15. bölüm / 18
GEÇMİŞTEN GELEN YÜKBölüm 14
Bölümler 18Şu an: Bölüm 14
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime
- 6 Bölüm 62.026 kelime
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yetimhanedeki o duygu dolu gösterinin ve iki şehit evladının sahnedeki o asil duruşunun üzerinden üç gün geçmişti. Şimşek Timi için gözyaşı dönemi kapanmış, yerini dondurucu bir askeri disipline ve intikam kararlılığına bırakmıştı.
Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi gecelerdir ışıklarını söndürmüyordu. Hakan "Rüzgar" Aydın’ın "Akrep" lakaplı teröristten ele geçirdiği kriptolu veri diskleri, Mısır’ın Sina Yarımadası kuzeyinde, çölün ortasına gizlenmiş devasa bir paramilitary yer altı kompleksini işaret ediyordu: Anubis Konseyi Ana Karargâhı.
Cesur ve Gül Çelik Üsteğmenlerin aracına yerleştirilen sabotaj emrini veren, sınır ötesindeki pek çok kanlı eylemin finansörlüğünü yapan o çetenin tepesindeki isimler işte bu komplekste saklanıyordu.
Karargahın yer altı sığınağındaki brifing salonunda, dev dijital haritanın önünde Hava Üsteğmen Ateş Çelik duruyordu. Üzerinde çöl kamuflajı, göğsünde abisi Cesur’un ve yengesi Gül’ün adlarının baş harfleri kazınmış özel künyesi vardı. Karşısında Şimşek Timi tam kadro oturuyordu: Yüzü kayadan yontulmuş gibi duran Murat "Balyoz" Başçavuş, gözü pek Nişancı Burak "Şahin", İstihbarat ve Muhabere Uzmanı Hakan "Rüzgar", Sahra Sıhhiye ve Tahrip Uzmanı Nur ile Timin çelik çekirdekleri Kadir ve Kerem...
Ateş, lazer pointer'ı haritadaki Mısır-Sina sektörüne doğrulttu:
— "Gençler, burası sıradan bir terör kampı değil," dedi sesi bir neşter kadar soğuk ve keskin çıkarak.
"Anubis, uluslararası silah baronları ve paramiliter eski paralı askerlerden oluşan profesyonel bir şebeke. Sığınak yerin üç kat altında, hava savunma füze sistemleriyle ve termal sensörlerle korunuyor. Mısır makamlarıyla koordineli, örtülü bir MİT/Özel Kuvvetler müşterek harekatı icra edeceğiz. Havadan gizli sızma yapacağız."
Murat Başçavuş oturduğu sandalyede doğruldu, devasa ellerini masanın üzerine koydu:
— "Komutanım, o itin inini başlarına yıkmak için gün sayıyoruz. Bizim Şimşek Timi olarak oradan tek bir canlı mahluk çıkarmak gibi bir niyetimiz yok. Cesur Komutanımın ve Gül Komutanımın kanı o çöle akmadan bize dönüş yok!"
— "Tam da bu yüzden oradayız Balyoz," dedi Ateş gözleri karararak. "Ben F-16'mla havadan ilk vuruşu yapıp hava savunmalarını kör edeceğim. Siz C-130'dan serbest paraşütle (HALO) sığınağın tepesine ineceksiniz. Yerin altına girip konsey üyelerinin tamamını etkisiz hale getireceğiz. Bu operasyonun adı: Şimşek Fırtınası."
Saat 02:15. Sina Yarımadası’nın üzerindeki gökyüzü Zifiri karanlıktı.
30 bin feet yükseklikte, radara yakalanmayan özel boyalı bir F-16 C Blok 50+ jetinin kokpitinde Ateş Üsteğmen bulunuyordu. Çağrı adı *"Yalnız Kurt"*tu. Kaskının vizöründen çölün karanlığını tarıyor, LANTIRN ve hedefleme podlarından gelen verileri saniye saniye takip ediyordu.
