10. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

BATMAYAN ÜLKENİN PRENSİ

Revy Chardee

Nazikçe başımı eğerek Aren’in teklifini reddettim ve içeri geri döndüm. Salon hâlâ ışık içindeydi; müzik, kahkahalar ve fısıltılar birbirine karışıyordu. Kendime sakin bir köşe bulup, hizmetlinin dolaştırdığı yeni şaraplardan bir bardak aldım. Boğazımdan aşağı inerken yakıcıydı ama tam da ihtiyacım olan şey buydu.

Dans eden çiftleri izliyordum ki yanımda tanıdık bir gölge belirdi.

Nevara.

Yanında Kontes Selene, Düşes Marlene ve Barones İnara vardı. Hepsini tanıyordum. Sarayın en parlak, en keskin dilli leydileri. Gülüşleri yumuşak, niyetleri her zaman sertti.

Söze Nevara girdi, sesi bal gibi ama altı zehirliydi.

“Leydilerim, geçen ay sarayda olanları duydunuz mu?”

Barones İnara başını salladı.

“Evet… çok talihsiz bir durumdu. Dilerim hiçbir leydi böyle bir şey yaşamak zorunda kalmaz.”

Bakışlar yavaşça bana döndü. Kontes Selene dudaklarını araladı.

“Leydim,” dedi, sahte bir üzgünlükle, “yaşadıklarınız için gerçekten üzgünüz. Lord Arel’in yaptıkları elbette kabul edilemezdi ama… siz de Leydi Nevara’yı zehirlemeye kalkmışsınız.”

İşte buydu.

Oklar artık gizlenmiyordu.

Şarabımı sakin bir hareketle masaya bıraktım. Sesim titremedi; hatta kendim bile şaşırdım.

“Leydilerim,” dedim, “sanırım bir yanlış anlaşılma var. Ben Nevara’yı zehirlemedim. Baş ağrısı çeken oydu, verdiğim şey ise bir ilaçtı.”

Hafifçe gülümsedim. “Ama bilirsiniz… dozu aşılırsa, ilaç bile zehir olur. Yanılıyor muyum?”

Bir anlık sessizlik oldu.

“İyi dilekleriniz için de teşekkür ederim,” diye ekledim. “Lord Arel’e gelince… evet, bazen elinin ayarını kaçırır.”

Sözlerim ipek gibi çıkmıştı ama altı jilet keskinliğindeydi.

Tam yanlarından ayrılacaktım ki—

Ayağım boşluğa düştü.

Biri bana çelme takmıştı.

Düşeceğimi anlayınca gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum. Ama yere çarpmadım.

Güçlü bir kol belimden kavradı.

“Leydim,” dedi tanıdık bir ses, eğlenceli bir tonda,

“kollarıma atılmayı bu kadar istiyorsanız söylemeniz yeterliydi.”

Gözlerimi açtım.

Aren.

Yüzünde o kendinden emin, sakin gülümseme vardı. Ama bakışları… bakışları başka bir şey söylüyordu. Açıkça: gidin.

Ve inanılmaz bir şekilde, gittiler.

Aren bunu nasıl yapıyordu bilmiyordum ama öğrenmek isterdim.

Elini çekmedi. Ben toparlanırken bana doğru hafifçe eğildi.

“İyi misiniz?”

“Şimdi iyiyim,” dedim. “Teşekkür ederim.”

Elini bana uzattı.

“Bu şarkıyla sizinle dans etme şerefine erişebilir miyim, leydim?”

Onu reddetmek…

Bu, yalnızca görgüsüzlük değil, açık bir meydan okuma olurdu.

“Elbette,” dedim, elini tutarken.

“O onur bana ait… batmayan ülkenin gelecek efendisi.”

Müzik başladığında Aren’in eli belimdeydi ama asıl ağırlığını hissettiğim şey bakışlarıydı.

Gözlerini üzerimden çekmiyordu. Ne etrafı süzüyor ne de salonu umursuyordu.

Sanki bu kalabalıkta yalnızca ben vardım.

Bir adım geri çekildim, o da aynı anda benimle birlikte hareket etti.

Göz göze geldik.

“Dans etmeyi biliyorsunuz,” dedi sessizce.

“Ama bunu söylememe gerek yoktu sanırım.”

“Yanılıyorsunuz,” dedim. “Ayaklarım titriyor.”

