53. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
THERİON LYSANDREL
Kaldırdığım haritayı tekrar masanın üzerine serdim. Parşömenin kenarları kıvrılmıştı; sanki o bile son günlerde yaşananların ağırlığını taşıyordu. Kurabiyeden küçük bir ısırık aldım. Ağızımda dağılan tatlılık, zihnimdeki sertliği yumuşatmaya yetmedi.
Kalemi elime aldım.
Kuzey bölgesini bulmam uzun sürmedi.
Morhval.
Kalemin ucunu oraya bastırdım. Mürekkep parşömene işlerken, sanki geri dönüşü olmayan bir karar veriyormuşum gibi hissettim. İnce bir ok çizdim ve yanına küçük, sert harflerle not düştüm:
Kael’in kaçtığı yer.
Kalemi bıraktım.
Tam o anda nefesim yarım kaldı.
Sanki biri göğsümün ortasına görünmez bir taş koymuştu. Nefes almak zorlaştı. Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim itaat etmiyordu. Göğsüm daralıyor, kaburgalarım içe doğru kapanıyordu.
Avuç içlerim terlemeye başladı.
Parmaklarımı masanın kenarına bastırdım.
“Neler oluyor…” diye fısıldadım kendi kendime.
Mideme ani bir kramp saplandı. Bu kez daha güçlüydü. Daha derindi. Bedenim bana ait değilmiş gibi kasıldı. Dudaklarımdan istemsiz, bastırılmış bir inleme çıktı.
Tanrıya şükür yalnızım—
Kapı açıldı.
Başımı çevirdiğimde Chessie’yi gördüm. Onun arkasında ise Zhuri duruyordu.
Gözleri beni bulduğu anda ifadesi değişti.
“Neler oluyor?” dedim dişlerimin arasından. Sesim bile bana yabancı geliyordu.
Zhuri hiçbir şey söylemeden öne çıktı. Chessie’yi hafifçe geride bıraktı.
Ben hâlâ masaya tutunuyordum. Ellerim istemsizce yumruk olmuştu. Tırnaklarım avucuma batıyordu.
Zhuri önümde durdu.
Sonra yumruk yaptığım elimi tuttu.
Dokunuşu sıcaktı.
Kaşları çatıldı. Gözlerini kapattı.
“Özünüz…” diye fısıldadı, sesi neredeyse nefes kadardı. “…çok dengesizleşmiş.”
Ne demek istediğini soramadan dudakları hareket etmeye başladı.
Bilmediğim bir dilde konuşuyordu.
Antik, bilmediğim, ağır kelimeler.
Her hece havada asılı kalıyor gibiydi.
İçimdeki huzursuzluk o anda hareket etti.
Sanki görünmeyen bir şey kıpırdanmıştı.
Zhuri elimin üzerindeki kavrayışını sıkılaştırdı. Parmakları titriyordu.
Mırıldanmaya devam etti.
Alnında ter damlaları belirdi. Bir damla şakağından süzüldü.
Mideme saplanan kramp yavaş yavaş çözülmeye başladı. Önce gevşedi. Sonra tamamen dağıldı.
Göğsümdeki baskı hafifledi.
Nefes alabildim.
Gerçekten alabildim.
Zhuri’nin sesi zayıfladı.
Son kelime dudaklarından döküldüğünde, gözlerini açtı.
Ve dizlerinin üzerine çöktü.
Chessie hemen yanına geldi. Onu tutmaya çalıştı.
“Zhuri!” dedim refleksle.
Masayı dolanıp yanına geldim. Eğildim.
Zhuri nefes nefeseydi. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
“Düşesim…” dedi güçlükle.
Gözleri bana odaklandı.
“Özünüz çok dengesiz.”
Kaşlarım çatıldı. “Ne demek bu?”
Derin bir nefes aldı. Devam etmek için kendini zorladı.
“Bu gidişle…” dedi. “…ruhunuz karanlık tarafından yutulacak.”
Sözleri odada asılı kaldı.
Saçmalıktı.
Öyle olmalıydı.
“Merkez tapınağa gitmelisiniz,” diye devam etti. “Arınmanız gerekiyor. Yoksa…”
Durdu.
Gözlerinde ilk kez korku gördüm.
“…ruhunuzu kaybedeceksiniz, düşesim.”
Elini tuttum.
“Öz derken ne demek istiyorsun?” dedim. “Hangi karanlık? Zhuri, anlattıkların mantıklı değil.”
Yorgun bir gülümseme belirdi dudaklarında.
