61. bölüm · KANLA YAZILAN DÖNGÜ

HAZIRLIK VE UĞURLAMA

Revy Chardee

Bir süre sonra yanıma bir hizmetli yaklaştı.

“Bir isteğiniz var mı düşesim?” diye sordu.

“Çay istiyorum,” dedim.

Başını eğip uzaklaştı.

Bahçede yalnız kalınca bakışlarım istemsizce çayırlara kaydı. O geniş yeşillikte bir zamanlar Aren ile at yarışı yapmıştık. Rüzgâr yüzümü keserken kahkahalarımız çayırlara yayılmıştı. Yarışı o kazanmıştı.

Kazandığında dizginleri gevşetip bana bakmış ve gülerek,

“Bir dilek borçlusun bana, Reya,” demişti.

“Şimdilik saklıyorum. Günü gelince isterim.”

O günün gelmediğini düşünmek tuhaftı. Ya da belki gelmişti ama ben fark etmemiştim.

Düşüncelerim arasında kaybolmuşken hizmetli geri döndü. Elindeki tepsiyi masaya bıraktı. İnce porselen fincanı önüme koyduktan sonra sessizce uzaklaştı.

Fincanı elime aldım.

Buharı yüzüme doğru yükselirken burnuma hafif bir yasemin kokusu doldu. Bir yudum aldım. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken zihnimdeki düşünceler yeniden hareketlenmeye başladı.

Önceki hayatıma kıyasla her şey bambaşka ilerliyordu.

O hayatta, bu yaşlarda Kael ile tanıştırılmış ve kısa süre sonra evlendirilmiştim. Her şey planlıydı.

Şimdi ise Kael bir kaçaktı.

Ben ise Sereth Hanesi’nin düşesiydim.

Hayatımın akışı tamamen değişmişti.

Ama olmasını istemediğim bir şey vardı.

Babamın ölümü.

O acı hâlâ içimde kor gibi yanıyordu. Onu hatırlatan eşyalara bakarak teselli bulmaya çalışıyordum. Kılıcı, kitapları, çalışma masasındaki mühür…

Ama bir süre sonra insan anlıyordu.

Bir eşya, bir insanın yerini dolduramıyordu.

Belki de yakında ben de babamın yanına gidecektim.

Bu düşünceyle bakışlarım göğsüme kaydı. Elbisemin altında saklanan siyah damarların olduğu yere.

Orada olmaması gereken şeylere.

Zhuri’nin fark ettiği o dengesizlik aklıma gelince içimden küfür ettim.

Tapınağa gitmiştim. Ama tapınak bana sadece geçici bir rahatlama sağlamıştı. Kutsal su belirtileri biraz hafifletiyordu ama damarların yayılmasını durdurmuyordu.

Yüce rahip ise bana sadece dua edeceğini söylemişti.

Eğer yapabildiği tek şey dua etmekse neden o koltukta oturuyordu?

İçimdeki öfke kabardı ama kendimi durdurdum. Bu düşünceler bir yere varmayacaktı.

Konuyu zihnimden uzaklaştırdım.

Sonra aklıma Nevara geldi.

İdamı kraliyet sarayının içinde gerçekleştirilmişti. Normalde idamlar her zaman kraliyet arenasında yapılırdı. Halk izler, korkar ve ibret alırdı.

Ama Nevara prensin sevgilisiydi.

Bu yüzden halka açık bir ölümden kurtulmuştu.

Yine de sonuç değişmemişti.

Ve sırada Kael vardı.

Onu ben öldürecektim.

Üzerimdeki lanetten kurtulmak için tek şansım bu olabilir diye düşünüyordum. Eğer denge gerçekten böyle sağlanıyorsa…

Soğuk bir rüzgâr yüzüme çarptı.

İrkilerek başımı kaldırdım.

Gökyüzü ağır gri bulutlarla dolmuştu. Havada yağmur kokusu vardı.

Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Bahçedeki serinlik artık tenime işlemeye başlamıştı.

Yavaş adımlarla içeri doğru yürüdüm.

İçeri girdiğimde salondaki büyük şömine çoktan yakılmıştı. Odunların çıtırtısı yüksek tavanlı salonun içinde yankılanıyordu. Dışarıda ise yağmur gerçekten başlamıştı. Damla sesleri pencerelere vuruyor, rüzgâr camları hafifçe sarsıyordu.

