Bölümler 18Şu an: Bölüm 16
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime
- 6 Bölüm 62.026 kelime
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Yıllar insanları büyütür, yollarını ayırır. Ama bazı hatıralar vardır ki kalpte hep çocuk kaldıkları yerde yaşar.”
Ankara'da sabahın ilk ışıkları askerî birlikte hareketliliği başlatmıştı.
Emir Kağan Çelik, eğitim sahasında timinin karşısında dimdik duruyordu. Üzerindeki üniforma, omuzlarındaki sorumluluk ve gözlerindeki kararlılık, Çelik soyadının ağırlığını taşıdığını gösteriyordu.
Artık çocuk değildi. Cesur ve Gül Çelik'in oğlu, Ateş Çelik'in yeğeni ve özel kuvvetlerde görev yapan başarılı bir askerdi.
“Komutanım!” diye seslendi Murat. “İstihbarat raporu geldi.”
Emir elini uzattı.
“Ver bakalım.”
Dosyayı açıp incelemeye başladı. İlk sayfaları dikkatle okudu. Son sayfaya geldiğinde gözleri bir noktada takılı kaldı.
“Azerbaycan bağlantısı mı?”
“Evet komutanım. Eski bir haberleşme kaydı. Anubis'le bağlantılı bir isim de geçiyor.”
Emir'in yüzü ciddileşti.
Azerbaycan...
Zihninde yıllardır unutamadığı bir isim yankılandı.
Günay.
Çocukluğunda yanında olduğu, ekmeğini paylaştığı, korumaya çalıştığı küçük kız...
Yıllar önce birbirlerinden kopmuşlardı. Emir, Günay'ın nereye gittiğini öğrenememişti. Aradan geçen onca zamana rağmen ondan hiçbir haber alamamıştı.
“Komutanım?” dedi Murat.
Emir gözlerini dosyadan kaldırdı.
“Bir şey yok. Raporu incelemeye devam edin. Bu bağlantının bütün ayrıntılarını istiyorum.”
“Emredersiniz komutanım.”
Aynı saatlerde Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda Nur, uçuş hazırlıklarını tamamlıyordu.
Uçuş tulumunu giymiş, kaskını eline almıştı. Koridorda ilerlerken Ateş'i gördü.
“Baba, bir sorun mu var?”
Ateş telefonunu cebine koydu.
“Emir'den haber aldım. Yeni bir istihbarat var. Azerbaycan bağlantılı.”
Nur'un yüzü ciddileşti.
“Anubis mi?”
“Kesin değil. Araştırılıyor.”
Nur, Ateş'in yanına geldi.
“Emir nasıl?”
“Her zamanki gibi. İşini yapıyor ama geçmişiyle ilgili bazı konuların onu etkilediğini biliyorum.”
Nur başını salladı.
Emir'i çocukluğundan beri tanıyordu. Ateş'in hayatına girdiği günden beri onun büyümesine, asker olmasına ve kendi yolunu çizmesine şahit olmuştu.
Emir küçükken Nur'a hayranlık duyardı. Onu güçlü, cesur ve ulaşılmaz bir kahraman gibi görürdü. Nur ise Emir'i her zaman küçük kardeşi gibi sevmişti.
“Onun yanında olmamız gerek,” dedi Nur.
Ateş hafifçe gülümsedi.
“Bazen insanın yanında olmak için aynı yerde bulunmak gerekmez kızım.”
Akşam saatlerinde Emir, karargâhtaki odasında yalnızdı.
Masanın üzerinde istihbarat dosyası, birkaç görev belgesi ve eski bir fotoğraf duruyordu.
Fotoğrafı eline aldı.
Çocuk esirgeme kurumunun bahçesinde çekilmişti. Küçük Emir ve Günay yan yana duruyordu.
Emir fotoğrafın kenarına parmağıyla dokundu.
“Acaba nasılsın Günay?”
Cevap verecek kimse yoktu.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Arayan Ateş'ti.
“Amca?”
“Emir, raporu inceledin mi?”
“İnceledim. Azerbaycan bağlantısını araştırıyorum.”
“Dikkatli ol. Geçmişin peşinden giderken görevini unutma.”
“Unutmam amca.”
Ateş kısa bir sessizliğin ardından konuştu:
“Bir de kendini ihmal etme. Sen sadece bir asker değilsin. Sen benim yeğenimsin. Cesur'la Gül'ün bize bıraktığı en kıymetli emanetsin.”
Emir'in boğazı düğümlendi.
“Biliyorum amca. Onları hiç unutmadım.”
“Unutma da zaten. Ama hayatını sadece kaybettiklerinin üzerine kurma. Önünde yaşayacağın güzel günler de var.”
“Umarım amca.”
Telefon kapandığında Emir yeniden fotoğrafa baktı.
Yıllardır içinde sakladığı soruyu bir kez daha düşündü:
Günay beni hâlâ hatırlıyor mudur?
Bakü, Azerbaycan...
Akşam güneşi şehrin üzerine kızıl bir örtü gibi serilmişti.
