41. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
ENTRİKA
Gözlerimi açtığımda boynumda keskin bir ağrı vardı.
Başım masanın üzerinde, kolum haritaların arasında kalmıştı. Mürekkep lekesi yanağıma bulaşmıştı. Mum çoktan sönmüş, oda soğumuştu.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Sonra boş sandalye gözüme çarptı.
Babamın koltuğu.
Dün gece orada oturmuştum.
Bugün… hâlâ oturuyordum.
Yavaşça doğruldum. Omuzlarım tutulmuştu. Pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi araladım.
Sabah olmuştu.
Güneş her zamanki gibi doğmuştu.
Dün bir lord ölmemiş gibi.
Dün bir kız babasını gömmemiş gibi.
Dün bir hanenin başı değişmemiş gibi.
Aşağı avluda askerler eğitim yapıyordu. Kılıç sesleri havaya karışıyordu. Hayat devam ediyordu.
İçimde bir öfke kabardı.
Nasıl devam edebiliyordu?
Sonra anladım.
Devam etmek zorundaydı.
Yüzümü yıkamak için su kabına eğildim. Soğuk su tenime çarptığında içimdeki bulanıklık biraz dağıldı.
Aynaya baktım.
Göz altlarım morarmıştı. Saçlarım dağınıktı. Ama bakışlarım…
Bakışlarım değişmişti.
Daha sert.
Daha uykusuz.
Daha kararlı.
Kapı çalındı.
“Leydim?” Chessie’nin sesi.
“Gir.”
Elinde sabah tepsisi vardı. Ekmek, peynir, sıcak süt.
“Anneniz henüz uyanmadı. Gece zor geçti.”
Başımı salladım.
“Nevara’ya gönderdiğimiz mektup?”
“Gece teslim edildi leydim. Hizmetlisi aldı.”
Demek ki artık biliyor.
İçimde hafif bir gerilim dolaştı. Bugün öğle vakti orada olacağımı biliyor.
Hazırlık yapmıştır.
Ya da kaçmayı düşünüyordur.
“Zayn’a haber gönder.” dedim.
“Öğleye doğru benimle gelsin.”
Chessie tereddüt etti.
“Resmî bir ziyaret olarak mı bildirilsin?”
Bir an düşündüm.
Hayır.
Resmî olursa Nevara perde arkasına saklanır.
“Hayır.” dedim.
“Sadece nezaket ziyareti.”
Chessie eğildi ve çıktı.
Oda tekrar sessizleşti.
Masadaki haritalara baktım.
Babamın işaretlediği o sınır noktası.
Nevara’nın konutu o işarete çok uzakta değildi.
Tesadüf mü?
Ellerimi masaya koydum.
Bugün iki ihtimal var.
Ya Nevara hasta bir kız.
Ya da bir krallığın kaderini elinde tutan bir yalancı.
Kahvaltıyı neredeyse tat almadan bitirdim.
Odamın kapısını kapattığım an sırtım duvara yaslandı. Birkaç saniye öylece durdum.
Sonra üzerimdeki siyah yas kıyafetlerini çıkardım. Kumaş yere düştüğünde garip bir hafiflik oldu.
Ama içim hafiflemedi.
Kendimi banyoya attım.
Sıcak su omuzlarıma vurdukça kaslarım gevşedi. Dün gece masada uyumanın sertliği yavaş yavaş dağıldı. Ama zihnim…
Zihnim susmuyordu.
Sen yaptın.
Nasıl yaptın?
Babanın üzerine o toprağı nasıl atabildin?
Ellerim lifi koluma sürtüyordu. Başta normaldi. Sonra bastırmaya başladım.
Sanki derimi acıtırsam o anı silebilirmişim gibi.
Üşür o.
Boğazım düğümlendi.
Lifi biraz daha bastırdım.
Bir an durdum.
Nefesim hızlanmıştı.
Gözlerimi kapattım. Su yüzümden aktı. Karıştı. Ağlıyor muyum, bilmiyordum.
Ama bir şeyi fark ettim:
Toprağı ben atmasaydım da… o yine orada olacaktı.
Bu gerçek değişmiyordu.
Su kapanırken banyodaki buhar yavaşça dağıldı. Aynaya baktığımda yüzüm kızarmıştı.
Dolabı açtım.
Siyahları geçtim.
En soluk gri elbiseyi aldım. Ne yas kadar ağır, ne neşeli kadar açık.
Tam ortada.
Bugün de öyle olmalıydım.
Giyindikten sonra aynanın karşısına oturdum.