Birkaç mil arkasında ise kapkara nakliye uçağının arka kapağı açılmıştı. Oksijen maskelerini takmış, kapkara hücum yelekleriyle Şimşek Timi yan yana dizilmişti.
Ateş kask içi telsizden fısıldadı:
— "Şimşek, burası Yalnız Kurt. Hedef bölgedeki Panther hava savunma radarlarını kilitledim. AGM-88 HARM füzelerini ateşliyorum. Atlayış için 30 saniye!"
F-16'nın kanat altlarından fırlayan iki devasa füze, geceyi turuncu bir ışıkla yararak aşağıya, çölün ortasındaki gizli radar kulelerine doğru süzüldü. Alev topları gökyüzünü aydınlattığında Ateş gürledi:
— "VURUŞ BAŞARILI! Şimşek, atla, atla, atla!"
Murat Başçavuş'un önderliğinde Şimşek Timi kendilerini 30 bin feetlik boşluğa bıraktı. Dakikalarca süren serbest düşüşün ardından, yer yüzeyine 500 metre kala siyah paraşütler açıldı. Tim, patlama dumanlarının yükseldiği sığınağın tavan betonuna sessizce teker teker ayak bastı.
Ateş ise jetini güvenli bölgeye çekip acil iniş pistine yönlendirdi; hedef doğrudan yer altı sığınağına bizzat girmek, abisinin ve yengesinin katilleriyle yüzleşmekti.
Sığınağın üst beton havalandırma kapağına tahrip kalıplarını yerleştiren Nur, manyetolu fünyeyi Murat Başçavuş’a uzattı.
"GÜÜÜÜM!"
Şiddetli patlamayla birlikte çelik kapak içeri çöktü. Şimşek Timi, gaz bombalarını aşağı fırlatarak halatlarla karanlık koridorlara indi.
— "TEMİZ! SAĞ KORİDOR KONTROL ALTINDA!" diye bağırdı Burak, susturuculu HK416 tüfeğiyle merdivenlerden koşan iki Anubis muhafızını tek atışla devirirken.
Sığınak alarm sirenleriyle inliyordu. Kırmızı acil durum ışıklarının altında tam bir can pazarı yaşanıyordu. Otomatik silah sesleri, beton duvarlarda yankılanıyordu. Hakan, sığınağın ana şalterlerini ve iletişim hatlarını hackleyerek teröristlerin dış dünyayla bağını tamamen kesti.
O sırada sığınağın ana girişindeki acil durum kapısını patlatarak içeri giren Ateş, elindeki hücum tüfeği ve belindeki tabancasıyla adeta fırtına gibi esti. Karşısına çıkan ilk üç paralı askeri saniyeler içinde etkisiz hale getirdi.
— "Ateş! Buradayız!" diye seslendi Murat Başçavuş.
Tim, sığınağın en alt katındaki ağır çelik zırhlı "Konsey Odası" kapısının önünde birleşti. Ateş’in yüzü kan ve barut lekesi içindeydi, zümrüt yeşili gözlerinde ateş saçıyordu.
— "İçeride kaç kişiler Hakan?"
Hakan termal kamerayla kapının arkasını taradı:
— "Beş kişiler komutanım. Anubis’in tepe yöneticileri... Masanın etrafında çelik yelekleriyle bekliyorlar, elleri silahsız değil."
Ateş, silahının şarjörünü çıkartıp yenisini taktı. Sürgüyü geriye çekip bıraktı. O metalik ses koridorda çınladı.
— "Nur, Kadir, Kerem... Arka çıkışları tutun. Murat, Burak, Hakan benimle. Bu kapı açıldığında kimse teslim alınmayacak. Bu bir tutuklama operasyonu değil... Bu, Cesur ve Gül Çelik'in adaletidir!"
Nur kapıya termit patlayıcılarını yerleştirdi. Saniyeler içinde eriyen çelik kapı büyük bir gürültüyle içeri doğru devrildi.