Genç bir kadın, evinin penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Masasının üzerinde eski bir ahşap kutu duruyordu.
Kutuyu açtı.
İçinden çocukluğuna ait birkaç eşya, solmuş bir kurdele ve küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta iki çocuk vardı.
Biri Emir'di.
Diğeri kendisi...
Kadın fotoğrafı eline aldı. Gözleri doldu.
“Emir...” diye fısıldadı.
Yıllar geçmişti. Çocukluk geride kalmış, hayat ikisini farklı ülkelere savurmuştu. Ama o küçük çocuğun kendisine uzattığı ekmeği hâlâ hatırlıyordu.
Telefonu çaldı.
Ekranda tanımadığı bir numara vardı.
“Buyurun?”
Karşıdaki erkek sesi sakin bir şekilde konuştu:
“Günay Hanım mı?”
“Evet, benim.”
“Size geçmişinizle ilgili önemli bir konu hakkında ulaşmam gerekiyor. Türkiye'de çocukluk yıllarınızda bulunduğunuz dönemle ilgili bazı kayıtlar ortaya çıktı.”
Günay'ın yüzündeki ifade değişti.
“Nasıl kayıtlar?”
Karşıdaki adam kısa bir sessizliğin ardından konuştu:
“Emir Kağan Çelik'in adı geçiyor.”
Günay'ın elindeki fotoğraf titredi.
“Emir mi?”
Yıllardır kimsenin kendisine söylemediği o isim, bir anda yeniden karşısına çıkmıştı.
Kadın gözlerini kapattı.
“Onu bulabilir misiniz?” diye sordu titreyen bir sesle.
Karşıdaki adam cevap vermeden önce bekledi.
“Bunun için biraz araştırma yapmamız gerekiyor.”
Günay telefonu kapattığında fotoğrafı göğsüne bastırdı.
O sırada Ankara'da Emir de aynı fotoğrafa bakıyordu.
İki ayrı ülkede, iki ayrı hayat...
Ama aynı hatıranın içinde saklı iki insan.
Geçmiş, sonunda ikisinin de kapısını çalmıştı.
Askerî birlikte akşam olmuştu. Günün son ışıkları gökyüzünden çekilirken Emir Kağan, elindeki eski fotoğrafa son kez baktı. Fotoğrafı büyük bir özenle katladı ve cüzdanının içine yerleştirdi. Sanki o küçük kâğıdın içinde yalnızca bir görüntüyü değil, çocukluğundan kalan bütün hatıralarını da saklıyordu.
Derin bir nefes aldı. Üniformasını çıkarıp yerine siyah bir tişört ve pantolon giydi. Ardından dolabında özenle sakladığı, babası Cesur'dan kendisine kalan ceketi aldı. Ceketi omuzlarına geçirirken parmakları kumaşın üzerinde bir süre gezindi.
Babası artık yanında değildi ama ondan kalan her şey Emir için paha biçilemezdi.
Kapıya yöneldiğinde zihninde üç isim dolaşıyordu: Annesi Gül, babası Cesur ve Günay...
Yetimhanede Sevgi Hanım ona elinden geldiğince anne şefkati göstermiş, sevgisini hiçbir zaman esirgememişti. Emir de ona minnettardı. Fakat insanın kalbinde bazı boşluklar vardı ki ne kadar sevgi görürse görsün, o boşluğu yalnızca kaybettiği kişi doldurabilirdi. Sevgi Hanım ne kadar çabalarsa çabalasın, Gül annesinin yerini hiçbir zaman tutamamıştı.
Günay ise çocukluğunun yarım kalmış en güzel hatırasıydı. Nereye gittiğini, nasıl yaşadığını bilmiyordu. Yıllardır ondan tek bir haber alamamıştı.
Emir kapıyı kapatıp dışarı çıktı. Yanında taşıdığı motosiklet kaskını başına geçirdi. Motorunun yanına geldi, anahtarı çevirdi.
Motorun sesi sessiz akşamı böldü.
Bir an durup gökyüzüne baktı.
“Bugün sizi biraz daha özledim...” diye mırıldandı.
Ardından motoruna bindi ve gazı çevirdi.
Gideceği yer belliydi.
Her şeyin başladığı yere...
Çocukluğunun, acılarının ve hayatını değiştiren o karşılaşmanın yaşandığı yere doğru sürmeye başladı.
Çünkü bazı insanlar geçmişlerinden kaçamazdı. Emir Kağan ise bu gece geçmişiyle yeniden yüzleşmeye gidiyordu.
Emir Kağan, motosikletini yetimhanenin önüne park etti. Motorun sesini susturduktan sonra başını kaldırıp karşısındaki büyük binaya baktı.
Yıllar geçmişti ama bina hâlâ aynıydı. Duvarları, pencereleri, bahçesi... Her köşesinde çocukluğundan bir iz saklıydı.
Bakışları önce Günay'ı ve küçük kediyi kurtardığı yere kaydı. O günleri hatırlayınca dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
Elini boynundaki asker künyelerine götürdü. