5. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

ÇATLAĞIN İÇİNDE

Revy Chardee

Uyandığımda ilk hissettiğim şey acıydı.

Sırtım, kollarım, dudaklarım… Hepsi dün gecenin izlerini taşıyordu. Ama bu kez acı beni yerimde tutmadı. Gözlerimi tavana dikmiş halde yatarken, küvette verdiğim karar zihnimin içinde yankılandı.

Gerekirse kaderi bozarım.

Bu düşünce cesurca gelmedi.
Daha çok… tehlikeli.

Yavaşça doğruldum. Perdelerin arasından süzülen sabah ışığı odanın içini soluk bir sarıya boyuyordu. Her şey tanıdıktı. Fazlasıyla tanıdık. Bu odada uyanmayı daha önce de yaşamıştım. Aynı tavan. Aynı çatlak. Aynı pencere.

Ama ya ben?

Ayağa kalktığımda dizlerim sızladı. Aynanın karşısına geçmedim. Dün geceden sonra kendimi görmek istemiyordum. Çünkü aynadaki yansımanın bana mı ait olduğundan emin değildim.

Kapı hafifçe tıklandı.

“Efendim?”

Chessie.

“Gir,” dedim.

Elinde küçük bir kavanozla içeri girdi. Gözleri kaçamak, adımları temkinliydi. Kavanozu masanın üzerine bıraktı.

“Merhem,” dedi kısık bir sesle. “Kolunuz için.”

Bir an duraksadım.
Bunu babamın emriyle yapmıyordu.
Annem de söylememişti.

“Teşekkür ederim,” dedim.

Merhemi alırken parmaklarımız hafifçe birbirine değdi. Chessie irkildi. Geri çekildi. Sanki yanlış bir şey yapmış gibi.

O an fark ettim.

Bu evde herkes korkuyordu.
Sadece ben değil.

“Chessie,” dedim. “Bana bak.”

Gözlerini kaldırdı. Kızarmıştı. Uykusuz görünüyordu.

“Burada çalışmak… zor mu?”

Bir an cevap vermedi. Sonra başını hafifçe eğdi.

“Alışılıyor, efendim.”

Alışmak.

İçimde bir şey buruştu. Çünkü ben de alışmıştım. Tokatlara. Emirlerle şekillenen bir hayata. Sessizliğe.

“Çıkabilirsin,” dedim.

Giderken kapıyı sessizce kapattı. Ardından odada kalan tek şey, merhemin keskin kokusuydu.

Koluma sürdüm. Canım yandı. Ama yüzümü buruşturmadım.

Acı artık ölçü değil, diye düşündüm.
Hatırlamak ölçü.

Masaya yöneldim. Babamın dün getirilmesini istediği evraklar hâlâ oradaydı. Davet listeleri. İsimler. Tarihler.

Gözüm bir isme takıldı.

Bir an durdum.

Sonra tekrar baktım.

Yanlış değildi.

Takvimde işaretli olan bir davet… olması gerekenden iki ay önceydi.

Kalbim hızlandı.

Hayır.

Bu küçük bir hata olamazdı. Babam tarihleri yanlış yazmazdı. Hele kraliyetle ilgili olanları asla.

Sayfaları çevirdim. Başka isimler. Başka tarihler.

Bir tane daha.

Bir tane daha.

Hepsi… erkendi.

O an midem bulandı.

Demek ki mesele sadece benim hatırlamam değildi.

Demek ki zaman…
…bana rağmen ilerlemiyordu.

Sandalyeye çöktüm. Alnımı masaya yasladım.

Ya bu sefer farklıysa?
Ya her döngü aynı kurallara bağlı değilse?

Bu düşünce rahatlatıcı değildi.
Aksine… korkunçtu.

Çünkü eğer her şey değişebiliyorsa, o zaman geçmişte yaptığım hatalar beni kurtarmayacaktı. Önceden bilmek, bu kez yeterli olmayacaktı.

Ve Kael…

Kael bu tabloda neredeydi?