Gülümsedi. Küçük, sıcacık bir gülümseme.

“Belli olmuyor.”

Bakışları yüzümde gezindi. Saçlarımda, dudaklarımda durdu.

Gözlerimi kaçıracaktım ki—

“Bakmayın öyle,” dedi alçak bir sesle.

“Güzelliğiniz gözlerimi kamaştırıyor.”

Kalbim hızlandı.

“Bu bir Cyramill nezaketi mi?”

“Hayır,” dedi.

“Bu tamamen şahsi.”

Müziğin ritmi yavaşladıkça mesafe kendiliğinden kapandı.

Aren’in parmakları belimde hafifçe sıkıldı ama hemen gevşedi.

Sınırı biliyordu. Bilerek duruyordu.

Tam o anda Aren’in bakışları bir saniyeliğine omzumun üzerinden geçti.

Sonra tekrar bana döndü.

Kael.

Aren’in dudağının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Ama eli belimden hiç ayrılmadı.

“Endişelenmeyin,” dedi fısıltıyla.

“Dans ederken bakışlarım da sadıktır.”

Müzik bittiğinde Aren’in koluna girdim ve dans pistinden ayrıldık. Salondaki uğultu yeniden üzerimize kapandı. Gülüşler, fısıltılar, ipek eteklerin hışırtısı… Her şey olması gerektiği gibiydi ama ben hâlâ biraz sersemdim.

Aren’in keyfi yerindeydi. Belli etmiyordu ama bakışları hâlâ üzerimdeydi; sanki dans bitmiş olsa da gözleri beni izlemeyi bırakmamıştı. Tam konuşacakken önümüz kesildi.

Kael.

Yüzü sertti. Çenesi kilitlenmişti.

“Konuşmamız gerek,” dedi.

Aren’e dönüp kısa bir nefes aldım.

“İzninizle, prensim.”

Aren bakışlarını Kael’den ayırmadan başını hafifçe salladı.

“Elbette.”

Kael arkasını dönüp yürümeye başladı. Onu takip ettim. Bahçeye çıktık. Fener ışıklarının ulaşmadığı, sarayın duvarlarına yaslanan kuytu bir köşede durdu. Sanki ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi.

“Evet,” dedim. “Dinliyorum.”

Kollarımı göğsümde kavuşturdum, omuzlarımı dikleştirdim.

“Reya, o gece sandığın gibi bir şey olmadı. Ben—”

Sözünü kestim.

“Olup olmaması beni ilgilendirir mi, Lord Kael?”

Bir an duraksadı.

“Eğer bana gecenin bir yarısı odanda, elbisesinin askıları omuzlarından düşmüş bir kadının ‘yanlış anlaşılma’ olduğunu anlatacaksan, gerek yok.”

Sesim düşündüğümden daha sakindi.

Ama içim… içim paramparçaydı.

“Size güvendim,” dedim.

“Ve siz, güvenin ne kadar kolay harcandığını gösterdiniz.”

Gözümden süzülen yaşı sildim.

“Diyelim ki dediğiniz gibi. Diyelim ki o gece gerçekten hiçbir şey olmadı. Bu, yarın olmayacağını garanti eder mi? Ya da bir sonraki gece?”

Kael susuyordu.

Sanki kelimelerim taş gibi üstüne yığılmıştı.

“Tanrı şahidim olsun, Reya,” dedi sonunda, “öyle bir şey olmadı.”

Başımı salladım.

“Geç kalınmış yeminlerdir bunlar.”

Arkamı döndüm.

Tam o anda kolumdan tuttu.

Bu sefer tutuşu farklıydı.

Kararlıydı.

Beni kendine doğru çekti. Bir eli belime indi. Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu.

“Kael,” dedim. “Bırak.”

Bırakmadı.

“Sen bana aitsin,” dedi alçak bir sesle.

“Başka birinin olamazsın.”

İçimde bir şey gerildi.

Kalbim hızlandı.

Nefesim düzensizleşti.

Kaçmak istedim.

Ama kolları hâlâ beni sarıyordu.

“Yapma,” dedim.

Bu kez sesim yalvarmaya yakındı.

Ellerim titriyordu. Dizlerimdeki güç çekiliyordu ama düşmüyordum. Sadece… sıkışıyordum. Kael’in kollarında bu şekilde, bu durumda olacağımı hiç düşünmezdim.