İçeri giren ilk isim Ateş oldu. Dumandan göz gözü görmüyordu. Konsey üyelerinin korumaları ateş açtı; mermiler Ateş’in omuz pedine ve hücum yeleğine çarptı ama o bir adım bile geri atmadı. Yere yatıp seri atışlarla iki korumayı devirdi. Murat Başçavuş devasa cüssesiyle içeri dalarak diğer saldırganları Balyoz gibi ezdi.
Duman dağıldığında, masanın arkasındaki lüks koltuklarda oturan üç yaşlı adam ve onları koruyan çetenin ana lideri "Anubis" kod adlı örgüt kurucusu kalmıştı.
Anubis, elindeki altın kaplama tabancayı Ateş’e doğrultmaya çalıştı ama Ateş tek bir hamleyle adamın bileğine bastı. Kemiğin kırılma sesi odada çınladı. Silah yere düşerken Ateş, adamı boğazından yakalayıp geniş toplantı masasının üzerine savurdu.
— "Beni dinle Türk!" diye hırladı Anubis, ağzından kan süzülerek. "Beni öldürürsen arkamdaki organizasyon sizi mahveder! O iki subayınız kaşındı, sınırımıza girdiler!"
Ateş, adamın göğsüne dizini dayadı. Cebinden, yuvada Emir Kağan’ın yakasından aldığı o küçük fotoğrafı ve abisiyle yengesinin kanlı kolyelerini çıkardı. Adamın gözlerinin tam önüne tuttu.
— "O iki subay..." dedi Ateş, sesi fısıltı kadar kısık ama bir dağın devrilmesi kadar ağırdı. "O iki subay bu vatanın öz evlatlarıydı! Onlar bir çocuğun anne ve babasıydı! Sen o arabaya tuzak kurdururken bir yetimin gözyaşını hesap etmedin!"
Anubis korkudan titremeye başladı. Ateş belindeki beylik tabancasını çekti, adamın alnının ortasına dayadı.
O an sığınağın soğuk duvarlarında, Ateş’in zihninde abisi Cesur’un o son sözleri çınladı: "Vatan sana emanet, kardeşin sana emanet..."
— "Cesur Çelik için..." dedi Ateş.
"PAT!"
— "Gül Çelik için..."
"PAT!"
— "Ve yetim bıraktığınız o iki masum çocuk için!"
Operasyon tamamlanmıştı. Anubis Konseyi’nin ana karargâhı, Şimşek Timi’nin yerleştirdiği C4 kalıplarıyla Sina Çölü'nün derinliklerine gömüldü. Gece yarısı yükselen devasa alev topu, karanlığı bir güneş gibi aydınlatırken; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve iki şehidin intikamı tamamen alınmıştı.
Ertesi günün akşamüstü... Ankara’daki Devlet Çocuk Koruma Yurdu’nun bahçesi sonbahar rüzgarıyla sakince süzülüyordu.
Bahçedeki ahşap bankta yan yana oturan Emir Kağan ve Günay, kucaklarındaki kurtardıkları sarman kediyle oynuyorlardı. Emir Kağan’ın gözü sürekli dış kapıdaydı.
Nizamiyeden içeri giren siyah askeri aracı gördüğünde Emir Kağan ayağa fırladı. Araçtan inen Ateş, üzerindeki operasyon giysilerini çıkarmış, jilet gibi resmi tören üniformalarını giymişti. Yüzünde çölün tozu gitmiş ama gözlerinde huzurlu bir gurur vardı. Arkasında Şimşek Timi tam kadro yürüyordu.
Emir Kağan koşarak amcasına sarıldı. Ateş yeğenini kucağına aldı, başını göğsüne bastırdı.
— "Geldin amca..." dedi Emir Kağan peltek sesiyle. "Kötü adamları yendin mi?"
