33. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
SİLÜET
Doktor geldiğinde salonda ağır bir sessizlik vardı.
Beni dikkatlice muayene etti; nabzımı kontrol etti, göz kapaklarımı araladı, karnıma hafifçe bastırdı. Her dokunuşunda bedenim istemsizce irkiliyordu.
Annem ve babam karşı koltukta oturuyordu. Konuşmuyorlar, sadece doktorun her hareketini gözleriyle takip ediyorlardı. İkisi de sakin görünmeye çalışıyordu ama yüzlerindeki gerginlik gizlenemiyordu.
Muayene bittiğinde doktor doğruldu.
Babam hemen ayağa kalktı.
Doktor ağır bir nefes aldı, sonra konuştu:
“Vücudu hâlâ zehri ve artıklarını atmaya çalışıyor,” dedi. “Bu kusma normal. Uzun süre aç kalması ve verilen maddeler sindirim sistemini fazlasıyla yormuş.”
Sözleri bana değil, babama yönelmişti.
Ben ise her kelimeyi sanki uzaktan geliyormuş gibi dinliyordum.
Tam o sırada Chessie içeri girdi. Elinde küçük bir bardak portakal suyu vardı. Yanıma yaklaşıp diz çöktü.
“Leydim, lütfen biraz içmeye çalışın,” dedi yumuşak bir sesle.
Bardağı dudaklarıma yaklaştırdı. Bir yudum aldım.
Asidik tadı boğazımı yaktı ama midem bu kez karşı koymadı. Bu küçük şey bile bir başarıymış gibi hissettirdi.
Doktor anneme döndü.
“Elimizden geldiğince hafif gıdalarla başlayacağız. Çorbalar, meyve püreleri, bol sıvı,” dedi. Sonra sesi sertleşti. “Bu bir rica değil. Diyete uyması şart. Aksi hâlde durumu ağırlaşır.”
Annem başını salladı, dudaklarını birbirine bastırdı.
Babamın elleri yumruk olmuştu. Hiçbir şey söylemedi ama öfkesini odanın içinde hissedebiliyordum.
Doktor notlarını toparladıktan sonra bana baktı.
“Leydim,” dedi, “bedeniniz hâlâ savaş veriyor. Kendinizi zorlamayın. Güçlü görünmeye çalışmanız gerekmiyor.”
Gözlerimi kaçırdım.
Güçlü görünmek… zaten artık onu beceremiyordum.
Doktor gittikten sonra salonda sadece bizim nefeslerimiz kaldı.
Ben koltukta uzanırken Chessie bardağı tekrar elime verdi.
Bir yudum daha aldım.
Ve ilk kez, içimde bir şey gerçekten iyileşmeye başlamış gibi hissettim.
Gözlerimi tekrar açtığımda her yer karanlıktı.
Odanın içine ay ışığı sızıyor, duvarlara solgun gölgeler düşüyordu. Üzerimde bir battaniye vardı; ne zaman örtüldüğümü hatırlamıyordum.
Midemdeki yanma hissiyle doğruldum. Boğazıma kadar yükselen o tanıdık bulantı içimi sıktı. Orta sehpanın üzerindeki sürahiyi fark ettim. Titreyen ellerimle bir bardak su doldurup yavaşça içtim. Soğuk su boğazımdan inerken midem biraz olsun yatıştı.
“Neler oluyor bana…” diye fısıldadım kendi kendime.
Cevap yoktu.
Sadece bedenim ve onun anlam veremediğim tepkileri.
Ayağa kalktım. Ayaklarım zemine değdiğinde hâlâ ne kadar zayıf olduğumu hissettim. Kapıyı sessizce açıp arka bahçeye doğru yürüdüm. Belki biraz soğuk hava beni kendime getirirdi.
Bahçeye adımımı attığım anda soğuk önce yüzüme çarptı, ardından bütün bedenimi sardı. Tenim ürperdi ama geri dönmedim. Derin bir nefes aldım; ciğerlerime dolan serinlik başımı hafifçe döndürse de iyi gelmişti.
Masaya oturdum.
Avuçlarımı dizlerimin üzerine koyup başımı kaldırdım.
Ay oradaydı.
Sessiz, uzak ve kayıtsız.
Işığı bahçenin taşlarına vuruyor, her şeyi olduğundan daha solgun gösteriyordu. Kendimi de öyle hissediyordum. Solmuş, eksilmiş… ama hâlâ ayakta.
Bir an için gözlerimi kapattım.
Kael’in sesi gelmedi. Zincirlerin sesi de. Sadece gece vardı.
Ay ışığına dalmışken çalıların arkasında bir silüet fark ettim.
Kalbim bir an durdu.
Kael miydi?
Hayır… Buraya gelemezdi. Değil mi?
