16. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

YAKIN TEMAS

Revy Chardee

At arabasının ritmi değiştiğinde bunu ilk ben fark ettim.

Tekerlekler artık daha düzgün ilerliyordu; yol daha geniş, taşlar daha düzenliydi. Bu sınırı binlerce kez geçmiş olabilirdim ama her seferinde aynı hissi verirdi: eve dönüş.

Karşımda Reya vardı.

Camdan dışarı bakıyordu ama gözleri kapanıyordu. Omuzları düşmüş, nefesi yavaşlamıştı. Yorgunluk onu sonunda yakalamıştı.

Başını cama yasladı; çok hafif bir sarsıntıyla alnı sert yüzeye değdi.

İçim istemsizce gerildi.

At arabası durdu.

“Prens Aren Valerys Cyramill,” dedi dışarıdan gelen ses.

“Cyramill topraklarına hoş geldiniz.”

Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Muhafızlar dizilmişti. Zırhları sade ama kusursuzdu. Gözleri tetikteydi; beni değil, düzeni koruyorlardı.

Başımı hafifçe salladım. Bu yeterliydi.

“Geçebilirsiniz, majesteleri.”

Perdeyi kapattığımda Reya’nın başı hâlâ camdaydı. Kaşları hafifçe çatılmıştı; uykuyla uyanıklık arasındaki o savunmasız hâli…

Canının yanmasına izin veremezdim. Özellikle burada. Özellikle benim ülkemde.

Sessizce yer değiştirdim.

Yanına oturduğumda hafifçe irkildi ama uyanmadı. Bir an tereddüt ettim.

Sonra çok yavaş bir hareketle başını cama yasladığı yerden aldım.

Omzuma.

Nefesi düzene girdi. Kaşları gevşedi.

Sanki bedeni gerginliği ilk kez bırakıyordu kendini.

O an anladım.

Reya sadece uyumuyordu. Güveniyordu.

At arabası yeniden hareket etti. Dışarıda Cyramill’in ilk kuleleri görünmeye başlamıştı. Yüksek, açık renk taşlardan yapılmış; ne tehditkâr ne davetkâr… sadece oradaydılar gibi: “Biz buradayız. Hep buradaydık.”

Bakışlarım istemsizce Reya’ya döndü.

Atherion’da onu sıkıştıran her şey… burada işlemeyecekti.

Burada kimse onu kolundan sürükleyemezdi.

Burada kimse sesini yükselterek haklı çıkamazdı.

Başını biraz daha omzuma yasladım ki boynu ağrımasın. Elim, neredeyse farkında olmadan saçlarının kenarında durdu ama dokunmadım.

Henüz.

At arabası ilerlerken, dudakları uykusunda hafifçe kıpırdadı. Ne dediğini duyamadım. Ama yüzünde ilk kez huzura benzeyen bir ifade vardı.

“Dinlen,” diye fısıldadım, duymayacağını bilerek.

“Buradan sonra yükünü ben taşıyorum.”

Gözlerimi araladığımda başım sıcak bir yere yaslıydı; fark ettiğim an nefesimi tuttum.

Aren kımıldamadan fısıldadı: “ biraz daha dinlenmeye ihtiyacın var.”

Gözlerim daha fazla dayanamayarak geri kapandı..

At arabası durduğunda Aren’in omzu hafifçe kımıldadı.

“Geldik,” dedi alçak bir sesle.

Başımı doğrulttuğumda hâlâ yanımdaydı. Geri çekilmedi, ben de acele etmedim. Arabadan birlikte indik.

Avluda bizi bekleyen iki kişi vardı.

İmparator’un bakışları doğrudan üzerimde durdu. Sert değildi ama kaçamak da değildi. Aren’in babası olduğu her hâlinden belliydi; aynı sakin güç, aynı duruş.

“Reya,” dedi.

Adımı ilk kez biri bu kadar doğal söylemişti.

“Yolculuk nasıldı?”

“Uzundu majesteleri,” dedim, “ama güzeldi.”

Başını hafifçe salladı.

“Bu iyi haber o zaman .”

Ne demek istediğini tam anlayamadım ama sesinde tuhaf bir güven vardı.

Kraliçe bir adım öne çıktı. Gülümsemesi ölçülüydü; beni süzmedi, tartmadı. Sanki yalnızca… not etti.