Gözüm istemsizce pencereye kaydı. Saraya giden yol uzaktan görünüyordu. O yolu çok iyi biliyordum. Kaç kez o taşlardan geçmiş, kaç kez geri dönememiştim.

Onun sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

Burası gül bahçesi gibi kokuyor.

Elimi göğsüme bastırdım.

Bu bir sevgi değildi.
Bu bir özlem de değildi.

Bu… çözülmemiş bir düğümdü.

“Eğer her şey değişiyorsa…” dedim sessizce,
“sen de değişebilir misin, Kael?”

Cevap gelmedi.

Ama içimde bir şey netleşti.

Bu hayatta beklemeyecektim.
Sürüklenmeyecektim.
Sadece başıma gelenleri izlemeyecektim.

Çünkü çatlak bir kez oluşmuştu.

Ve ben…
o çatlağın tam içindeydim.

Sabah, evin içine çöken sessizlikle başladı.

Babamın odasından ses gelmiyordu. Ne bağırış, ne de emir. Bu sessizlik geçiciydi; bunu biliyordum. Alkolle geçen gecelerin ardından ev, kısa bir süreliğine nefes alırdı. O anlar… kaçmak için değilse bile, düşünmek için yeterliydi.

Yatağımın kenarına oturdum. Vücudum hâlâ ağrıyordu ama zihnim dün geceden daha berraktı. Banyoda verdiğim karar hâlâ içimdeydi. Soğumamıştı.

Gerekirse kaderi bozarım.

Bu bir tehdit gibi yankılanıyordu. Kime yöneltildiğini bilmediğim bir tehdit.

Chessie’ye seslendim. Kapı aralandığında gözleri hemen bana kaydı. Morlukları fark etmemek için çaba gösterdiğini biliyordum.

“Bugün benimle çarşıya geleceksin,” dedim.

Şaşırdı. Kaşları hafifçe çatıldı.

“Efendim… lord Arel—”

“Bilmesine gerek yok,” diye kestim. “Hazırlan.”

Sustu. Emirlere alışkındı. Ama bu emir, alıştıklarından farklıydı. İçinde bir sır vardı.

At arabasına bindiğimizde şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Sokaklar kalabalıklaşıyor, insanlar günlük hayatlarına devam ediyordu. Hiçbiri benim kaç hayat yaşadığımı bilmiyordu. Hiçbiri dün gece bir küvette çözülmeye başladığımı fark etmemişti.

Bu düşünce içimi garip bir şekilde rahatlattı.

Çarşıya vardığımızda adımlarımı bilinçli olarak yavaşlattım. Dikkat çekmek istemiyordum. Bu bir gösteri değildi. Bu… ilk adımdı.

Kumaşçıları, mücevhercileri geçtik. Chessie şaşkındı ama susuyordu. Sokağın sonuna geldiğimizde durdum.

Şifacı sokağı.

Burası önceki hayatımda da bildiğim bir yerdi. Ama o zamanlar buraya babamın emirleriyle gelirdim. Şimdi… kendi irademle buradaydım.

“Efendim,” dedi Chessie kısık sesle, “burası—”

“Biliyorum,” dedim. “O yüzden.”

İçeri girdiğimizde ağır bitki kokuları burnumu yaktı. Raflar şişelerle doluydu. Bazılarını tanıyordum. Bazıları ise hafızamın derinlerinde, hoş olmayan çağrışımlar uyandırıyordu.

Tezgâhın arkasındaki kadın bizi süzdü.

“Ne arıyorsunuz leydim?”

Sesim sakindi. Fazlasıyla sakindi.

“Baş ağrısı için,” dedim.
“Uykusuzluk için.”
“Ve… hafif halsizlik.”

Kadın başını salladı. Raflardan küçük, koyu renkli bir şişe aldı.

“Zararsızdır,” dedi. “Dozu aşılmadıkça.”

Şişeyi elime aldım. Cam soğuktu. İçindeki sıvı hareketsizdi.