Panikle ayağa fırladım ve ana kapıya doğru koşmaya çalıştım. Ama çelimsiz bacaklarım beni yarı yolda bıraktı; birkaç adım sonra dengemi kaybedip tökezledim. Sertçe yere düştüm. Avuçlarım taşa çarptığında canım yandı ama umurumda değildi.
Arkama baktım.
Silüet yaklaşıyordu.
Sürünerek de olsa kapıya ulaşmaya çalıştım. Nefesim düzensizleşmişti, kulaklarım uğulduyordu. Parmaklarım kapının kulpuna uzandığı anda biri bileğimi tuttu.
Bir an için çığlık atamadım bile.
Derin bir nefes alıp arkamı döndüm.
Aren’di.
Gözlerim ona kilitlenmişken korkunun yerini ani bir öfke aldı.
“Senin bu saatte burada ne işin var?” diye çıkıştım. Sesim titriyordu. Az kalsın aklımı kaybediyordum.
Elimi kapının kulbundan ve onun elinden çekip kurtardım.
Aren hafifçe gülümsedi. “Seni görmek istemiştim. Sabaha kadar bekleyemedim. Uzaktan da olsa görürüm diyordum… sonra baktım bahçedesin.”
Yanıma eğildi.
Kolumu omzunun üzerinden geçirdi; kendi kolunu sırtıma ve bacaklarıma doladı. Dokunuşu öyle sıcak ve yumuşaktı ki, az önceki korku sanki bedenimden çekilip alındı. Kendimi… güvende hissettim. Hatta bir anlığına, özel.
“Bileğini burkmuş olabilirsin,” dedi sakin bir sesle. “Seni odana çıkarayım.”
“Salonda yatıyorum bugünlük,” diye atladım, hâlâ kucağındayken.
Kaşı hafifçe kalktı. “Bir şey mi oldu?”
Kesik olan kaşı, o an fark etmemeye çalışsam da, ona tuhaf bir çekicilik katıyordu.
“Hayır,” dedim hızlıca. “Sadece mide bulantısı yüzünden odama çıkamadım.”
Kestirip atmak istedim.
Sonra konuyu değiştirmek için gülümsedim.
“Beni böyle taşırsan,” dedim, “alışmaya başlayacağım.”
Aren beni salondaki koltuğa bırakırken, istemsizce tüm hareketlerini izliyordum.
Adımlarının ritmini, nefes alışını, üzerimdeki battaniyeyi düzeltirken parmaklarının tereddüdünü…
En son görüşmemiz şelalenin oradaydı. O günden sonra zaman sanki bükülmüş, araya aylar değil de başka hayatlar girmişti.
“Epey zaman oldu, değil mi?” dedim sessizliği bölmek için.
Aren cevap vermeden önce sehpanın üzerindeki küçük mumu yaktı. Alev titreyerek yükseldi; gölgeler duvarlara yayıldı. Yüzü, mum ışığında daha yumuşak görünüyordu.
“Oldu,” dedi sakin bir sesle. “Ama… son gördüğüm hâline göre bayağı toparlanmışsın.”
O an kalbim sıkıştı.
Beni Kael’in elinde gördüğü an geldi aklıma. Ne kadar çaresiz, ne kadar kırılgan olduğumu… Tam düşüncelerim ağırlaşırken Aren tekrar konuştu.
“Atherion Krallığı Kael’i bize vermek zorunda kalacak,” dedi. “Ufak ufak baskıları kurmaya başladık bile. Senin tek yapman gereken şey toparlanmak.”
Bir an durdu. Bakışları benimkilerle buluştu.
“Sonuçta…” dedi yumuşakça, “…yakın zamanda bir Cyramill olacaksın.”
Donup kaldım.
Sonra kendimi tutamayıp, yarı savunmada yarı sitemle,
“Bana fikrim sorulmuyor sanırım,” dedim.
Aren hemen yaklaştı ama mesafesini korudu. Dizlerinin üzerine çökerek göz hizama indi. Sesindeki sertlik tamamen kaybolmuştu.
“Hayır,” dedi. “Ben seni bir tahta, bir ittifak ya da bir zorunluluk gibi görmüyorum, Reya.”
Elini uzattı ama dokunmadı; sadece oradaydı.
“Ben sadece seni yanımda görmek istiyorum. Güvende olduğundan emin olmak istiyorum. Gerisini… sen hazır olduğunda konuşuruz.”
Aramızdaki sessizliği ilk Aren bozdu.
“Reya,” dedi alçak bir sesle, “ne karar verirsen ver, ne yapmak istersen yap… ama bana bir şey için söz ver.”
Refleksle atıldım. “Ne için?”
“Güvende olman için,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Ya bana bunun sözünü ver… ya da izin ver, yanında durayım.”
