51. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ
MAELİS
Kapıyı arkamdan kapattığımda sessizlik üzerime yerleşti. Bir an aynaya baktım. Gün boyunca verdiğim kararların ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı ama bu ağırlık artık beni ezmiyordu. Aksine, dik durmamı sağlıyordu.
Hazırlanmam uzun sürmedi.
Her hareketim sakindi. Ne giyeceğimi biliyordum. Nasıl görüneceğimi biliyordum. Bu gece kim olduğumu herkese hatırlatacaktım.
Hazır olduğumda odadan çıktım. Doğrudan bahçeye yöneldim.
Annemin odasında kalmasını istemiştim önce. Güvende olması için. Ama onu duvarların arasına hapsetmek… bu, onu korumak değil, ondan geriye kalan son gücü de almak olurdu.
Bahçeye adım attığımda onları hemen gördüm.
Zhuri, annemin yanında oturmuş, alçak bir sesle ilahiler okuyordu. Sesindeki dinginlik rüzgâra karışıyordu. Annem ise gözlerini kapatmış dinliyordu. Yüzü eskisi kadar solgun değildi artık.
Beni gördüğünde gözleri açıldı.
Elini hafifçe kaldırarak beni yanına çağırdı.
İçimde istemsiz bir sıcaklık yayıldı. Yanlarına doğru yürüdüm.
“Nasılsınız bakalım?” dedim. Sesim yumuşaktı ama içindeki güç saklanmıyordu.
Zhuri başını eğdi.
“Düşesim, siz iyi olduğunuz müddetçe biz de iyi olacağız.”
Annem ise yüzümü inceliyordu. Uzun uzun. Sanki bende bir şey arıyormuş gibi.
“Çok yorulmuş görünüyorsun,” dedi sonunda.
Yüzündeki ifade değişti. Suçluluk.
“Özür dilerim,” diye devam etti sessizce. “Bütün bu işler… aslında benim sorumluluğumda olmalıydı. Ama ben… ne siyasetten anlarım ne de ticaretten.”
Bakışları yere düştü.
Onu o halde görmek içimi acıttı.
Eğildim. Elimi yanağına koydum. Başını nazikçe kaldırdım ki bana baksın.
“Pekâlâ,” dedim sakince. “O işleri ben halledebilirim.”
Duraksadım. Gözlerinin içine baktım.
“Sen de benim için evle ilgilenebilir misin?”
Kaşları hafifçe çatıldı. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyordu.
“Evin idaresiyle,” diye ekledim. “Bu hanenin kalbi hâlâ sensin.”
Annemin gözleri benimkileri buldu. İçlerinde uzun zamandır görmediğim bir şey vardı.
“Gerçekten mi?” diye fısıldadı.
Gülümsedim.
“Evet,” dedim. “Gerçekten.”
Bana sarıldığında kolları hâlâ zayıftı. Ama artık eskisi kadar kırılgan değildi.
Onu tutarken fark ettim.
Biz ikimiz de artık eskisi gibi değildik.
Zhuri’ye döndüm.
“Annemi akşamki davet için hazırlar mısın?” dedim. Sesim sakindi ama içinde tartışmaya yer bırakmayan bir kesinlik vardı. “Dul bir kadın gibi değil… gerçek bir düşes gibi.”
Zhuri başını saygıyla eğdi. Parmakları annemin eline nazikçe dokundu.
“Sevgili büyük düşesim,” dedi yumuşak bir sesle, “hadi sizi hazırlayalım.”
Annem bana baktı. Gözlerinde çekingen ama büyüyen bir güven vardı. Başını hafifçe salladı ve oturduğu yerden kalktı. Adımları hâlâ temkinliydi ama artık sürüklenmiyordu.
Onlar uzaklaşırken içimde garip bir huzur oluştu.
Tam arkamı dönecektim ki Zhuri durdu.
Bana doğru geri geldi.
Bakışları sakindi ama bu kez içinde farklı bir ağırlık vardı.
“Leydim,” dedi alçak bir sesle, “yanlış anlamayın… ama özünüz çok dengesiz.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Devam etti.