Göz altlarım morarmıştı. Parmak uçlarımla kapatıcıyı yaydım. Tenime biraz renk verdim. Soluk toprak rengi bir ruj sürdüm.
Aynadaki kız… dün mezarlıkta toprağı atan kızla aynıydı.
Ama bakışları daha sertti.
Ayağıma gümüş renkli yüksek topukları geçirdim. Boyum birkaç santim uzadı.
Sanki yükü daha iyi taşıyabilecekmişim gibi.
Tam ayağa kalkarken bir düşünce içimi yakaladı.
Bir hafta sonra doğum günümdü.
Şimdi…
Bir hafta sonra.
Babam öldükten bir hafta sonra.
Nasıl kutlayabilirdim?
Mum üflemek mi?
Dilek dilemek mi?
Hangi dilek?
Keşke ölmeseydin mi?
Sandalyenin kenarına yeniden oturdum.
İçimde tuhaf bir suçluluk vardı.
Sanki doğum günüm gelirse… hayat devam etmiş olacak.
Ve ben buna hazır değildim.
Ama zaman durmuyordu.
Ne yas için.
Ne doğum günü için.
Ne savaş için.
Yavaşça ayağa kalktım.
Bugün Nevara’ya gidilecekti.
Doğum günü bekleyebilirdi.
Gerçekler beklemezdi.
Odadan çıktım.
Merdivenlere yöneldiğimde onu gördüm.
Zayn.
Merdivenlerin sonunda ayakta bekliyordu. Kolları arkasında kenetli. Gece uyumamış gibiydi.
Beni gördüğünde bakışları bir an yumuşadı.
Zayn… çocukluğumdan beri yanımda olan tek sabit şeydi. Babamın eğitim alanında düştüğümde elini uzatan. İlk kılıcı elime aldığımda “yapabilirsin” diye fısıldayan.
Şimdi yine oradaydı.
Merdivenlerden inerken topuk seslerim taş duvarda yankılandı. Her adımda biraz daha Reya Sereth oluyordum.
Son basamağa geldiğimde Zayn elimi tuttu.
Sıcak.
Gerçek.
“Reya…” dedi alçak sesle. “Gerçekten emin misin? Birkaç gün daha bekleyebilir. Yasını bile tutamadın.”
O kelime…
Yas.
Gözlerimi onun gözlerine kaldırdım. İçimde bir anlığına o küçük kız kıpırdadı.
Ama bastırdım.
“Eminim.” dedim.
Sesim düşündüğümden daha soğuk çıktı.
“Sınırdaki durgunluk ne kadar sürecek sanıyorsun? Sessizlikten korkarım ben. İllaki saldıracaklar. İstedikleri şeyi vermek zorundayım.”
Zayn’ın kaşları çatıldı.
“Ve eğer haklıysan…” dedim bir adım daha yaklaşarak, “kayıp olan şey sadece bir veliaht değil.”
Bir an durdum.
“Kaybedecek bir dakikam yok.”
O an Zayn bir şey söylemek istedi. Dudakları aralandı.
Belki “tek başına değilsin” diyecekti.
Belki “seni korurum” diyecekti.
Ama kahya araya girdi.
“Leydim, at arabası hazır.”
Elimi Zayn’ın elinden yavaşça çektim.
Bir an için boşluk oldu.
Sonra yürüdüm.
Yolculuk sessiz geçti.
Tekerleklerin taş yolda çıkardığı ses tek ritimdi.
Zayn karşımdaki koltukta oturuyordu ama gözleri benden ayrılmıyordu.
Pencerenin dışına baktım.
Şehir normaldi.
İnsanlar alışveriş yapıyor. Çocuklar koşuyor. Hayat devam ediyor.
Benim hayatımın ortası kopmuşken.
Zihnimde aynı soru dönüyordu:
Ya gerçekten oysa?
Ya Nevara gerçekten Aren’i saklıyorsa?
Ya babamın ölümü… daha büyük bir oyunun parçasıysa?
Arabamız yavaşladı.
Nevara’nın malikânesi göründü.
Yüksek demir kapılar. Tırmanan sarmaşıklar. Perdeleri kapalı pencereler.
Kapı açıldı.
Ve o…
Nevara.
Bizi kapıda karşıladı.
Üzerinde açık renk, neredeyse masum görünen bir elbise vardı. Saçları kusursuz. Yüzünde yumuşak bir tebessüm.
Ama gözleri…
Gözleri hesaplıydı.