Ateş, yeğeninin dudağındaki bantın üzerini öptü. Ardından Günay’ın yanına diz çöktü. İki çocuğun elini tutarak gözlerinin içine baktı:
— "Yendik paşam... Kötü adamların hepsi bitti. Baban ve annen artık cennette çok daha huzurlu uyuyorlar."
Ateş cebinden abisinin ve yengesinin tertemiz temizlenmiş ay yıldızlı kolyelerini çıkardı. Birini Emir Kağan’ın boynuna taktık, diğerini Günay’ın minik eline bıraktı:
— "Bu kolyeler size emanet. Babanız ve anneniz bu vatanı korudu, siz de birbirinizi koruyacaksınız. Mahkeme işlemleri bitti çocuklar... İkinizin de vasiliğini aldım. Artık bu yuvadan beraber çıkıyoruz. Biz kocaman bir aileyiz!"
Günay’ın gözlerinden sevinç yaşları süzüldü, o tatlı Azerbaycan Türkçesiyle gülümsedi:
— "Biz heç vaxt ayrılmayacağıq, Ateş əmi... Emir Kağan mənim qardaşımdır, mən də onun yanında olacam!"
Emir Kağan, göğsündeki kolyesini sımsıkı kavrayıp gökyüzüne, bulutların ötesine baktı. Sesini duyurmak istercesine haykırdı:
— "Anne! Baba! Amcam geldi! Biz hiç ayrılmayacağız!"
Şimşek Timi, Sevgi Hanım ve Ateş; yan yana duran o iki minik çocuğun elini tutarak yetimhanenin kapısından dışarı, güneşli geleceğe doğru adım attılar. Cesur ve Gül Çelik’in ruhları, gökyüzünden evlatlarının üzerindeki bu sarsılmaz koruma kalkanını gururla izliyordu...
Sevgi Hanım, kağıdın üzerindeki yazılardan başını kaldırıp kapıya baktı. Emir Kağan’ın o masum, tatlı sesi odanın içindeki durgun havayı bir anda dağıtmıştı.
— "Sevgi Hanımmm..."
Bu ani odaya giriş ile kendine geldi hemen. Yüzündeki yorgun ifade yerini anında ılık bir tebessüme bıraktı. Emir Kağan’ın geldiğini görünce hemen ayaklanıp yanına geldi, dizlerinin üzerine çöktü.
— "Günaydın küçük adamım! Günay nerede?"
Emir Kağan, yanına gelen Sevgi Hanım’ın bacağına minik kollarıyla sımsıkı sarıldı. Başını kaldırıp o tatlı peltekliğiyle Günay’ın hâlâ mışıl mışıl uyuduğunu belirtti.
Tam o sırada Sevgi Hanım’ın aklına bir an geldi.
Emir Kağan ve Günay’ın olduğu, hafızasına kazınan o sevimli an... İki küçük şehit çocuğunun yemekhanede bir et konusu hakkında tatlı tatlı tartıştığı o an gözlerinin önünde canlandı.
O gün öğle yemeğinde tabaklara dağıtılan etli yemeğe bakıp burun kıvıran Günay’a, Emir Kağan tam bir komutan edasıyla kaşlarını çatarak bakıyordu.
— "Günay, o etleyi yemen lazım!" dedi Emir Kağan, elindeki kaşığı sallayarak. "Babam bana deyseydi ki; 'Et yemeyenin kaslayı büyümez, güçlü olamaz!' Sen et yemezsen nasıl kocaman olup kendini koyuyacaksın?"
Günay tabağındaki et parçasını çatalla dürttü, kocaman siyah gözlerini süzerek o tatlı Azerbaycan Türkçesiyle karşılık verdi:
— "Mən eti çox sevmirəm axı, Emir Kağan... Dadı mənə qəribə gəlir. Sən ye, sən böyük ol, mənə baxarsan!"
Emir Kağan göğsünü kabarttı. Kendi tabağındaki en büyük et parçasını alıp Günay’ın tabağına bıraktı. Sesine sarsılmaz bir kararlılık kattı:
— "Olmaz! Amcam dedi ki, 'Askeyler yemeğini paylaşay ama kardeşini aç bırakmaz!' Yarısını sen yiyeceksin, yarısını ben. Anlaştık mı?"
