18. bölüm · Göz yaşlarının bedeli

Bölüm on sekiz

Kübra beren Kaynak

İşlemleri ve benzeri şeyleri hallettikten sonra bizi odaya aldılar. İlk saatlerde doktor dinlenmemi önerdiği ve benim de pek halim olmadığı için arkadaşlarım, annem, Atilla'nın ailesi ve Atlas hep beraber kafeteryada oturacaklardı. Ben yanımda sadece Atilla'nın kalmasını istedim.
Oğlumuz Barış sarışındı. Babası gibi altın rengi saçları vardı; henüz buğulu olan gözlerine dikkatli bakıldığında ise yeşile kaçan tonlar görülebiliyordu. Göz olarak aynı bendi! Yanağında çok belli olmasa da gözüken çiller ve çok dikkat edildiğinde görünen çene çukuru ile aynı babası; gamzeleriyle ise tıpkı bendi. Oğlumuz ikimizin mükemmel bir karışımı gibiydi.
Kızımız Toprak ise adeta bir güzellik abidesiydi. Yeni doğmuş olmasına rağmen oldukça tipi yerinde bir bebekti. Saçları benim saçlarım gibiydi; altın sarısı değil, küllü altın sarısı tonlarındaydı. Gözleri henüz çok buğuluydu ama buradan bile babasının maviye kaçan gözlerine sahip olduğu belli oluyordu. Oğlumuza göre çilleri daha belirgindi; gamzesi ve çene çukuru Barış’ınki kadar olmasa bile onda da vardı.
Hafifçe esnediğinde Atilla ile erimemize ramak kalmıştı! Hemen kucakladım. Onun aksine ben bebeklerimizi tutmaktan korkmuyordum, çünkü ilk ten teması çok önemliydi.
Alina: "Hayatım, hadi ama! Doğduklarından beri hiç kucağına almadın. Ben şimdi uyuyacağım; bu çocuk uyansa ne yapacaksın, hemşireyi mi çağıracaksın?"
Atilla: "Tam olarak bunu yapacağım!"
Alina: "Hahahahaha! Al şu çocuğu, Barış’ın gazı var, bak onu çıkarayım."
Atilla elimden korkarak kızını aldı ve göğsüne yasladı.
Atilla: "Babam... Güzelim, güzel kızım benim... Birtanem, hoş geldin ailemize."
Söylediği bu cümlenin altında onlarca şükür ve büyük bir mücadele vardı. Ama onlar bunu bilmeyecek, bizim sunduğumuz hayatı en iyi şekilde yaşayacaklardı. Yavaşça ve korkarak kızının kafasına bir öpücük kondurdu.
Atilla: "Çok yumuşak aşkım, normal mi?"
Alina: "Evet hayatım. Al bakalım Barış’ı da babası."
Atilla: "Aşkım ikisini de nasıl tutacağım? Önce birer birer tanışsaydım, sonra alırım ikisini de."
Alina: "Hayatım, o seni zaten tanıyor. Sen hamileliğim boyunca hep konuştun onlarla."
Atilla: "Tamam madem."
Elimdeki Barış’ı da diğer koluna iliştirdim. O oğluyla konuşurken ben uykusuzluktan eriyordum.
Atilla: "Aşkım, şunu yatır öyle uyu. Bak Toprak uyudu, ben ikisi kucağımdayızken yatıramam."
Atilla’dan yavaşça kızımızı alıp yatırdım ve kendim hastane yatağına iyice gömüldüm. En son gördüğümde Atilla koltukta Barış ile ilgileniyordu.
Aradan kaç saat geçtiğiyle ilgili hiçbir bilgim yoktu; hemşirenin ve Atilla’nın sesine uyandım.
Atilla: "Hanımefendi, çocuk ağlıyor diyorum, ne yapmamı bekliyorsunuz yani? Ben ne yaptığını nasıl anlayacağım ki?"
Hemşire: "Beyefendi şaka mısınız? Çocuk parmağınızı emiyor, altına yapmış olamayacağına göre... Yani siz de eşinizi uyandırın, emzirsin yani."
