Bölümler 18Şu an: Bölüm 8
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime
- 6 Bölüm 62.026 kelime
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Destek ekibinin sirasör sesleri sokağın başında belirmeden hemen önce, bahçede ve salonda ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Ateş, elleri kelepçeli halde bahçe çimlerinde diz çöktürülmüş adamların başında bekleyen abisinin yanına yanaştı. Bakışlarını yerdeki profesyonel tetikçilere dikip kaşlarını kaldırdı. Sesi fısıltı gibi ama meraktan uzaktı:
— "Ne edeceğiz bunları?" dercesine bir kaş göz işareti yaptı.
Cesur henüz ağzını açmadan, hemen yanlarında duran Gül lafa girdi. Gül'ün sesindeki o buz gibi kararlılık, bir kadının zarafetinden sıyrılıp keskin nişancı soğukkanlılığına bürünmüştü:
— "Ya konuşacaklar... Ya da konuşacaklar."
Ateş, yengesine dönüp bıyık altından sırıttı, ama gözlerinde hala muzip bir sorgu vardı:
— "Emin misin yenge?"
Gül, kocasının o heybetli, çelikten omuzuna elini güvenle koydu ve Ateş’e hafifçe göz kırptı. Cesur’u en iyi o tanıyordu. Bu adam evde ne kadar merhametli bir baba, karısına ne kadar aşık bir eşse; o sorgu odasının kapısından içeri adım attığı an bambaşka bir adama, tam anlamıyla "yerli bir Hulk"a dönüşüyordu. O odada Cesur Çelik’in dilinden kurtulabilen tek bir vatan haini bile çıkmamıştı henüz.
Ateş yengesinin bu kendinden emin tavrını görünce durumu anladı. Dönüp yerdeki adamların suratına bacak kadar mesafeden baktı, "Yandınız siz oğlum..." der gibi acıyan bir ifadeyle kafasını salladı.
Cesur, derin bir nefes alıp çelik gibi sertleşen bakışlarıyla görev dağılımını yaptı:
— "Ateş abim, Nur Emir Kağan ile kalsın. Kadir, Kerem ve bizim Şimşek de etrafa baksın, çevre emniyetini alsın. Biz de bu hayvanları konuşturalım."
Cesur ve Ateş, bu sözlerin ardından birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. İkisi de aynı anda sağ ellerini uzatıp kenetlediler, ardından alınlarını birbirine bastırdılar. Çocukluklarında, yetimhanenin o soğuk ve sert koridorlarında birbirlerinin arkasını kollayıp kavgaya girmeden önce ya da kazandıktan sonra yaptıkları o kadim ritüeldi bu. Kendi dillerinde "Arkanı kolluyorum, dikkat et" demekti. Yıllar geçmiş, rütbeler takılmış ama aralarındaki o can bağı hiç değişmemişti.
Birkaç dakika sonra sokağı kırmızı mavi ışıklarla aydınlatan destek ekibi adrese giriş yaptı. Kelepçeli dört saldırgan, askeri inzibatların ve özel timin nezaretinde zırhlı araçlara bindirildi.
Araçlar karargahın sorgu merkezine doğru yola çıkarken, Cesur ile Gül kendi araçlarına bindiler. İki Üsteğmen, karanlıkta ilerleyen konvoyun hemen arkasından, gözlerinde o sarsılmaz intikam ve adalet ateşiyle peşlerinden gidiyordu. Bu gece o sorgu odasında bu saldırının hesabı sorulacaktı.
Karargahın yerin iki kat altındaki betonarme sorgu merkezinde hava nemli, soğuk ve ağırdı. Çıplak ampulün sarımsı ışığı, ortadaki çelik masayı ve üzerindeki cıvataları aydınlatıyordu.