“Lütfen en yakın zamanda bir tapınağa uğrayın.”
Sonra hiçbir şey eklemeden arkasını döndü ve annemin peşinden gitti.
Olduğum yerde kaldım.
Özüm mü?
Tapınak mı?
Onu geri çağırmak için nefes aldım—
Ama tam o anda bir el omzuma dokundu.
Refleksle geri çekildim.
Kalbim sertçe göğsüme vurdu.
Arkamı döndüğümde Zayn’i gördüm.
Derin bir nefes verdim.
“Tanrım… gerçekten beni korkutmayı seviyorsun,” dedim.
Zayn’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Karşımdaki sandalyeye yerleşti, her zamanki gibi rahat ve kendinden emin.
“Amacım korkutmak değildi,” dedi. “Sadece sürpriz yapmak istemiştim.”
Bakışları bir an yüzümde gezindi. Sanki bende bir değişiklik arıyordu.
Sonra ekledi:
“Lord Kaisel… Nevara’nın babası. O da soyluluktan atılmış.”
Başımı aniden ona çevirdim.
“İyi de neden?”
Zayn’in gülümsemesi bu kez daha belirgindi.
“Kızının suçunu saklamaya çalışmış. Kanıtları gizlemeye çalışırken yakalanmış.” Omuz silkti. “Annesi de aynı cezayı almış.”
İçimde soğuk bir tatmin yayıldı.
Adalet… geç de olsa, köklerine kadar ulaşıyordu.
Bir hanenin çöküşü sessiz olurdu. Ama yankısı uzun sürerdi.
Zayn beni izliyordu.
Sonra sanki az önceki konuşmayı hatırlamış gibi sordu:
“Şu rahibe sana ne dedi?”
Bir an duraksadım.
Zhuri’nin sözleri zihnimde hâlâ yankılanıyordu.
Özünüz çok dengesiz.
“Hiçbir şey,” dedim kısa ve net bir sesle.
Zayn’in bakışları üzerimde kaldı.
İnanmamıştı.
Ama üstelemedi.
Bir süre sessizce oturduk.
Sessizlik rahatsız edici değildi ama hafif bir gerilim taşıyordu. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk: gece yaklaşıyordu.
Kapı tıklandı. Chessie içeri girip çay ve küçük atıştırmalıkları masaya bıraktı. Başını eğerek sessizce çıktı.
Fincanı elime aldım. Sıcaklığı avuçlarıma yayıldı. İlk yudumu aldığımda Zayn konuştu.
“Vakit yaklaşıyor,” dedi kendi çayından içerken. “Heyecanlı mısın?”
Bardağımı yavaşça masaya bıraktım.
“Hayır,” dedim soğuk bir sesle. “Aslında gelmezse diye endişeliyim.”
Zayn’in bakışları keskinleşti.
“Eğer gelmezse,” diye devam ettim, “yaptığımız her şey boşa çıkar.”
Bu bir korku değil, bir ihtimal hesabıydı. Risk büyüktü. Ama geri adım yoktu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Annem içeri girdi. Yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı. Bir eli hâlâ kapıyı tutuyordu.
“Rahatsız etmiyorum umarım,” dedi.
Ben cevap verecekken Zayn hızlı davrandı.
“Leydim, öyle şey olur mu? Burası sizin eviniz.” Diyerek ayağa kalktı ve ona yer açtı.
Annem hafifçe başını eğip yanından geçti. Doğrudan bana yöneldi. Elindeki parşömeni açtı.
“Evin idaresiyle ilgili bir plan yaptım,” dedi. “Ne dersin?”
Parşömeni önüme koydu.
Gözlerim satırların üzerinde gezindi.
Ev gelirinden küçük bir pay ayrılacak.
Hastalanan hizmetlinin ailesine destek verilecek.
Çocuklarına eğitim sağlanacak.
Evlenmek isteyen kızlara çeyiz sandığı hazırlanacak.
En altta tek bir cümle vardı.
Sadakat zorla değil, minnetle kurulur.