“Sizde mantıksız çok şey yaşamadınız mı, düşesim?”
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Chessie’ye baktım.
“Onu odasına götür,” dedim. “Ve başına birini görevlendir.”
Chessie başını eğdi. Zhuri’nin kolunun altına girdi.
Onu yavaşça ayağa kaldırdı.
Zhuri giderken bir an durdu.
Bana baktı.
Sanki söylemek istediği ama söyleyemediği bir şey vardı.
Sonra döndü.
Kapı kapandı.
Odadaki sessizlik geri döndü.
Bir süre kıpırdamadım.
Sonra aynaya doğru yürüdüm.
Karşımdaki kadına baktım.
Solgundum.
Ama…
Hafiflemiştim.
Gerçekten hafiflemiştim.
Bu his yanlış zamanda gelen bir huzur gibiydi. Güvenilmez ama inkâr edilemez.
Elbisemi düzelttim. Omuzlarımı geriye attım.
Ve odadan çıktım.
Koridorda ilerlerken düşüncelerim birbirine dolanıyordu. Zhuri’nin sözleri zihnimin arkasında yankılanıyordu.
Ruhunuz karanlık tarafından yutulacak.
Salona girmek üzereyken birine çarptım.
“Özür dilerim,” dedim refleksle, burnumu tutarak.
Başımı kaldırdığımda karşımda Veliaht Prens Therion Lysandrel vardı.
Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu.
“Önemli değil,” dedi yumuşak bir sesle. “Asıl siz iyi misiniz?”
Öne doğru hafifçe eğildi. Gözleri yüzümü inceliyordu.
“İyiyim,” dedim.
Yanından geçecektim ki kolumu tuttu.
Teması nazikti ama kasıtlıydı.
“Acı kaybınız için tekrar taziyelerimi sunarım… Düşes Reya.”
Adımı özellikle vurguladı.
Bakışları üzerimde bir saniye fazla kaldı.
Bileğimdeki tutuş gevşediğinde hiçbir şey söylemeden uzaklaştım.
Kalabalığın arasına karıştım.
Bir hizmetkârın tepsisinden bir kadeh şarap aldım ve salonun daha sakin bir köşesine çekildim.
Müzik yumuşaktı.
Çiftler dans ediyordu.
Annemi gördüm. İnsanlarla konuşuyor, gülümsüyordu. Omuzları dikti. Gücü geri dönüyordu. Bunu görmek içimde garip bir rahatlama yarattı.
Bakışlarım kalabalığın içinde Inara’yı aradı.
Onu bulduğumda yalnız değildi.
Zayn’le dans ediyordu.
Uyumlu hareket ediyorlardı. Zayn’in beklenmedik derecede kontrollü ve zarif olduğu bir andı bu.
Bakışları beni buldu.
Kadehimi hafifçe kaldırdım.
O da karşılık verdi.
Bir anlığına geçmiş gözlerimin önünden geçti.
Aren’le dans ettiğim o gece.
Göğsüm sızladı.
Dans bittiğinde Zayn bana doğru geldi. Parmaklarını gözlerimin önünde şıklattı.
“Düşesim,” dedi. “Kayboldunuz.”
Göz kırptım. “Belki de.”
Beni dikkatle süzdü. “Nasıl oldunuz?”
Viskisini tek yudumda bitirdi.
“İyiyim,” dedim. “Sadece… bu gecenin bitmesini istiyorum.”
Inara yanımıza geldi. Kadehini sallıyordu.
Zayn’e baktı.
“Bu arada,” dedi. “Mükemmel dans ediyorsun. Genel kaba haline kıyasla şaşırtıcı.”
Zayn’in kaşı kalktı.
“Pataklanmak istiyor bu velet,” dedi bana dönerek.
Gülmemi tutamadım.
“Sen kime velet diyorsun?” dedi Inara.
“Sana,” dedi Zayn sakince. “Sen annenin karnındayken ben kaleden kaçıyordum.”
“Bu bir başarı değil,” dedi Inara.
“Senin standartlarına göre her şey başarıdır.”
Onları izlerken içimdeki ağırlığın biraz daha hafiflediğini fark ettim.
Saatler ilerledikçe müzik yavaşlamış, kahkahalar seyrelmişti. Salonun üzerini örten o ağır gösteriş yerini yorgun bir uğultuya bırakıyordu. Birkaç saat önce ihtişamın merkezi olan o devasa alan, şimdi geride kalanların fısıltılarıyla ayakta duruyordu yalnızca.