Zararsız, diye düşündüm.
Bu sefer gerçekten.

Parayı verdim. Chessie’nin bakışlarını üzerimde hissediyordum ama yüzüne bakmadım.

At arabasına bindiğimizde şişeyi çantama yerleştirdim. Kalbim hızlı atmıyordu. Ellerim titremiyordu.

Bu beni korkuttu.

Çünkü ilk kez… suçluluk hissetmiyordum.

Nevara’yı düşündüm. Güzel, nazik, herkesin sevdiği kız. Önceki hayatımda onun hakkında söylenenleri hatırladım. Temiz kalpli, iyi niyetli, masum.

Masumiyet korunması gereken bir şeydir, diye düşündüm.
Ama bazen… fazla dikkat çeker.

Eve döndüğümüzde Chessie’ye döndüm.

“Bundan sonra gördüğün hiçbir şeyi hatırlamayacaksın,” dedim.

Yutkundu. Gözleri büyüdü.

“Emredersiniz, efendim.”

O an fark ettim:
Bu kız bana sadık değildi.
Korkuya sadıktı.

Ve bu… işime yarardı.

Gece yatağa uzandığımda tavanı izledim. Uyku gelmedi. Ama panik de yoktu.

Belki kötü olmuyorum, diye düşündüm.
Belki sadece hayatta kalıyorum.

Kael

Saray son günlerde erken doluyordu.

Bu Kael’in hoşuna gitmiyordu.

Davetler erkene çekilmişti. İnsanlar normalden fazla gülümsüyor, daha az konuşuyordu. Bu, genelde yaklaşan bir fırtınanın işaretiydi.

Bir raporu kapattı.

“Lord Raven,” dedi sakin bir sesle. “Son zamanlarda kimlerle görüşüyor?”

Danışmanı tereddüt etti.

“Lord Arel’in kızıyla, majesteleri.”

Kael’in eli durdu.

“Reya mı?”

O isim zihninde yankılandı. Çarşıda çarpıştıkları an gözlerinin önüne geldi. Kızın yüzündeki o donuk ifade. Kaçışı.

Bu korku değildi.
Bu… tanıdıktı.

“Onu izleyin,” dedi Kael. “Ama fark etmesin.”

Danışman eğildi.

Kael pencereye yürüdü. Bahçeye baktı. İçinde huzursuz bir his vardı.

Sanki biri, onun bilmediği bir oyunu başlatmıştı.

Ve bu oyunun merkezinde…
o kız vardı.

Gözlerimi yeni ama tanıdık bir güne açtım. Ev sessizdi. Bu sessizlik huzur değil, alışkanlık kokuyordu; taşlar, duvarlar, sessizlik… her şey yıllardır bu şekildeydi.

Yatağımdan kalkarken Chessie’yi çağırdım. Kapı aralandı, yüzündeki endişe hâlâ silinmemişti.

“Bana bir kıyafet ayarla,” dedim, sesi titrek ama kontrollü. “Ve… tüm gül kokusunu atın. Papatya koyun. Hafif olsun.”

Chessie gözlerini kocaman açtı ama bir soru sormadı. Başını eğip çıktı.

Yemek salonuna geçtim. Sessizlik yine boğucuydu; annem yemekle meşgul, babam yüzüme bile bakmıyordu. Bu sessizlik boğazımda düğümlenmişti, ama bu sefer konuşmayı ben başlattım.

“Bugün bir partiye katılacağım,” dedim sessizce ama kararlı. “Kraliçenin çay partisinden sonra olanları öğrenmem gerekiyor.”

Onların tepkisi küçük bir baş sallamadan ibaretti. Ama ben biliyordum: bu bir görevdi, bir tuzak ve bir meydan okumaydı.

Odaya döndüm. Chessie elbiseyi hazırlamıştı, açık renkli ve masum görünüyordu. Morluklar ustaca gizlenmişti. Aynaya baktım; gri gözlerim de sanki hiç ışık kalmamış gibiydi. İçimden bir yaprak gibi solup gitmek geliyordu.

