5. bölüm / 18
GEÇMİŞTEN GELEN YÜKBölüm 5
Bölümler 18Şu an: Bölüm 5
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Bölüm 62.026 kelime
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üssün otoparkında beliren o tekinsiz gerilimin kilometrelerce ötesinde, Çelik ailesinin yatak odasında yeni gün, dünyanın en tatlı ve en sıcak uyanışıyla başladı.
Ahşap oda kapısının hafifçe gıcırlayarak açılmasıyla birlikte, yatakta karısının sarıldığı bedeninin sıcaklığında uyuyan Cesur’un asker refleksleri anında devreye girdi. Tek gözünü araladığı an, kapı aralığından parmak ucunda süzülen minik bir gölgeyle — babasının kopyası olan Emir Kağan ile — göz göze geldi.
Küçük adam, babasının uyandığını gördüğü an daha fazla tutamadı kendini. Bir bülbül gibi şakıyarak, minik bedenini doğrudan yatakta yatan dev adama doğru fırlattı:
— "Günaydın babaaa!"
Cesur, havada süzülen oğlunu tek hamlede, adeta bir tüy gibi yakalayıp göğsüne bastırdı. Yüzüne yayılan o içten baba tebessümüyle oğlunun mis kokulu, darmadağınık saçlarına derin, uzun bir öpücük bıraktı:
— "Günaydın benim aslan oğlum..."
Oğlunun neşeli çığlığıyla birlikte Gül de uykunun o mahmurluğundan yavaşça sıyrıldı. Yanı başında kıkırdayan kocatürk askerine ve minik yavrusuna gözlerini aralayarak baktı. Yüzünde, geceden kalan o mutlu ve aşık ifadenin izleri hâlâ duruyordu. Dudaklarını muzipçe büküp tatlı bir sitemle konuştu:
— "Günaydın yakışıklılar... Bakıyorum bensiz keyifler yerinde, ha?"
Cesur, kucağındaki oğlunu incitmeden diğer elini uzattı ve karısının sıcacık elini kenetlercesine sıkıca kavradı. Bakışları, Gül’ün gözlerinin içine öylesine derin, öylesine aşkla dokundu ki, odada bir an için zaman yine durdu.
Emir Kağan ise annesinin bu tatlı kıskançlığını cevapsız bırakmadı. Annesinin elini tutan babasının kucağından kıvrılarak sıyrıldı ve doğrudan Gül’ün koynuna atıldı. Tombul yanaklarını annesinin yanağına bastırarak, her sabah hiç aksatmadığı o paha biçilemez ritüelini gerçekleştirdi:
— "Günaydın annemm!"
Gül, oğlunun bu şefkat gösterisiyle eriyip bitti. Kollarını oğluna sarıp kokusunu içine çekerken, Emir Kağan annesinin kucağında doğruldu. Büyük bir ciddiyet ve yüzündeki o tatlı heyecanla sorusunu patlattı:
— "Anneee... Bugün okula süslenip gidebiliy miyim?"
Cesur ile Gül aynı anda göz göze gelip bıyık altından gülümsemeden edemediler. Küçük komutan, daha şimdiden kılık kıyafetine ve havasına merak sarmıştı; belli ki amcası Ateş’in o sivil şıklığı ve yakışıklılığı küçük adamın aklını çelmeyi başarmıştı.
Gül, oğlunun al al olmuş burnunun ucunu sıkarak fısıldadı:
— "Süslenip gidebilir misin? Bak sen şu küçük beyefendiye... Kime benzeyeceksin bakalım bu kadar süslenip, amcana mı yoksa babana mı?"
Dışarıda, Çelik ailesinin evini uzaktan izleyen o gölgeli gözlerin varlığına rağmen; bu odanın içinde her sabah olduğu gibi yine sadece aşk, şefkat ve çocuk kahkahaları hüküm sürüyordu.
Cesur’un o her zamanki koruyucu, toparlayıcı erkek edası, sabahın bu mahmur anına bile bir düzen getirmişti. Yatağın kenarından yavaşça doğruldu, geniş omuzlarını esnetip iki sevdiğine baktı:
— "Ben geçip kahvaltıyı hazırlayayım, siz de giyinip gelin bakalım," dedi sesi henüz uykudan tamamen sıyrılmamış o tok tonuyla.
Eğilip önce karısının kokulu alnına, ardından oğlunun minik, ipeksi alnına şefkat dolu birer öpücük kondurdu.
Cesur odadan çıkarken, arkasında bıraktığı anne ve oğul öyle içten, öyle ışıl ışıl kıkırdadılar ki... Pencerelerinden içeri süzülen sabah güneşinin o sarı sıcaklığı bile, Gül ile Emir Kağan’ın yüzündeki o neşenin yanında sönük kalırdı.
Cesur kapıyı kapatıp adımları mutfağa doğru yöneldiğinde, Emir Kağan annesinin kucağında hemen pozisyon aldı. O kocaman, zümrüt yeşili gözlerini en masum haliyle açtı. Minik, tombul işaret parmağını uzatıp gardırobun aynalı kapağını işaret etti. Söylemek istediği her şey o minik parmağın ucundaydı: "Annem, o en güzel kıyafetlerimi çıkar!"
Gül, oğlunun bu halini görünce içindeki o tarifsiz anne sevgisi bir kez daha taştı. Eğilip oğlunun o elma gibi kızarmış yanağına derin, kokulu bir öpücük bıraktı:
— "Tamam annem... Süslenip git bakalım okula," dedi gülerek.
Gül bir yandan oğlunu kucağından indirip dolaba doğru ilerlerken, bir yandan da içinden muzipçe düşünmeden edemedi: Acaba bu süslenme gayreti kreşteki minik kızlar için miydi, yoksa tamamen babasına ve amcasına benzeme sevdası mıydı? Ancak ne olursa olsun, oğlunun o tertemiz yüreğine güveni tamdı.
Dolabın kapaklarını açıp Emir Kağan’ın en karizmatik kıyafetlerini — tıpkı babasının hafta sonları giydiği gibi şık bir kot pantolon ve üzerine tatlı bir gömlek — seçerken, odanın içi küçük bir beyefendinin tatlı telaşıyla dolmuştu.
Aynı anlarda, mahalle sokağının köşesinde, cılız sabah sisinin içine gizlenmiş koyu renkli bir araç duruyordu. Aracın filmli camlarının arkasındaki gölge, ellerindeki dürbünle Çelik ailesinin evinin pencerelerinden sızan o ışığı ve hareketliliği adım adım kaydetmeye devam ediyordu. Fırtına dışarıda sessizce büyüyordu ama içerideki o masal henüz bozulmamıştı...
Cesur, mutfakta alışkın ellerle çayı demlemiş, fırından yeni çıkan sıcak ekmeğin kokusu eşliğinde masayı donatmıştı. Zaten bir askerin pratikliği ile bir aile babasının özeni birleşince, birkaç dakika içinde mükemmel bir kahvaltı sofrası kurulmuştu.
Çalışma odasından ve odalardan yükselen o tatlı telaş, çok geçmeden mutfak kapısında noktalandı. Gül, bir elinden tuttuğu "küçük beyefendi" ile içeri girdi. Emir Kağan, kot pantolonu, minik lacivert gömleği ve annesinin özenle taradığı saçlarıyla adeta mini bir adam gibi duruyordu.
Cesur, elindeki çaydanlıkla kalakaldı. Oğlunu baştan aşağı süzüp gür bir kahkaha attı:
— "Bak sen bizim küçük komutana! Oğlum bu ne şıklık? Amcan görse kıskançlıktan uçağı düşürür valla!"
Emir Kağan, babasının bu övgüsü üzerine göğsünü kabartıp hemen sandalyesine kuruldu. Gül ise kocasının yanağına makas alıp karşısına oturdu. Masada peynirler, zeytinler, taze domatesler ve sıcak çayın buğusu arasında sıcacık bir sohbet başladı. Emir Kağan, tabağındaki salatalığı mini dişleriyle ısırırken bir yandan da okuldaki arkadaşlarına yeni arabasını nasıl göstereceğini anlatıyordu. Gül ile Cesur, oğullarının bu tatlı neşesini birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, o içsel huzurla izlediler.
Kahvaltı bittiğinde, evden çıkma vakti gelmişti.
Cesur kapıda botlarını giyerken, Gül de Emir Kağan’ın minik sırt çantasını taktı. Dışarıda hafif bir sabah serinliği vardı ama gökyüzü masmavi ve berraktı. Cesur, oğlunun minik elini tuttu, Gül de kocasının koluna girdi. Üçü birlikte, evlerinin önündeki ağaçlı yoldan kreşe doğru yürümeye başladılar.
Yol boyunca Emir Kağan, kaldırım taşlarının üzerinden zıplayarak yürüyor, her zıplayışında anne ve babasının ellerini yukarı doğru çekiyordu. Gül’ün neşeli kahkahaları sokakta yankılanırken, Cesur da hayatının en büyük zenginliği olan bu iki insana bakıp şükrediyordu. Okul kapısına vardıklarında, Emir Kağan arkasını dönüp ikisine de kocaman sarıldı.
— "Görüşürüz güzel annem, görüşürüz yakışıklı babam!" diyerek bahçeye doğru koştu.
Gül, arkasından el sallarken gözlerinin içi gülüyordu. Cesur, karısının omuzlarını sarıp kendine doğru çekti. Sabahın o güzel ışığında, kreşin bahçesinde arkadaşlarına doğru koşan oğullarını gururla izlediler.
Bölüm etkileşimi