Zayn ve İnara hâlâ tartışıyordu.
İnara’nın yanakları şaraptan kızarmış, gözleri öfkeyle parlıyordu. Zayn ise her zamanki gibi inadına sakin görünüyordu; ama onu tanıyan biri için çenesindeki kasın gerilişi yeterince şey anlatıyordu.
“Zayn, çok ileri gidiyorsun,” dedim, sesimi yükseltmeden.
Sözlerim bir emir değildi. Ama o, emirdi.
Zayn bana baktı. O kısa anlık bakışta, geri adım atmaya hazır olduğunu gördüm. Her zaman olduğu gibi.
Tam o sırada bakışlarım onların omuzlarının üzerinden kaydı. Kontes Selene ve Düşes Marlene bize doğru geliyorlardı. Adımlarındaki o ölçülü yavaşlık, niyetlerini gizleme çabasından çok, niyetlerini vurguluyordu.
Kaçmadım. Kaçmam.
Kadehimi dudaklarıma götürdüm, şarabın boğazımdan aşağı kaymasına izin verdim. Bekledim.
Yanımıza geldiklerinde önce bana bakmadılar.
Bakışları İnara’nın üzerinde gezindi.
“Bakıyorum,” dedi Marlene, dudaklarının kenarı küçümseyen bir tebessümle kıvrılırken, “kuyruk sallayacak birini bulmuşsun.”
İnara’nın omuzları gerildi. Nefes alışını duydum.
Hiç düşünmeden bir adım öne çıktım. İnara’nın önüne.
Kadehimi hafifçe kaldırdım.
“En azından doğru insanların yanında,” dedim sakince.
Selene’nin kaşları çatıldı. Beklediği cevap bu değildi.
“Ne kast ediyorsunuz, düşes?”
Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Kadehimi tekrar dudaklarıma götürdüm. Bir yudum daha aldım. Onları bekletmek hoşuma gidiyordu.
“Asil kan soyuna sahip olduğunu iddia eden Nevara’yı bilirsiniz,” dedim sonunda.
İsim havada asılı kaldı.
“Hiç yakışık almayacak şeyler yaptı.”
Gözlerim ikisinin arasında dolaştı. En ufak bir tepkiyi bile kaçırmadan.
“Öyle ki… hepimiz utandık.”
Sessizlik ağırlaştı.
“Ve siz,” dedim, sesimi bir parça daha alçaltarak, “hâlâ bana Nevara’yı mı savunuyorsunuz?”
Marlene’nin çenesi gerildi. Ama susmadı.
“Nevara konusunda siz de babanızın vefatından sonra onunla yakınlaşmıştınız.”
Babam.
Bu kelime hâlâ içimde bir yere dokunuyordu. Ama yüzümde hiçbir şey değişmedi.
“Evet,” dedim. “Yakınlaştım.”
Bir adım daha yaklaştım onlara.
“İnkâr etmiyorum.”
Gözlerimi Marlene’nin gözlerine kilitledim.
“Ama yakınlaşmasaydım, Cyramill prensinin nerede olduğunu asla öğrenemezdim.”
Gülümsemedim.
Sadece baktım.
Babamı bana karşı kullanmaya çalıştıklarını sanıyorlardı. Oysa fark etmedikleri şey şuydu:
Ben babamın kızıydım.
Ve o, kimseye kaybetmemişti.
Marlene tekrar konuşmak için dudaklarını araladığında, elimi hafifçe kaldırdım.
“Size iyi eğlenceler dilerim, hanımlar.”
Daha fazla söz hak etmiyorlardı.
Onlara sırtımı döndüm.
Zayn’ın İnara’nın kolunu tuttuğunu, onu başka bir yöne çektiğini gördüm. İnara gitmeden önce bana baktı. O bakışta minnet vardı. Ve hâlâ dinmemiş bir öfke.
Başımı hafifçe eğdim.
Sonra yürümeye devam ettim.
Salonun kapıları önümde açıldı.
İçerideki hava ağırdı. Fazla sıcak. Fazla dar.
Nefes almak zordu.
Dışarı çıktığımda gece beni karşıladı.
Soğuk hava tenime değdiğinde, ilk kez gerçekten nefes alabildiğimi hissettim.
Adımlarımı yavaşlatmadım.
Bahçeye doğru yürüdüm.
Soğuk hava tenimi keskin bir bıçak gibi yaladı. Üşüdüm. Ama bu üşüme rahatsız edici değildi. Aksine, içimde dolaşan o bulanık sıcaklığı temizliyordu. Alkolün ağırlığı zihnimden çekiliyor, düşüncelerim yeniden netleşiyordu.