Sonbaharın son günlerindeydik artık. Kış kapıdaydı.

Morvhal’a gitmek için kötü bir zamandı. Kuzey yolları kış gelmeden bile zorluydu, kar başladığında ise neredeyse geçilmez hâle gelirdi. Ama benim bekleyecek zamanım yoktu.

Ne zaman öleceğini bilmeyen biriydim ben.

Düşüncelerim karardı. Tanrı gerçekten benden nefret ediyor olmalıydı. Aksi hâlde beni ikinci kez öldürmek için bu kadar zahmete girmezdi. Yüce rahip sürekli evrenin dengesinden bahsediyordu. Eğer benim düşündüğüm şey doğruysa, bu dengesizlik düzelmeden ölmem mümkün değildi.

Ama ya yanılıyorsam?

Bu düşünce içime bir ağırlık gibi çöktü.

Başımı iki yana salladım. Bu düşünceler beni sadece daha da boğuyordu. Şöminenin önündeki koltuğa gidip oturdum. Ateşin sıcaklığı yüzüme vururken ellerimi birbirine kenetledim.

Bir süre sonra kahya yanıma geldi.

“Leydim,” dedi saygıyla başını eğerek. “Bölük hazırlıklara başladı. Terzi de dört çift kıyafet dikiyor. Başka bir isteğiniz var mı?”

“Bir şeyi unutmayın,” dedim gözlerimi ateşten ayırmadan. “Atımı hazırlayın.”

Kahya bir an duraksadı.

“Leydim, atınız kış şartlarına dayanıklı bir tür… ancak biraz tecrübesiz sayılmaz mı?” dedi temkinli bir sesle.

Demek istediği açıktı. At arabasıyla gitmemin daha güvenli olacağını ima ediyordu.

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Başımı çevirip ona baktım.

“Emirlerime karşı mı geliyorsun?” dedim sakin ama sert bir tonla.

Kahya hemen başını eğdi.

“Hayır elbette düşesim. Siz nasıl isterseniz.”

Daha fazla bir şey söylemeden ayrıldı.

Ben ise yeniden ateşe döndüm.

Belki de buraya son oturuşumdu. Belki de bu evde geçirdiğim son akşamlardan biriydi. Ama içimde küçük de olsa bir umut vardı. İncecik bir ışık.

Ve ben o ışığa tutunacaktım.

Zaman ağır ağır ilerledi. Akşam olduğunda sofra hazırlandı. Annemle birlikte yemek salonunda yerimizi aldık.

Masaya baktım, sonra çalışanlara.

Hepsi ayakta bekliyordu.

“Oturun lütfen,” dedim yumuşak bir sesle.

Bir an kimse hareket etmedi. Sonra birbirlerine bakarak tereddütlü adımlarla sandalyelere oturdular.

“Beraber yemek yiyelim,” dedim.

Bunu en son babam öldüğünde yapmıştım. O gün herkes aynı masada oturmuş, sessizce yemek yemiştik.

Bugün de aynı sessizlik vardı.

Sanki herkes bir şeylerin değiştiğini hissediyordu.

Bakışlarım annemi buldu. Başını eğmişti. Yemeğini yemeye çalışıyordu ama gözleri doluydu. Onun da korktuğunu biliyordum.

Elimi uzatıp elini tuttum.

Bir şey yok der gibi hafifçe sıktım.

Sonra önümdeki tabağa döndüm ve yemeğime odaklandım.

Yemek sessizce bitti.

Masadan kalktığımda doğruca banyoya gittim. Sıcak suyun altında uzun süre kaldım. Kaslarım gevşedi ama zihnim hâlâ doluydu.

Yıkandıktan sonra odama döndüm.

Yatağa uzandığımda vücudum yorgunluktan ağırlaşmıştı.

Gözlerimi kapattım.

Ve kendimi uykunun karanlığına bıraktım.

Ertesi gün hazırlıklarla geçti.

Depolardaki erzakları tek tek kontrol ettirdim. Kuru gıdalar, tuzlanmış etler, tahıl çuvalları, su tulumları… Kuzeye giden bir yolculukta eksik bırakılabilecek hiçbir şey yoktu. Morvhal yolu uzun ve sertti. Orada hata yapmak, yolda ölmek demekti.

Ardından çalışma odama geçtim.