“Sereth düşesi…” dedi nazikçe eğilerek.
“Bu zor zamanında beni hatırlaman… beni onurlandırdı.”
Onurlandırdı.
Zayn’ın omzu hafifçe gerildi.
Ben gülümsedim.
Aynı incelikle.
“Dostlar böyle zamanlarda belli olur, Nevara.”
Bir saniye.
Sadece bir saniye.
Gözlerinde bir kıvılcım gördüm.
Korku mu?
Suçluluk mu?
Yoksa meydan okuma mı?
Nevara’nın salonu fazla düzenliydi.
Perdeler aralıktı ama içerisi loştu. Çiçek kokusu ağırdı. Sanki bir şeyleri bastırmak için fazla parfüm sıkılmış gibiydi.
“Elbette Düşesim—”
“Düşes demenize gerek yok.” dedim yumuşak ama keskin bir tonla.
“Eskisi gibi Leydi derseniz daha memnun olurum.”
Bir anlık duraksadı.
Sonra toparlandı.
“Leydim… annem ağır bir hastalıktan muzdarip. Babam da onun için diğer krallıklardan hekim aramaya gitti. Ben de evde anneme göz kulak oluyorum.”
Gülümsedi.
Ama gözleri gülmüyordu.
Çayı aldım. Yavaşça bir yudum içtim.
“Çok hayırlı bir evlatsınız, Leydim. Sence de öyle değil mi Zayn?”
Zayn başıyla onayladı ama bakışları odanın etrafında geziniyordu. O da bir şeylerin ters olduğunu hissediyordu.
“Leydim,” dedim kurabiyeden küçük bir lokma alarak, “yaşınız geldi. Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?”
Elindeki fincanı biraz sıkı tuttu.
“Annem iyileştiğinde planlıyorum.”
“Veliaht prens sizi bekler değil mi? Ne de olsa sizi çok seviyor.”
Bu kez sadece başını salladı.
Cevap vermedi.
İşte orada…
Midem bulandı.
Aniden.
Sanki içtiğim çay taş gibi oturdu.
Elimi ağzıma götürdüm.
“Müsadenizle.”
Nevara ayağa kalkacak gibi oldu ama Zayn konuşmaya girdi. Onu oyaladı.
Ben merdivenlerin yanındaki lavaboya koştum.
Kapıyı kapatır kapatmaz dizlerim titredi.
Ve kustum.
Çay mıydı?
Sinir mi?
Yoksa içgüdü mü?
Midemi boşaltırken aklımdan tek bir şey geçti:
Bu evde bir şey çürüyordu.
Öğürmelerim yavaşladı.
Tam suyla yüzümü yıkarken…
Bir ses.
Boğuk.
Bir erkek sesi gibi.
Çok hafif.
Sanki taş duvarların arkasından.
Nefesimi tuttum.
Ses kesildi.
Kapıyı araladım.
Koridor sessizdi.
Tam geri dönecektim ki…
Tekrar.
Bu kez daha net.
Aşağıdan.
Alt kata inen dar merdivenlerden.
Kalbim hızlandı.
Topuklularımı çıkardım. Elime aldım.
Soğuk taş zemine çıplak ayak bastım.
Yavaşça…
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Merdivenlerden inerken hava değişti.
Daha nemli.
Daha ağır.
Alt kat hizmetlilere mi aitti?
Yoksa mahzen mi?
Ses yine geldi.
Zayıf.
Yorgun.
Bir erkek nefesi.
Merdivenler aile mahzenine çıkıyordu.
Kapıyı ittim.
Soğuk bir hava yüzüme çarptı.
İçerisi loştu. Duvarlara dizilmiş şarap fıçıları, üst üste konmuş sandıklar, tavandan sarkan tek bir yağ lambası… ve yoğun bir alkol kokusu.
Şarap. Viski. Bira.
Fıçıların arasındaki hava ağırdı. Nefes almak bile zor.
Bir an kendi kalp atışımı duydum.
Sonra…
Yine o ses.
Bu kez daha yakın.
Boğuk.
Bir erkek nefesi.
Fıçının arkasından.
Ayaklarım çıplaktı. Taş zemin buz gibiydi. Topuklular elimdeydi. Parmaklarım soğuktan uyuşmaya başladı ama kıpırdamadım.
Tanrım…
Zayn, lütfen onu oyalamaya devam et.
Adımlarımı yavaşça fıçının olduğu tarafa yönelttim.
Bir adım.
Bir adım daha.
Fıçının kenarına yaklaştığımda ses tekrar geldi.
