlandı. Geniş gövdesiyle Aren’le arama girdi. Nefesi hızlanmıştı ama kaçmıyordu. Tehditkâr ama kontrollüydü.

Aren’in kaşları hafifçe kalktı.

“İlginç,” dedi. “Çoğu at beni sever.”

“Çoğu,” dedim. “Ama hepsi değil.”

Şelalenin sesi yükselirken Aren bir adım daha atmayı denedi. Kül bu kez kişnedi. Sert. Uyarı dolu. Toz havalandı.

Elimi Kül’ün boynuna bastırdım.

“Tamam kızım,” diye fısıldadım. “Buradayım.”

Aren durdu.

İlk kez… gerçekten durdu.

Bakışları bu kez doğrudan benim gözlerime kilitlendi. Gülümsemesi silikleşti, yerini dikkatli bir ifadeye bıraktı.

“Demek zarfı gönderirken,” dedi yavaşça,

“yalnız olmadığını biliyordun.”

Başımı kaldırdım. Geri çekilmedim.

“Hayır,” dedim. “Ama hayatta kalmak istediğimi biliyordum.”

Kül burnunu omzuma yasladı. Sanki söylediğim sözleri onaylar gibiydi.

Kül sakinleştiğinde bakışlarımı Aren’e çevirdim.

“Cevabımı almışsınızdır, prensim. Ziyaretinizi anlayamadım,” dedim. Sesim düz çıkmıştı ama son kelimede istemsizce çatladı.

Aren bunu duydu. Kaçırmadı.

Bir an tereddüt etti, sonra elimi tuttu. Tepki vermeye fırsat bulamadan avucumu açtı. Eski yara izleri, silik ama hâlâ oradaydı. Bakışları anında karardı; gözlerindeki yumuşaklık yerini bastırılmış bir öfkeye bıraktı.

“Bunu…” dedi, sesi sertleşti, sonra kendini toparladı.

“Bunu o mu yaptı?”

“Önemli bir mevzu değil, prensim,” dedim hızlıca. “Yaralar geçti. İzleri de zamanla kaybolur. Endişelenecek bir şey yok.”

Umursamaz görünmeye çalışıyordum ama Aren’in bakışları elime mıhlanmıştı. Sanki söylediklerimi duymuyordu.

Başını hafifçe eğdi ve tek tek parmaklarımı dudaklarına götürdü. O an içimde bir şey irkildi. Elimi istemsizce geri çektim.

“Yapmayın, prensim,” dedim. Bakışlarımı kaçırdım. Sesim bu kez daha netti.

Aren durdu. Israr etmedi. Elini geri çekti ama hemen ardından, sanki kendine engel olamıyormuş gibi, parmaklarının tersiyle yanağıma çok hafif dokundu. Bir okşama bile sayılmazdı; daha çok orada olduğunu hissettiren bir temas gibiydi.

“Ben sana dokunmaya kıyamazken,” dedi alçak bir sesle, sanki sözlerini kendine söylüyormuş gibi,

“bir başkası bunu nasıl yapabiliyor… anlamıyorum.”

Cevap vermedim. Verecek bir cevabım yoktu. Boğazımda düğümlenen şey ne kelimeye ne sessizliğe sığıyordu.

Aren bunu fark etmiş olmalıydı. Konuyu zorlamadı. Bakışlarını Kül’e çevirdi.

“Atın güzelmiş,” dedi daha yumuşak bir tonla.

Kül, sanki adını duymuş gibi başını kaldırdı. Bir adım attı, Aren’e yaklaştı, sonra durdu. Mesafeyi kendi belirledi.

“Evet,” dedim. Bu kez içten bir gülümseme dudaklarıma yerleşti.

“Çok güzel bir at.”

Aren gülümsedi. Bu gülümseme ilk kez hüzünle karışıktı.

“Belli,” dedi. “Sahibini iyi tanıyor.”

Kül başını yeniden bana yasladı.

Ben de ilk kez, kalbimin bu kadar gürültülü attığını fark ettim.

Aren bir süre konuşmadı. Gözleri Kül’ün başını omzuma yaslayışını izledi. Sonra bakışlarını bana çevirdi; bu kez yüzünde ne öfke ne de acele vardı.

“Buraya seni köşeye sıkıştırmak için gelmedim,” dedi.

“Ne unvanımla… ne de gönderdiğim bir teklifle.”

Sessiz kaldım. Dinliyordum.

“Zarfı geri çekmemi istemeni anlıyorum,” diye devam etti. “Buna saygı duyuyorum.”

Bir adım geride durdu. Bilerek.

“Ama şunu bilmeni istedim.”

Derin bir nefes aldı. Sesindeki titrekliği gizlemedi.

“Ben vazgeçmedim, Reya.”

Adımı bu kadar sade söylemesi içimi ürpertti.

“Seni zorlamayacağım,” dedi kararlı ama yumuşak bir tonla.

“Yanına gelmemi istemezsen gelmem. Konuşmak istemezsen susarım. Hatta beni hiç görmek istemezsen… buna da katlanırım.”

Bakışlarını kaçırmadı.

“Ama sevdiğimi inkâr etmeyeceğim. Ne kendime, ne sana.”

Kül huzursuzca kıpırdandı. Aren hemen geri çekildi. Gülümsedi.

“Merak etme,” dedi Kül’e, sanki onu anlıyormuş gibi.

“Onu senden almaya gelmedim.”

Sonra tekrar bana baktı.

“Yoluna devam etmek istiyorsan, ben arkanda dururum,” dedi.

“Eğer bir gün… sadece bir gün bile olsa, dönüp bakmak istersen—”

Cümleyi tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu.

Sessizlik çöktü.

Ama kalbim, hepsinden daha gürültülüydü.