Saldırganların lideri olan adam, elleri masaya kelepçelenmiş halde oturuyordu. Yüzündeki o profesyonel, soğukkanlı maske henüz düşmemişti; Ancak kapı ağır bir gıcırtıyla açılıp içeri Cesur ve Gül girdiğinde odadaki basınç bir anda değişti.
Gül, sırtını kapının yanındaki karanlık köşeye yasladı. Kollarını göğsünde birleştirip buz gibi gözlerle adamı izlemeye başladı. O, odadaki panterdi; Cesur ise avını köşeye sıkıştıran ayı.
Cesur, üzerindeki sivil ceketi yavaşça çıkarıp sandalyenin arkalığına astı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlarken heybetli gövdesi, omuzlarındaki adreanalinle daha da belirginleşmişti. Yavaş adımlarla masaya yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden, adamın tam karşısındaki sandalyeyi geriye çekip oturdu.
Aralarında uzun, ezici bir sessizlik oldu. Cesur, çelik gibi gözlerini adamın gözbeberine dikmişti.
Saldırgan lideri alaycı bir tebessümle kafasını salladı:
— "Bana bak komutan... İşkence falan yapacaksan boşuna yorulma. Biz bu işlerin eğitimini aldık. Benden tek bir isim bile çıkaramazsın."
Cesur'un yüzünde en ufak bir mimik bile oynamadı. Sadece hafifçe öne doğru eğildi. Yüzü, adamın yüzüne birkaç santim yaklaşmıştı.
— "Ben sana işkence yapmayacağım," dedi Cesur. Sesi o kadar tok, o kadar sakindi ki, adamın alaycı tebessümü bir anda dondu. "Sana işkence yaparsam askerliğime hakaret etmiş olurum. Ama sen... Benim evime geldin. Benim çocuğumun uyuduğu çatının altına bastın."
Cesur, lafını bitirir bitirmez sol eliyle adamın boğazını çelik bir kepçe gibi kavrayıp masaya yapıştırdı! Adamın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, nefesi kesildi. Cesur, sağ elinin ağır, sert ayasıyla masaya öyle bir vurdu ki, odadaki çelik masa inleyip yerinden oynadı.
— "Adını sormuyorum!" diye gürledi Cesur. Yüzündeki o sakin adam gitmiş, yerine Gül’ün bahsettiği o "yerli Hulk" gelmişti. "Kim gönderdi sizi? O sabotajı kim planladı, arkandaki köpek kim?!"
Köşede duran Gül, kocasının bu heybetli öfkesini izlerken tek bir adım bile atmadı. Adamın nefessiz kalıp morarmaya başladığı an, su gibi duru sesiyle araya girdi:
— "Cesur... Bırak nefes alsın. Konuşacak."
Cesur, Gül’ün sesiyle bir an duraksadı. Bırakır bırakmaz adam masanın üzerine kapandı, ciğerlerine yırtılırcına hava çekerek öksürmeye başladı.
Gül, adımla masaya yaklaştı. Masanın üzerine iki adet vesikalık fotoğraf bıraktı. Bunlar, adamın kendi ailesine ve bağlantıda olduğu kişilere ait fotoğraflardı.
— "Eğitim aldığını söylüyorsun," dedi Gül, sesi mermi kadar soğuktu. "Ama seni buraya gönderenler senin ne kadar harcanabilir biri olduğunu biliyordu. Seni bir yem olarak attılar önümüze. Sizi kim tuttu bilmiyoruz sanma... 'Gölgeler' dedikleri o paralı lejyoner grubunun taşeronusunuz, değil mi?"
Adam, fotoğrafları ve Gül’ün söylediği ismi duyunca gözlerindeki o sahte özgüven yerini derin bir korkuya bıraktı. Yutkunmaya çalıştı.
— "Biz... Biz sadece parayı alırız," diye kekeledi adam, sesi artık titriyordu. "Sizi kişisel olarak hedef almadık. Emir yukarıdan geldi."
Cesur, masaya iki eliyle abanıp adamın tepesine dikildi:
— "Yukarısı neresi?!"