“Böyle davranarak hiçbir şeyi düzeltemezsin,” dedim.

Tam o anda bir ses duyuldu.

“Ellerinizi çekin.”

Kael irkildi.

Bir el Kael’in kolunu omzumdan ayırdı. Başka bir el beni arkasına aldı. Sırtım bir göğse yaslandı.

Aren.

Beni Kael’le arasına aldı. Sessiz ama sarsılmaz bir duruşla.

“Leydi açıkça söyledi,” dedi Aren.

“Bırakın.”

Kael dişlerini sıktı.

“Bu bizim meselemiz.”

Aren bir adım bile geri çekilmedi.

“Artık değil.”

Ben hâlâ titriyordum. Nefesimi toplamaya çalışıyordum. Aren başını hafifçe bana eğdi.

“Buradayım,” dedi alçak bir sesle.

“Güvendesiniz.”

Ve o an…

Gerçekten öyle hissettim.

Kael birkaç saniye daha durdu. Sonra sert bir hareketle arkasını dönüp uzaklaştı.

Bahçede yalnız kalmıştık.

Aren hâlâ önümdeydi. Ellerini yavaşça geri çekti, bana alan tanıdı. Gözleri yüzümdeydi; sorgulayıcı değil, sahiplenici değil… sadece dikkatli.

“İyi misiniz, Leydi Reya?” dedi.

Başımı salladım.

Gece çöktüğünde odamda yalnızdım.

Kapı kapandığında ses, duvarlarda kısa bir yankı yapıp söndü. Ardından gelen sessizlik ağırdı; sanki oda nefesini tutmuş beni izliyordu. Mumun titrek alevi gölgeleri duvarlarda oynatıyor, her kıpırtıyı olduğundan büyük gösteriyordu.

Yatağın kenarına oturdum.

Ellerime baktım.

Hâlâ biraz titriyorlardı.

Akşam olanları düşünmemeye çalıştım ama düşünmemek, düşünmekten daha zordu. Kael’in sesi, Aren’in sakinliği, bahçedeki soğuk taşların ayaklarımın altındaki sertliği… Hepsi üst üste biniyordu.

Göğsümde bir sıkışma vardı.

Ağlamak istiyordum ama gözyaşlarım bile kararsızdı.

Ayağa kalkıp pencereye yürüdüm. Bahçe karanlıktı. Fenerlerin ışığı uzaklarda soluk lekeler gibiydi. Az önce orada durmuş, nefesimi toplamaya çalışmıştım. Şimdi ise her şey çok uzaktı.

Yatağa geri döndüm.

Yavaşça uzandım.

Elbisemin sert kumaşı hâlâ üzerimdeydi.

Göğsümün üzerine elim düştü. Kalbim… hâlâ hızlı atıyordu.

“Güvendesiniz.”

Aren’in sesi aklıma geldi. Ne yüksek, ne iddialıydı. Sadece… oradaydı.

Boğazım düğümlendi.

“Ne zaman,” diye fısıldadım kendime,

“birinin varlığı bu kadar rahatlatıcı oldu?”

Gözlerim doldu. Bu sefer tutmadım. Yaşlar sessizce şakaklarımdan yastığa süzüldü. Hıçkırık yoktu. Sadece yorgunluk vardı. Çok uzun zamandır taşınan bir yükün ağırlığı.

Kael’i düşündüm.

Bir zamanlar bana ait sandığım duyguları.

Sonra Aren’in bakışlarını… Beklentisiz ama dikkatli.

Kalbim ikisinin arasında değildi.

Kalbim sadece… yorulmuştu.

“Ben ne istiyorum?” diye sordum kendime.

Cevap gelmedi.

Ama bir şeyi biliyordum.

Artık kimsenin beni kolumdan çekmesine izin vermeyecektim.

Kimsenin “sen bana aitsin” demesine de.

Yavaşça doğruldum. Elbisemi çıkardım, sade geceliğimi giydim. Saçlarımı çözüp omuzlarıma bıraktım. Aynada kendime baktım.

Gözlerim kızarıktı.

Ama bakışım… eskisi gibi değildi.

Yatağa geri döndüm. Mumun fitilini üfledim. Karanlık odayı tamamen sardı.

Gözlerimi kapatırken kalbime sessizce bir söz verdim:

Bu sefer, kimse için kendimi kaybetmeyecektim.