Bahçenin taş yolunu geçip küçük yuvarlak masalardan birine oturdum. Ellerimi kucağımda birleştirdim. Gözlerimi karanlığa bıraktım. Sarayın duvarlarının dışındaki dünya burada yokmuş gibi hissettiriyordu.
Sonra adım sesleri duydum.
Düzenli. Kararlı. Tereddütsüz.
Başımı çevirdiğimde onu gördüm.
Veliaht Prens Therion Lysandrel.
Ay ışığı yüzünün keskin hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Siyah gözleri gecenin kendisi kadar koyuydu; hiçbir şey yansıtmayan, hiçbir şey ele vermeyen türden. Kumral saçları ise o karanlığın içinde beklenmedik bir karşıtlık oluşturuyordu. Üzerinde her zamanki gibi kusursuz dikilmiş koyu renkli ceketi vardı. Sanki parti hâlâ devam ediyormuş gibi.
Bana doğru gelmeyeceğini düşündüm.
Yanılmışım.
Hiç tereddüt etmeden karşımdaki sandalyeyi çekti ve oturdu.
Oturma biçiminde bile bir sahiplenme vardı. Sanki bulunduğu her yer zaten ona aitmiş gibi.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Prensim?” dedim, sesim ölçülü ve sakindi. Bir açıklama bekliyordum. Ya da daha doğrusu, kısa bir nezaket cümlesi ve ardından gidişini.
Ama gitmedi.
Dudakları yavaşça kıvrıldı. Bu bir gülümsemeydi, ama içinde sıcaklık yoktu.
“Demek,” dedi, sesi alçak ve pürüzsüzdü, “Cyramill prensini bulan ünlü Düşes Reya sizsiniz.”
Adımı söylemedi.
Unvanımı kullandı.
Başımı hafifçe eğdim.
“Evet, benim. Bir durum mu vardı, prensim?”
Soruyu özellikle kısa tuttum. Konuşmayı uzatma niyetinde olmadığımı anlaması için.
Ama o, sanki bunu hiç umursamıyormuş gibi arkasına yaslandı. Gözleri üzerimde gezindi.
“Bilirsiniz,” dedi, sesi hâlâ sakindi, “evleneceğim kadın bir süre önce infaz edildi.”
İsmini söylemedi. Ama ikimiz de kimden bahsettiğini biliyorduk.
“Çok öncesinde de benden uzaklaşıyordu,” diye devam etti. “Ve sürekli aynı şeyi söylüyordu.”
Gözleri gözlerime kilitlendi.
“O kızı ezmem gerektiğini.”
Sessiz kaldım.
“Nevara’yı daha önce hiç böyle görmemiştim,” dedi. “Melek gibi bir kızdı.”
Bu kez dudaklarının kenarında daha farklı bir gülümseme belirdi.
“Soğukkanlı. Öfkeli. Takıntılı.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Melek gibi bir kızı bu hâle getiren kadını merak etmem… kötü bir şey mi, düşes?”
Sorunun kendisi masum değildi.
Yüzümü tamamen nötr tuttum.
“Ben Nevara’ya hiçbir şey yapmadım, prensim,” dedim sakince. “Cyramill prensini kaçırdı. Ben de gerekeni yaptım.”
Bir an durdum.
“Onu adalete teslim ettim.”
Sesimde en ufak bir tereddüt yoktu.
Therion başını yavaşça salladı. Anladığını gösteren bir hareketti bu. Ama gözleri…
Gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Sanki söylediklerimin doğruluğuyla değil, benimle ilgileniyordu.
“Adalet,” diye tekrarladı sessizce.
Sonra öne doğru hafifçe eğildi. Dirseklerini dizlerine yasladı.
“Ne kadar ağır bir kelime.”
Bakışları yüzümden dudaklarıma, oradan tekrar gözlerime döndü. Açıkça. Rahatsız edici olmaya yetecek kadar uzun.
“Ve siz,” dedi, sesi biraz daha alçalmıştı, “bu kelimeyi taşımak için oldukça… zarif görünüyorsunuz.”
Bir süre konuşmadım. Onun bakışlarının altında ezilmeyi reddederek sadece karşılık verdim.
“Görünüşler çoğu zaman yanıltıcıdır, prensim.”
Bu kez onun kaşlarından biri hafifçe kalktı.
Sessizlik aramıza yerleşti. Ama bu rahatsız edici bir sessizlik değildi.