Ama geri dönüş yok.

Hazırlık biter bitmez evden çıktım. At arabasında çantamın içinde şişeye dokundum. Cam soğuktu, tanıdıktı. Bu sefer elimde sadece bir nesne değil, bir güç vardı.

Bunu kullanmazsam… öleceğim.
Bunu kullanırsam… belki de her şey değişecek.

Lord Kaisel’in malikânesine vardığımızda içimde bir huzursuzluk yayıldı. Nevara’nın evi. Ellerim terliyordu.

Sakin ol, Reya. Sakin ol.

At arabasından inerken karşımda bir silüet belirdi. Kael.

Kalbim tekledi ama yüzümdeki ifade donuk ve kontrollüydü.

“Burada olma şerefinizi neye borçluyuz, Lord Kael?” dedim, soğuk bir tonla.

Gülümsedi. “Sizin kavalyeniz olmak isterim, eğer kabul ederseniz,” dedi ve elimi öptü.

Elimi çekip geri aldım.
“Buna ihtiyacım yok,” dedim. “İyi eğlenceler.”

Yanından geçip bahçeye girdim. Kalabalık, müzik, kahkahalar… gözlerim Nevara’yı aradı. Yanında veliaht prens vardı.

Yaklaştım, reverans verdim.

“Majesteleri,” dedim.

Prens gülümsedi, Nevara ise bana masum bir bakış attı.

“Reya, nasılsın?” dedi, tatlı ama sinsice. “En son seni bayılmış halde görmüştük. Çok korkmuştuk. Zayıf bünyelerin saray ortamına dayanması zor olabiliyor.”

İşte buydu. Masum görünen ilk darbe.

“İyiyim,” dedim sessizce. “Endişe edecek bir şey yok.”

Nevara dudaklarını büzdü ama sanki anlamamış gibi yaptı.

Prens kaşlarını çattı. “Leydi Reya gayet iyi görünüyor,” dedi. “Zarafetiyle de dikkat çekiyor.”

Gözlerini bana çevirdi. “Biraz sohbet edebilir miyiz?”

Gülümsedim ama geri çekildim. “Majesteleri, bugün kendimi fazla yormak istemiyorum.”

Veliaht prens biraz geriledi. Kael ise birkaç adım gerideydi. Her şeyi görüyordu, dinliyordu, bekliyordu.

Bahçenin daha sessiz bir köşesine geçtim. Tam o anda Nevara yanıma geldi.

“Bir dakika konuşabilir miyiz?” dedi. “Sadece ikimiz.”

Beraber daha içeriye doğru yürüdük. Çantamdan küçük şişeyi çıkardım. Papatya kokusuna gömülmüş bahçede camı elime aldığımda kalbim hızlandı.

“Şifacıdan,” dedim, sessiz bir gülümsemeyle. “Baş ağrısı için.”

Nevara tereddütsüz aldı. “Teşekkür ederim, çok naziksin,” dedi.

“Yalnızca birkaç damla,” dedim sakin bir sesle.

Tam o anda Kael’in sesi gölgeden geldi.

“Ne kadar düşünceli.”

Başımı kaldırdım. Kael, şişeye, bana, Nevara’ya bakıyordu. Her şeyi görüyordu.

“Bu kadar geç saatte şifa dağıtmak…”

Gözlerini benden ayırmadan ekledi:
“Bu sefer ne yapıyorsun, Reya?”

Kalbim sakinleşti. Bir an durdum.

“Hayatta kalıyorum,” dedim fısıltıyla.

Kael bir adım attı, sesi alçak ama keskinti.
“Yanlış yerden başladın.”

Gülümsedim.
“Hayır,” dedim, fısıldayarak.
“İlk kez doğru yerden.”

Nevara arkamdan içeri doğru dönerken, Kael hâlâ beni izliyordu.

Kan henüz dökülmemişti. Ama kader çatlamıştı.