Günay onun bu sevimli hallerine kıkırdayıp çatalını ete batırdı:
— "Yaxşı, razılaşdıq! Ama söz ver, böyüyəndə de mənə həmişə belə baxacaqsan?"
— "Söz! Ben babamın oğluyum, sözümden dönmem!"
Sevgi Hanım o anı hatırlayınca yüzünde kocaman bir gülücük belirdi. Bacağına sarılan Emir Kağan’ın başını okşadı, gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
— "O zaman küçük adamım... Madem Günay uyuyor, uyanınca ona koca bir et ve köfte şöleni hazırlayalım! Şimşek Timi’ni de çağıralım, bahçede köfte yapalım, ne dersin?"
Emir Kağan gözleri ışıl ışıl parlayarak zıpladı:
— "Evettt! Günay’a etleyi ben kendi ellerimle yediyecem Sevgi Teyze!"
Müdür odasındaki o sıcacık sohbetin ardından, yetimhanenin bahçesine sanki sonbaharın dondurucu soğuğu değil de, ilkbaharın en aydınlık, en neşeli güneşi doğmuş gibiydi. Sevgi Hanım, Emir Kağan’ın elinden tutup bahçeye çıktığında, Şimşek Timi ve Ateş çoktan gelmişti bile.
Güneş batıya doğru süzülürken, bahçedeki dev çam ağacının altına kurulan uzun ahşap masalar bayraklarla, kırmızılı beyazlı örtülerle donatılmıştı. Ateş Üsteğmen, üzerindeki askeri üniformayı çıkarıp rahat bir kazak giymişti ama omuzlarındaki o dik duruş, gözlerindeki derin koruyuculuk bir milim bile eksilmemişti. Yanında Murat "Balyoz" Başçavuş, dumanı tüten devasa mangalın başında duruyordu. Murat Başçavuş, bir elinde maşa, diğer elinde yelpaze, önlüğünü takmış tam bir baba edasıyla köfteleri cızır cızır pişiriyordu.
Hakan, Burak ve Kerem bahçedeki çocuklarla top oynuyor, Nur ise masaya salataları ve taze ekmekleri diziyordu. Bahçeyi saran o nefis cızırdayan et ve köfte kokusu, yetimhanenin o soğuk, basık havasını bir anda dağıtmıştı.
O sırada yetimhanenin ikinci katındaki yatakhanenin penceresinde küçük bir hareketlilik oldu. Günay, kocaman siyah gözlerini kırpıştırarak uykusundan uyanmış, bahçeden gelen gülüşme seslerini ve o iştah kabartan kokuyu duyunca merakla pencereye yanaşmıştı.
Siyah saçları darmadağınık, üzerindeki pembe eşofmanıyla merdivenleri sakince indi. Ağır ahşap kapıyı aralayıp bahçeye adım attığında, karşısında gördüğü tabloyla şaşkınlıktan donakaldı.
Ateş, bahçe kapısında beliren Günay’ı ilk fark eden oldu. Yüzünde dünyalara bedel bir tebessüm belirdi. Dizlerinin üzerine çöküp kollarını iki yana açtı:
— "Günaydın bizim uykucu prenses! Gel bakalım buraya!"
Günay, o tatlı çekingenliğiyle adımlarını hızlandırdı. Ateş’in kucağına koşup boynuna sarıldı. Ateş, minik kızı kucağına alıp kokusunu içine çekerken, alnından öptü.
O sırada mangalın başından koşan Emir Kağan belirdi. Elinde, Murat Başçavuş’un sıcak sıcak ızgaradan alıp ekmek arasına koyduğu, dumanı üstünde taptaze bir köfte ekmek vardı. İki eliyle ekmeği düşürmemek için öyle bir sımsıkı tutuyordu ki, tombul parmakları köftelerin sıcağıyla hafifçe kızarmıştı.