“Hoş geldin Reya,” dedi.

“Umarım kendini yabancı hissetmezsin.”

“Hissetmiyorum,” demek istedim ama yalnızca başımı sallayabildim.

Kraliçe’nin bakışları o an yumuşadı. Aren’e kısa bir bakış attı, sonra tekrar bana döndü.

“Zamanla alışacaksın,” dedi sakince.

“Ve eğer istersen, burada yalnız kalmazsın.”

Aren o an omzuma çok hafifçe dokundu.

Bir uyarı gibi değil… bir hatırlatma gibi.

Aren o an omzuma çok hafifçe dokundu.

Bir uyarı gibi değil… bir hatırlatma gibi.

“Yol seni yormuş,” dedi alçak bir sesle.

Sanki bunu fark eden tek kişi oydu.

Sözleri yüksek değildi ama yeterince duyuldu. İmparator bakışlarını bana çevirdiğinde yüzünde sertlik yoktu. Yalnızca anlayış vardı.

“Uzun yollar insanı yorar,” dedi.

“Dinlenmek iyi gelir.”

Kraliçe yaklaştı. Gülümsemesi temkinliydi ama içtendi; beni tartan değil, yoklayan bir ifade vardı yüzünde. Elini koluma koymadı, yalnızca başını hafifçe eğdi.

“Odan hazır,” dedi yumuşak bir sesle.

“İstediğin zaman inersin. Bugün misafirimizsin.”

Misafir.

Bu kelime göğsümde beklediğimden daha sıcak durdu.

“Teşekkür ederim,” diyebildim sadece.

Kraliçe’nin bakışı üzerimde bir an daha kaldı.

“Yorulduğunu saklamana gerek yok burada,” dedi.

“Bunu zamanla anlarsın.”

Aren geri çekildi. Yanımdan ayrılırken sesi neredeyse bir fısıltıydı.

“Gelmiş olman yeterli,” dedi.

O an içimde ilk kez bir şey gevşedi.

Dik durmak zorunda değildim.

Güçlü görünmek zorunda hiç değildim.

Odaya girer girmez kendimi yatağa bıraktım. Yolun yorgunluğu kemiklerime kadar işlemişti. Perdeler aralıktı; gün ışığı odanın içine usulca süzülüyordu. “Sadece biraz dinleneceğim,” diye mırıldandım kendi kendime.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum.

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey… bir çift mavi göz oldu.

Yakın. Fazla yakın.

Bir an için nefesim durdu.

“—Aah!”

Yatağın içinde doğrulurken neredeyse çığlık atacaktım ki tanıdık bir kahkaha duyuldu.

“Bu kadar korkacağını tahmin etmemiştim.”

Aren.

Yatağın yanındaki koltukta oturuyordu. Dirseğini dizine dayamış, başını hafifçe eğmişti. Yüzünde… saklamaya bile çalışmadığı bir eğlence vardı.

“Elimden geleni yaptım ama,” dedi gülüşünü bastıramadan,

“sanırım başarısız oldum.”

Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Elimi göğsüme koydum.

“Beni öldürüyordunuz az kalsın,” dedim.

“Bu kadar dramatik olmayalım,” dedi.

“Uyanırken bağıran leydiler listemde ilk üçe girdiniz, o ayrı.”

Kaşlarımı çattım.

“Listeniz mi var?”

“Gayriresmî,” dedi omuz silkerek.

“Ve oldukça kısa.”

İstemeden güldüm. Gülüşümün çıktığını fark edince ben bile şaşırdım.

“Ne zamandır buradasınız?” diye sordum.

“Çok değil,” dedi.

“Uyuduğunuzu söylediler. Uyandırmak istemedim.”

Bakışlarım istemsizce yumuşadı.

“Başımı cama yaslamıştım… sanırım uyuyakalmışım.”

“Evet,” dedi.

“Yol sizi yormuş.”

Ses tonu sakindi. Ne meraklı ne de fazla ilgili. Sanki yorgunluğumu görmek… onun için doğal bir şeydi.

Ayağa kalktı.

“Eğer daha iyiyseniz,” dedi hafifçe,

“sarayın küçük bir kısmını göstermek isterim. Kayıp odalara girmeden.”