Atilla: "Ya çocuk acıkınca neden ağlıyor, anlamadım ben!"
Yattığım yerde çaktırmadan kıkırdayıp, yeni uyanmış gibi yaparak doğruldu m.
Alina: "Hayatım, ne oldu?"
Hemşire hemen konuştu:
Hemşire: "Hanımefendi, çocuk acıkmış. İki saatte bir besleme kuralını unutmayalım lütfen, yoksa sarılık olurlar. Gerekirse uyandırın lütfen. İyi günler, bir ihtiyacınız olursa butona basmanız yeterli."
Hemşire çıkınca kadınsı bir kahkaha attım.
Alina: "Aşkım sen gerçekten salaksın ama sadece bana! HAHAHAHAHAHA! Ya salak, çocuk ağladı diye hemşire mi çağrılır?! HAHAHAHAHA!"
Atilla: "Of aşkım gülme ya! Aynı anda Toprak da kıpırdanınca korktum ben."
Alina: "Tamam tamam, hadi ver bakalım oğlumu, sen kızımızı uyandır."
O oğlumuzu bana verdikten sonra kızımızı aldı ve koynuna yatırdı.
Alina: "Oğlum... Barış’ım uyandı mı sen oğlummm? Hadi karnımızı doyuralım bakalım."
En son ikisi de emmiş, gazları çıkarılmıştı ki odaya bizimkiler girdi. Hoya ve Lale en önden girdiler. Bana dönen gözlerindeki kızarıklığı ve sulanmayı ten kilometre öteden görsem tanırdım.
Alina: "Aşkım siz neden ağladınız ya? Yapmayın böyle, bak ben de ağlarım!"
Hoya: "Çok korktuk Alinam, çok korktuk! Sana bir şey oluyor sandık, çok korktuk..."
Lale: "Ay ben kendim doğururken bu kadar korkmadım kızım! Sana bir şey olacak diye ağlamaktan harap olduk."
Alina: "Ay ben sizi yerim ya! 🥹🫂 Tamam teyzeleri, bu kadar korku geçti artık. Biz hep beraber mutlu olacağız. Hadi siz sevin bakalım bebeklerimizi."
Bebeklerimizi demiştim; çünkü biz bu hayatı hep birlikte elde etmiş, her zorluğu birlikte aşmıştık. Çocuklarımın var olması için teyzeleri her zaman bana ve Atilla’ya destek çıkmış, arkamızı kollamışlardı. Ayrıca neyi açıklıyordum ki? Biz bir aileyik ve öyle kalacaktık...
Cenk ve Deniz girmiş, en son da annem ile Atlas gelmişti. Onları da çok özlemiştim.
Alina: "Ablacım, gel benim yakışıklım!"
Annem hemen ayakucuma oturmuş, Hoya ve Lale’nin kucağındaki bebeklerimizi izliyor, her detaylarını ezberlemeye çalışır gibi dikkat ediyordu. Atlas ise duygulanmış ama belli etmemeye çalışıyordu. Hemen kendime çektim.
Alina: "Ablam, ben sana kendini özletme dedikçe uzaklaşıyorsun. Yok sevgilimleyim, yok dışarıdayım, üşeniyorum... Bak vallahi sevgili dışında bahane kabul etmiyorum, kendini özletmiyorsun tamam mı?"
Atlas: "Tamam söz abla. Ben sana bir şey söyleyeceğim... Hani sevgilimi hiç görmedin sanıyorsun ya?"
Alina: "Evet ablam, görmedim."
Atlas: "Gördün abla, bugün gördün hem de! Şu an staj yapıyor, sağlık lisesinde okuduğu için ebe yardımcısı olarak senin doğumunda yanındaydı."
Alina: "Yaa! Allah seni kahretsin, kızla öyle mi tanıştım ya ben?! Daha sohbet falan edecektim... Neyse sonra ederim. Adı ne? Söyledin sanki ama unuttum bak."
Atlas: "Sena."