Masamın üzerinde yığılmış evraklar beni bekliyordu. Hanenin yönetimiyle ilgili kararlar, ticaret izinleri, askerî düzenlemeler… Ben yokken işler aksamasın diye gerekli olan her belgeyi tek tek mühürledim.

Son belgeyi de mühürledikten sonra masanın üzerindeki aile mührünü elime aldım.

Bir süre baktım.

Sonra anneme uzattım.

“Bunu sen sakla,” dedim.

Annem önce anlamadı. Sonra bakışları mühürden bana kaydı. Gözleri doldu.

“Reya…” diye fısıldadı.

“Eğer geri gelemezsem,” dedim sakin bir sesle, “Sereth hanesini sen yöneteceksin.”

Annemin elleri titredi. Mührü yavaşça avucuma dokunur gibi aldı.

“Dikkatli olacağına söz ver,” dedi bana sarılırken.

Kollarını boynuma doladı.

“Söz ver, Reya.”

Onu kollarımla sardım.

“Olacağım.”

Ama içimde bu sözün ne kadar boş olduğunu biliyordum.

Siyah damarlar artık göğsümden yukarı tırmanmıştı. Boğazıma kadar gelmişlerdi. Aynaya baktığımda tenimin altında ince karanlık çizgiler gibi görünüyordu.

Onları gizlemek için pudra sürüyor, şalı boynuma daha sıkı sarıyordum.

Gün böyle geçti.

Sonraki gün bölüğün listesi elime ulaştı.

Masama oturup isimleri tek tek inceledim. Her askerin nereden geldiğini, hangi lordun adamı olduğunu, hangi savaşlarda bulunduğunu kontrol ettim.

Bir düşes olarak bu benim sorumluluğumdu.

Onlar benim askerlerimdi.

Sonra terzi geldi. Kuzey için hazırlanan kıyafetleri getirdi. Kalın kumaşlardan yapılmış pelerinler, kürk yakalı ceketler, sert rüzgâra dayanıklı elbiseler…

Hepsini tek tek denedim.

Dar gelen yerleri düzelttirdim. Hareketimi kısıtlayan kısımları değiştirdim. Morvhal’da rahat hareket etmek zorundaydım.

Ardından mühimmatları kontrol ettirdim.

Kılıçlar, hançerler, oklar, yaylar… Her şey eksiksiz hazırlanmalıydı.

Gün yine böylece sona erdi.

Güneş batarken odama çekildim.

Artık yola çıkacağımız gün yaklaşmıştı.

Ve içimde giderek büyüyen bir his vardı.