“Beni korkutmaya devam etmeyecekseniz,” dedim.

Gülümsedi.

“Söz veremem.”

Koridora çıktığımızda yürüyüşüme uyum sağladı. Benden önde değil, arkamda hiç değil. Yanımdaydı.

Bir köşeyi dönerken halının ucu ayağıma takıldı. Bu kez bağırmadım ama sendeledim.

Aren refleksle kolunu uzattı.

“Dikkat.”

“Bugün yerçekimiyle aram pek iyi değil,” dedim.

“Anlaşılan,” dedi,

“ama hâlâ ayaktasınız. Bu bir başarı.”

Bahçeye çıktığımızda içim ferahladı. Çiçeklerin kokusu, su sesi… Her şey çok daha hafifti.

Bir bankın yanından geçerken Aren durdu.

“Buraya oturmak serbest,” dedi.

“Resmî olarak.”

“Resmî olarak mı?”

“Evet,” dedi ciddi bir ifadeyle.

“Gayriresmî olarak da oturabilirsiniz.”

“Ne büyük bir ayrıcalık,” dedim.

Gözleri güldü.

O an fark ettim…

Yanında gerilmiyordum.

Savunmaya geçmiyordum.

Dikkatli olmam gerekmiyordu.

Sadece… vardım.

Ve bu, uzun zamandır hissetmediğim kadar güzeldi.

Bahçenin içlerine doğru ilerledik. Sarayın bu kısmı daha sakindi; taş yollar sarmaşıklarla örtülüydü, fıskiyenin su sesi rüzgârla birlikte fısıltı gibi yayılıyordu. Gün batımı gökyüzünü yumuşak bir altın rengine boyamıştı.

Bir an durdum.

“Burası… çok güzel,” dedim.

Aren yürümeyi kesti.

“Evet,” dedi.

Ama gözleri bahçede değil, bendeydi.

Bakışları yakalandığında kaçırmadı. Ne utanarak ne de meydan okur gibi. Olduğu yerde kaldı, sanki kaçmamı istemiyormuş gibi.

“Yorgunluğun hâlâ yüzünde,” dedi yumuşak bir sesle.

“gözlerin… buraya aitmiş gibi duruyor.”

“Bilmiyorum,” dedim.

“Belki de sadece ilk kez acele etmediğim içindir.”

Bir adım daha yaklaştı. Aramızda hâlâ mesafe vardı ama… boşluk kalmamıştı. Elimi hafifçe tuttu. Sıkmadan. Kaçmayacağımı bilerek.

“Reya,” dedi adımı ilk kez bu kadar sakin söyleyerek,

“burada olmak zorunda değilsin. Ama eğer buradaysan… ben bunu ciddiye alırım.”

Kalbim boğazıma yükseldi.

“Beni korkutmuyorsunuz,” dedim fısıltıyla.

“Bu daha tehlikeli.”

Gülümsedi. Bu kez alaycı değil, yumuşak.

“Ben de bundan endişeleniyorum.”

Elini yüzüme doğru kaldırdı. Parmakları yanağıma değdiğinde nefesim kesildi. Başımı geri çekmedim. O da acele etmedi.

Yaklaştı.

Biraz daha.

Nefeslerimiz birbirine karışacak kadar.

Gözlerim kapandı.

Tam dudakları dudaklarıma değecekken—

“Prensim!”

Bir anlık sessizlik.

Geri çekildik. Neredeyse aynı anda.

Bahçenin girişinde bir hizmetli duruyordu, başı hafif eğik ama varlığının farkında.

“Akşam yemeği hazırlanmıştır. Majesteleri sizi beklemektedir.”

İçimden küçük bir çığlık koptu.

Aren derin bir nefes aldı, sonra bana baktı.

Gözlerinde yarım kalmış bir şey vardı. Bitmemiş. Kaybolmamış.

“Anlaşılan,” dedi sakin ama alttan gülümseyerek,

“Cyramill’de kaderin zamanlaması pek kötü.”

“Ya da,” dedim,

“fazla meraklı.”

Elini bıraktı ama bakışını değil.

“Bu konuşma bitmedi,” dedi alçak bir sesle.

“Biliyorum,” dedim.

Ve o an anladım…

Bu sadece bölünmüş bir an değildi.

Bu, ertelenmiş bir başlangıçtı.