Alina: "Yaa, ne kadar güzel bir isim! İnşallah mesleğini güzelce eline alır."
Atlas: "Amin abla, amin inşallah."
Herkes gülümsüyor, neşeyle bebekleri seviyor, sohbet ediyordu. Ben ise bir odada toplanan sevdiklerimi izliyor, izledikçe keyifleniyordum.
Doğru ya, hayat size sürekli mutluluk sunmazdı. Biz bunu küçük yaşta öğrenip mücadele etmeye başlamıştık; çünkü biliyorduk, hayat mücadele eden insanları severdi. Öyle boş boş durarak mutlu olmak çok zordu, bir şeyler için çabalamak gerekirdi. Biz bu anlara gelene kadar canımız istense canımızı verirdik ki geride kalan sevdiklerimiz yaşayabilsin, mutlu olabilsin. Ama biz kimse için canımızı feda etmedik; biz çabaladık ve hayatta başkalarının bizim için fedakârlık yapmasını bekledik. Yaptılar da...
Bu hayatta insanlara zararı olan herkesi tek tek yok ediyor, mutluluğun ayağımıza gelmediğini en iyi biz biliyorduk.
Lale kızımı Hoya’ya uzatırken geçmişim gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti.
Mesela Lale küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmişti. Babası annesini Lale bebekken katletmiş, daha sonra hayat karşılık olarak ona bir hastalık vermişti. Babası kemik kanserinden öldüğünde annesinin cesedi bulunmuştu ve Lale’ye Almanya'da yaşayan anneannesi bakmıştı. Lale ise büyüdüğünde okumak için buraya gelmiş, bizimle yolu kesişmişti.
Kızım Toprak, Hoya teyzesinde hafif cilveli hareketler yaparken Hoya’nın yaşantısının nasıl olduğunu tekrar hatırladım. Hoya’nın anne ve babası çok sağlıklı bireyler değildi; çok kısıtlanıyor ve birçok şeyi kendi başına aşmak zorunda kalıyordu. Ama hayat onun da önüne bizi çıkarmıştı.
Cenk ile Deniz, Barış’ın altını değiştirmek için çabalıyordu. O sırada Barış minik bir sürpriz yapıp Cenk ve yanında duran babasının yüzüne işeyiverdi! Atilla mırıldanarak bir küfür savurduğunda "Hişt!" diye uyardım. Neyse ki Atlas hızla peçete yetiştirmiş ve onu bu dertten kurtarmıştı.
Cenk dersem; ailesi onu terk ettiğinde henüz 2,5 yaşındaydı. Yetiştirme yurdunda büyüdü ama her şeye göğüs gerdi, meslek edindi. Ardından eşi Lale’yi ve bizi buldu.
Alina: "Aşkım fena mı, dişlerin bembeyaz olur! Afrikalılar diş macunu yerine boşuna mı yapıyorlar çişi?!"
Deniz: "AHAHAHAHAHAHAHA!"
Deniz... Onun pek şatafatlı bir hayatı olduğu söylenemezdi. Küçük yaşta çalıştırılmış, bugünlere zorla gelmişti. Neyse ki hayat ona iş yeri olarak Atilla’nın yanını sunmuştu ve önce eşi, ardından bizimle tanışmıştı. Tabii herkesten önce Atilla sahip çıkmıştı ona. Zaten Atilla ile küçük yaşta tanışmışlardı ama hayat herkese adil şartlar sunmadığı için Deniz ona hep yardım etmiş, çocukluk arkadaşı olarak büyümüşlerdi.
Atilla: "Ay çok komik! Sana işesin de göreyim ben."
Alina: "Ya bana işemesin..." (Gözlerimi ağlar gibi yaptım, hemen gelip beni öptü.) "Aşkım, bir ömür bana işesin tamam! Yeter ki sen ağlama güzelim benim, birtanem, canım, canımın canı..."
Benim ve Atilla’mın hikâyesi ise gayet barizdi...
Yani demem o ki; hayat çabalayanları sever, biz de hayatı!