Sabah yine güneşin ışıklarının yüzüme vurmasıyla başladı. Gözlerimi açtığımda birkaç saniye tavana baktım. Bugünün diğer günlerden farklı olduğunu biliyordum. İçimde ağır bir his vardı.
Yatağımdan kalktım ve gece hazırladığım bavulu elime aldım. Kapıyı açtığım anda Chessie’yle karşılaştım.
“Günaydın leydim,” dedi.
Gözleri elimdeki bavula kaydı. Yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
“İzin verin, ben götüreyim.”
Bavulu sessizce elimden aldı.
“Sağ ol. Alec’e verirsin. Bir yere koyar,” dedim.
Başımı hafifçe eğip merdivenlere yöneldim. Her basamağı inerken içimde tuhaf bir düşünce büyüyordu. Belki de bu merdivenlerden son inişimdi.
İnsan yaşadığı hayatın kıymetini çoğu zaman anlamıyordu. Ufacık şeylerle dolu bir hayat… ama biz yine de onu fark etmeden geçip gidiyorduk.
Düşüncelerimi yemek salonundan gelen çatal bıçak sesleri böldü.
Annem çoktan oturmuştu.
Yanına gidip oturdum.
“Günaydın anne.”
“Günaydın Reya.”
Sesi zayıf çıkmıştı. Bir süre konuşmadı. Sonra elindeki çatalı yavaşça tabağa bıraktı.
“Demek o gün geldi.”
Başımı eğip tabağıma baktım.
“Evet… geldi.”
Bir lokma aldım ama tadını bile hissetmedim.
“Yemeğini bitir,” dedi annem. “Seni bir lord gibi uğurlayalım.”
Ayağa kalktı. Sandalye hafifçe gıcırdadı. Sonra arkasını dönüp salondan çıktı.
O gider gitmez odanın içi bir anda boşalmış gibi oldu.
Bir yanım gitmekten korkuyordu. Diğer yanım ise gitmem gerektiğini söylüyordu. İçimdeki iki ses birbirine çarpıp duruyordu.
Sessizce yemeğimi bitirdim ve ayağa kalktım.
Yemek salonundan çıktığım anda durdum.
Karşımda annemi, Chessie’yi, Zayn’i, Inara’yı ve kahyayı gördüm.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Hepiniz… benim için mi geldiniz?”
“Elbette,” dedi Inara hafif bir gülümsemeyle. “Sen söylemesen de Düşes Maelis söylediğinde gelmemiz gerektiğini düşündük.”
En önde Zayn duruyordu.
Yanına gittim.
Hiçbir şey söylemeden bana sarıldı.
“Yardımların için teşekkür ederim Reya,” diye fısıldadı.
Ondan ayrıldığımda Inara’nın parmaklarının Zayn’in parmaklarına dolandığını gördüm.
Gözlerim bir an parmaklarına takıldı.
“Sevgili mi oldunuz?” dedim.
Sesim fark etmeden neşelenmişti.
Inara gülümseyerek bana sarıldı.
“Evet. Ve bunda senin de payın var. Seninle yakınlaşmasaydım Dük Zayn’i tanıyamazdım.”
“Tanrım, çok sevindim!” dedim. “Çocuğunuz olursa adını Reya koyarsınız olur mu?”
Şaka yapmaya çalışmıştım ama sesim biraz titremişti.
Inara’nın gözleri doldu.
“Elbette.”
Gözlerim sonra Chessie’yi buldu.
Başı eğikti. Ellerini birbirine kenetlemişti.
Yanına gidip elinden tuttum ve onu kendime çektim.
“Emeklerinin karşılığını nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum,” dedim. “Bana bir bebek gibi baktın. Elimi kullanamadığım zaman da… kolum yaralandığında da…”
Cümlemi tamamlayamadım.
Onu kendime çektim ve sarıldım.
Kolları boynuma dolandı.
“Leydim…” dedi.
Sonra ağlamaya başladı.
Onun ağlamasıyla birlikte sanki içimizde tuttuğumuz her şey bir anda serbest kaldı. Zayn ve kahya hariç herkes ağlıyordu.
Sanki ipi koparan kişi Chessie’ydi.
Ayrıldığımızda yüzünü ellerimin arasına aldım.
Gözyaşlarını başparmağımla sildim.
“Anneme iyi bak,” dedim.
“Elbette düşesim,” dedi hıçkırarak. “Siz burayı düşünmeyin.”
Başımı kaldırdığımda annemi gördüm.
Merdivenlerin başında duruyordu. Sırtı bize dönüktü.
Sessizce ağlıyordu.
Yanına çıktım ve omzuna dokundum.
Bana döndüğü anda kollarını açtı.
“Kızım…”
“Annem.”
Ona sarıldım. Kokusu çocukluğumdan beri bildiğim kokuydu.
Bir an hiç bırakmak istemedim.
Ayrıldığımızda gözlerimin içine baktı.
“Babana benziyorsun,” dedi. “O da senin gibi inatçıydı.”
Gözyaşlarını sildim.
Sonra başımı salladım.
“Hadi,” dedi. “Herkes seni bekliyor, Düşes Reya.”
Kapıya doğru yürüdüm.
Tam çıkmadan önce kahyaya döndüm.
“Annem size emanet. Lütfen ona göz kulak olun.”
Ana kapıdan çıktığımda askerlerimin hazır beklediğini gördüm.
Hepsi sessizdi.
Ağır adımlarla atım Kül’e doğru yürüdüm.
Eyerindeki boşluğa annemin bana verdiği hançeri yerleştirdim.
Tek bir hareketle ata bindim.
Tam o sırada annem yanıma geldi.
Elinde bir pelerin vardı.
“Babanındı,” dedi sadece.
Pelerini alıp ikiye katladım ve önüme koydum.
Kül huzursuzca kıpırdandı.
Dizginleri sıktım.
Son kez anneme baktım.
“Geleceğim.”
Sonra askerlerime döndüm.
“Başlıyoruz.”
Toplasan yirmi asker vardı.
Ama yol uzun olacaktı.
Morvhal’a geçiş iznini bile zor almıştık.
Tanrı bilir bizi neler bekliyordu.
Derin bir nefes aldım.
“Tanrı bizi korusun.”
Dizginleri çevirdim.