Emir Kağan, Günay’ın tam karşısında durdu. Göğsünü kabarttı, babası Cesur’un o efsanevi ciddiyetini yüzüne takınarak konuştu:
— "Uyanabildin sonunda Günay! Bak, Sevgi Teyze’ye dedim ki 'Günay eti sevmiyoy ama köfteyi çok sevey.' Balyoz amcamla sana en büyük köfteleyi pişiyttim!"
Günay, Ateş’in kucağından yavaşça yere indi. Emir Kağan’ın elindeki dumanı tüten ekmeğe ve onun o hırslı, sevimli yüzüne baktı. Kocaman siyah gözleri ışıl ışıl parladı. O tatlı Azerbaycan Türkçesiyle kıkırdadı:
— "Sən mənə görə köftə bişirtdirdin balam? Bəs sən özün yemədin?"
Emir Kağan, elindeki ekmeği Günay’ın ağzına doğru uzattı. O tatlı peltekliği ama sarsılmaz kararlılığıyla yanıt verdi:
— "Ben önce sana yediyecem! Söz veymiştim ya yemekhanede, 'Sana hep ben bakacam' diye... Hani et yemezsen kaslayın büyümezdi? Al, bıkalym ilk ısırığı!"
Bahçedeki herkes —Ateş, Murat Başçavuş, Nur, Hakan ve Sevgi Hanım— bir an için oldukları yerde durup bu iki çocuğun arasındaki o devasa sevgiye locked oldu.
Günay, Emir Kağan’ın uzattığı ekmekten kocaman bir ısırık aldı. Lokmasını çiğnerken gözlerinden iki damla sevinç yaşı süzüldü. Minik eliyle Emir Kağan’ın elini tuttu:
— "Çox dadlıdır... Çox sağ ol Emir Kağan. Sən dünyada ən yaxşı qardaşsan!"
Emir Kağan, cebinden çıkardığı mendille Günay’ın yanağına damlayan gözyaşını ve dudağının kenarındaki ketçap lekesini özenle sildi. Tıpkı amcası Ateş’in ona yaptığı gibi, tıpkı babası Cesur’un annesi Gül’e yaptığı gibi...
— "Ağlama hiç... Ben yanındayım," dedi Emir Kağan, sesi bir yetişkininki kadar olgun ve gururlu çıkarak. "Babamla annem cennetten bizi izliyoy. Ben seni hiç yalnız bıyakmayacam, o kötü çocuklay da bir daha sana dokunamayacak!"
Murat Başçavuş elindeki maşayı masaya bırakıp arkasını döndü. Gözlüklerinin altından akan gözyaşlarını ceketinin koluyla sildi. Ateş ise yanlarına yaklaşıp ikisini de aynı anda kucağına aldı. İki şehit emanetini göğsüne basıp gökyüzündeki mavidir kurşuni bulutlara baktı.
— "Duyuyorsunuz değil mi Cesur’um, Gül’üm?.." diye fısıldadı Ateş, içindeki o yangın hafiflerken. "Oğlunuz tam sizin gibi bir kahraman oldu. Yetimhanenin bu soğuk bahçesinde, bir cana siper olmayı, ekmeğini paylaşmayı, sevmeyi sizden öğrenmiş gibi dimdik duruyor..."
O öğleden sonra, yetimhane bahçesinde cızırdayan mangalın dumanı, çocukların kahkahaları ve iki şehit evladının birbirine kenetlenmiş minik elleri; geçmişin tüm acılarını, Anubis’in kanlı gölgesini ve yetimlik sızısını söküp attı. Onlar çocuktu, masumdu; ama yüreklerinde taşıdıkları o asil kan, gelecekte hiç sönmeyecek bir sevdanın ve sarsılmaz bir yuvanın temellerini o bahçede ilmek ilmek dokuyordu.
Bölüm etkileşimi