İçim sıkıştı. Güvenliğim için söz verebilir miydim? Ya da Aren’in veliaht olarak omuzlarındaki yükü görmezden gelip görevlerini aksatmasına göz yumabilir miydim? Hayır. Buna hakkım yoktu.
Derin bir nefes aldım.
“Güvenliğim için şu an söz veremem,” dedim dürüstçe. Ardından ekledim, sesi biraz daha yumuşatarak: “Ve veliahtlık görevlerini asmanı da istemiyorum.”
Aren’in bakışları üzerimdeydi; kaçmadım.
“İçin rahat edecekse,” diye devam ettim, “Chessie diye bir hizmetlim var. Onu yanımdan ayırmam. Tehlikeli bir durum olursa—”
Sözümü kesti.
“Yetmez.” Tonu sert değildi ama kararlıydı. “Yanına bir şövalye almanı istiyorum. Kael’in ne zaman ortaya çıkacağını bilemeyiz. Ya da senden haz etmeyen leydilerin… hatta yeni yükselen, saplantılı lordların.”
Bıkkın bir nefes verdim. Tartışacak hâlim yoktu.
“Pekâlâ,” dedim sonunda. “Dediğin gibi olsun.”
Aren’in yüzünde küçük, zaferden çok rahatlamaya benzeyen bir tebessüm belirdi.
Tam o anda, aramızdaki ince, kırılgan romantikliği midemin ihaneti bozdu. Karnım yüksekçe guruldadı.
Utançtan yüzümün yandığını hissettim. Tanrıya şükür, mum ışığı kızaran yanaklarımı ele verecek kadar parlak değildi.
Aren gülümseyerek,
“Birileri acıkmış olmalı,” dedi. “Yemek istediğin bir şey var mı?”
Başımı hafifçe salladım. İştahım hâlâ yoktu.
“Bilmiyorum…” diye mırıldandım. Sesim neredeyse bir fısıltıydı.
Aren koltuktan kalktı.
“Pekâlâ,” dedi kararlılıkla. “Bunu bana bırak.”
Beni salonda yalnız bırakarak uzaklaştı. Ardından kapı kapandığında, beklemeye koyuldum. İçimde tuhaf bir huzur vardı. Sanki günlerdir içimde kopan fırtına dinmişti de geriye sadece dalgaların usul sesi kalmıştı. Mumun titrek ışığı duvarlarda geziniyor, gece sessizce üzerime örtülüyordu.
Bir süre sonra ayak seslerini duydum.
Aren geri döndü.
Elinde bir tabak vardı.
Aren tabağı masanın üzerine bıraktı.
Çikolatalı pankek… yanında bir bardak süt.
“Çikolatalı pankek iştahını biraz açar,” dedi sakin bir sesle. “Tok tutar. Süt de uykunu getirir.”
Tam çatala uzanmıştım ki elimi nazikçe durdurdu.
“Hayır,” dedi. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı.
“Geleceğin kraliçesine ben yedireceğim.”
Yanıma oturdu, çatalı eline aldı. Pankekten küçük bir parça kesip dudaklarıma yaklaştırdı. Tereddüt ettim ama gözlerindeki o sakin ısrar beni geri adım atmaktan alıkoydu. Ağzımı açtım.
Tat ağzımda dağıldı.
Beklediğim gibi değildi. Midem kasılmadı, boğazım düğümlenmedi. Aksine… içimde hafif bir sıcaklık yayıldı. Kendimi daha iyi hissediyordum.
Aren bir çatal daha aldı.
Sonra bir tane daha.
Ne zaman tabağa baktım, fark etmeden hepsini bitirmiştim.
“Sanırım bana kalmadı,” dedi gülümseyerek. “Ama mutfakta mutlaka vardır—”
Ayağa kalkmaya yeltendiğim anda kolumu tuttu, beni tekrar yerine oturttu. Dokunuşu yumuşaktı ama kararlıydı.
“Benim payım burada,” dedi.
Başparmağıyla dudağımın kenarında kalan çikolata izini sildi. Bakışlarını gözlerimden ayırmadan, parmağını dudaklarına götürdü. Kalbim hızlandı.
Sonra sütü aldı, bardağı bana uzattı.
“Yavaş,” dedi. “Hepsini birden içme.”
Bitirdiğimde bardağı kenara bıraktı. Bana biraz daha yaklaştı.
“Sütten de payımı alabilir miyim?” diye sordu alçak bir sesle.
Utançla karışık bir sıcaklık yüzüme vurdu. Başımı hafifçe salladım; neredeyse fark edilmeyecek kadar.
Aren bunu gördüğü anda tereddüt etmedi.
Dudaklarını dudaklarıma götürdü.