Başımı kaldırdım.
Annem masaya bakıyordu. Sanki onay bekleyen bir kız çocuğu gibi.
Bu sadece iyi bir plan değildi.
Bu… zekiceydi.
Çalışanlarımızı yüzüstü bırakmıyorduk. Aksine onları güvence altına alıyorduk. Böyle bir düzen haneye bağlılığı güçlendirir, halk arasında itibarı artırırdı. Siyaset bazen savaş meydanında değil, mutfakta kazanılırdı.
Eğildim ve yanağından öptüm.
“Sen bir müthişsin,” dedim.
Gülümsedi.
“Değilim,” dedi hafifçe. “Sadece… aile üyelerini kaybedenleri, evlenecek kızları, hasta insanları maddi sıkıntıdan kurtarmak istedim.”
Gülüşü derindi ama içinde bir gölge vardı.
Babam.
Adını anmadık ama ikimiz de düşündük.
Onun eksikliği masanın kenarında üçüncü bir sandalye gibi duruyordu.
Elimi annemin omzuna koydum.
“Kahyaya yarın söyleyelim mi? Parti yüzünden bugün epey meşgul.”
Başını salladı.
“Olur.”
O sırada bizi izleyen Zayn söze girdi.
“Hanımlar,” dedi hafif bir gülümsemeyle, “nedir sizi bu kadar gülümseten?”
Sesinde bilinçli bir hafiflik vardı. O hüznü fark etmişti ve dağıtmak istiyordu.
“Ev idaresiyle ilgili,” dedim kısa bir cevapla.
Annem parşömeni toparladı.
“Size iyi akşamlar,” dedi ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında odada yine biz kaldık…
Salon ışıklarla yıkanmıştı.
Kristal avizeler tavandan sarkıyor, yüzlerce mum alevi altın yansımalarla duvarları titretiyordu. Açık kapılardan içeri giren soğuk akşam havası, içerideki sıcaklıkla karışıyor; parfüm, şarap ve cilalı ahşap kokusu birbirine karışıyordu.
Merdivenlerden yavaşça indim.
Elimde ince, uzun saplı bir kadeh vardı. İçindeki kırmızı şarap, her adımımda hafifçe dalgalanıyordu. Parmaklarım sakindi. Titremiyordu. Artık titremiyordum.
Kapının önünde durdum.
İlk konuklar içeri girerken başımı hafifçe eğerek karşıladım onları.
“Hoş geldiniz.”
Sesim sakindi. Ölçülüydü. Güçlüydü.
Gözlerime bakıyorlardı.
Beni tartıyorlardı.
Babamın yasını tutan kız mıydım, yoksa onun yerini dolduran düşes mi…
Cevabı kendi gözlerimde buluyorlardı.
Salon yavaş yavaş dolarken bakışlarım istemsizce kalabalığın içine kaydı.
Zayn, salonun sol tarafında, büyük sütunlardan birine yaslanmış duruyordu. Elinde bir içki vardı ama içmiyordu. Kehribar gözleri hareket ediyordu. Her yüzü inceliyor, her hareketi tartıyordu.
Avcı gibi.
Onun varlığı görünmeyen bir zırh gibiydi arkamda.
Annem…
Maelis.
Salonun diğer tarafında, kendi yaşına yakın leydilerle konuşuyordu. Gümüş işlemeli koyu renk elbisesi üzerinde zarif duruyordu. Başını eğdiğinde hâlâ bir düşesin asaleti vardı üzerinde. Gülümsemesi eskisinden daha soluktu ama gerçekti.
Onu öyle görmek içimde sessiz bir huzur bıraktı.
Chessie ise durmadan hareket ediyordu. Gelen konukları karşılıyor, hizmetlilere işaret veriyor, eksikleri tamamlatıyordu. Her hareketi dikkatliydi. Hata yapmamaya kararlıydı.
Kahya, salonun kenarında duruyor, son detayları kontrol ediyordu. Bir masanın örtüsünü düzeltti. Bir hizmetliye fısıldadı. Her şey kusursuz olmalıydı.