Adam gözlerini kaçırarak, pes etmiş bir edayla anlatmaya başladı:
— "Sınır ötesindeki bir şirket... Adı Anubis. Sizin Şimşek Timi’nin son sınır operasyonunda çökerttiğiniz o silah kartelinin intikamını almak istiyorlar. Amaçları sizi doğrudan öldürmek değil; önce psikolojik olarak yıpratmak, ailenizi tehdit edip hata yapmanızı sağlamaktı. Otoparktaki lastik de, evdeki elektrik kesintisi de bir dizi testti. Sizin reaksiyon sürenizi ve zaaflarınızı ölçüyorlardı..."
Cesur ile Gül göz göze geldiler. Yapbozun parçaları yerine oturuyordu. Karşılarında sıradan bir çete değil, uluslararası bağlantıları olan profesyonel bir yapının artıkları vardı.
Cesur, adamın yakasını bırakıp geriye çekildi. Ceketini alıp omuzlarına attı. Kapıya doğru yürürken Murat Başçavuş’a dışarıdan seslendi:
— "Murat! Alın bunu, resmi tutanakları hazırlayın. Anubis şirketinin bu bölgedeki tüm hücrelerini tespiti için Hakan hemen dijital takibe başlasın."
Kapıdan çıkarken Gül kocasının koluna girdi. İki Üsteğmen, karanlık koridorda yürürken arkalarında bıraktıkları gizli yapının boyutlarını kavramışlardı. Bu bir son değildi; Anubis'e karşı başlatılacak büyük bir intikam ve temizlik operasyonunun sadece ilk adımıydı.
Karargahın yerin iki kat altındaki o soğuk beton odadan çıktıklarında, gece yarısı çoktan geçmişti. İki Üsteğmen, Anubis adını ve arkasındaki uluslararası şebekeyi öğrenmiş olmanın verdiği o ağır sorumlulukla otoparktaki araçlarına doğru yürüdüler.
Cesur, sürücü koltuğuna geçerken yorgun ama her an tetikteki gözleriyle çevreyi süzdü. Gül ise yan koltuğa oturup emniyet kemerini bağladı, başını koltuğun arkalığına yasladı. Zihni hâlâ evde, Nur’un yanında uykuda olan minik Emir Kağan’daydı.
— "Yoruldun," dedi Cesur, vitesi ileri takıp arabayı karargahın nizamiyesinden dışarı sürerken. Sesi, karısının yorgunluğunu anında hisseden o şefkatli tondaydı.
Gül, hafifçe gülümsedi. Kocasının direksiyonu tutan güçlü elinin üzerine kendi elini koydu, parmaklarını onun çelik gibi güçlü parmaklarına kenetledi:
— "Seninle olduğum sürece yorulmam ben Cesur’um... Ama bu Anubis denen itler sınırları çok aştı. Ailemize, evimize dokunmaya çalıştılar."
— "Hesabını keseceğiz," dedi Cesur, gözünü bir saniye bile gecenin zifiri karanlığına gömülmüş boş şehir yolundan ayırmadan. "Hakan veri tabanını tarıyor. Ateş de teyakkuzda. Onlara bu topraklarda nefes aldırmayacağız."
Araba, karargah ile evleri arasındaki o ağaçlıklı, virajlı ve tenha dağ yoluna girdiğinde, sokak lambalarının cılız ışıkları aralıklarla ön camdan süzülüyordu. İki sevdalı asker, vatan toprağında geceye karışan o sessiz huzura sığınmış gibilerdi.
İşte tam o anda, yolun kenarındaki karanlık çalıların arasından iki el profesyonelce hedeflenmiş ışık parlaması yükseldi.
"PAT! PAT!"
Susturuculu yüksek kalibreli bir keskin nişancı tüfeğinden çıkan mermiler, saatte 90 kilometre hızla ilerleyen aracın sağ ön ve arka lastiklerini milimetrik bir hassasiyetle parçaladı.
— "GÜL! SİPER AL!" diye gürledi Cesur.
Sağ lastiklerin jant üstüne düşüp bir anda jantın kilitlenmesiyle birlikte, tonlarca ağırlıktaki araç kontrolünü tamamen kaybetti. Asfaltın üzerinde çığlık gibi yükselen bir metal sürtünme sesi geceyi yırttı. Araç, savrularak şarampole doğru kaymaya başladı.
Cesur, çelik gibi kaslarıyla direksiyonu toparlamak, karısını korumak için sağ kolunu Gül'ün göğsüne siper etti. Fakat hızın ve parçalanan lastiklerin fiziki gücü galip geldi. Araç önce yol kenarındaki toprak sete çarptı, ardından büyük bir gürültüyle havaya havalanarak taklalar atmaya başladı!
"ÇAAAAT! GÜÜÜÜM!"
Camlar patladı, kaporta büküldü, metal tavan asfaltın ve kayalıkların üzerinde metrelerce sürüklendi. Araç, birkaç dehşet verici takladan sonra yolun kenarındaki ulu bir çam ağacının gövdesine büyük bir şiddetle çarparak durabildi.
Ortalığı derin, yakıcı ve boğucu bir sessizlik kapladı. Motordan yükselen dumanlar ve sızan benzin kokusu gecenin serin havasına karışıyordu.
Hurdaya dönmüş, tavanı içeri göçmüş aracın içinde hayat belirtisi yok denecek kadar azdı.
Cesur, son bir yaşam güdüsüyle, aldığı ağır darbelere ve kaburgalarını delen metallere rağmen başını yana doğru çevirdi. Yüzü kan içindeydi, görüşü kararıyordu. Zorlukla kenetlenen ellerine baktı; Gül'ün parmakları hâlâ kendi elinin içindeydi.
— "Gül..." diye fısıldayabildi Cesur. Sesi rüzgarda kaybolan bir nefes gibiydi. "Gül'üm..."
Gül'ün alnından dökülen kanlar gözlerini kapatmıştı. Şakağından akan al kan, boynundaki o ay yıldızlı kolyeye süzülüyordu. Dudaklarında beliren son, belli belirsiz tebessümle kocasının elini son kez hafifçe sıktı. Sesi adeta cennetin kapısından fısıldar gibiydi:
— "Cesur'um... Oğlumuz... Emir Kağan'ımız sana... Vatan sana emanet..."
— "Beraber..." dedi Cesur, göğsündeki son nefesi verirken. "Sonsuza kadar... beraber..."
İki Üsteğmen, vatan uğruna yan yana verdikleri mücadeleyi, elleri birbirine kenetlenmiş halde, aynı son nefeste noktaladılar. Ruhları, fırtınalı dağ yolunun karanlığından sıyrılıp şehadet mertebesine yükseldi.
O sırada iki sokak ötedeki evde, Nur’un kucağında uyuyan minik Emir Kağan birdenbire sıçrayarak uyandı. Aniden göğsünü tuttu, minik gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülmeye başladı.
— "Annemmm! Babaaa!" diye fısıldadı gecenin sessizliğine doğru.
Salonda bekleyen Ateş, yüreğine saplanan o amansız sızıyla yerinden fırladı. Cebi çalmaya başladı; ekranda Hakan'ın ismi yanıp sönüyordu. Ateş telefonu açtığında, ahizedeki tek şey Hakan’ın hıçkırıklarla boğulan sesi ve gecenin karanlığını yırtan acı acı ambulans sirenleriydi...
Şimşek Timi ve Çelik ailesi için zaman o an durdu. İki kahraman, geride gözü yaşlı bir koca aile ve aslan gibi bir evlat bırakarak şehitler kervanına katılmıştı.
Bölüm etkileşimi
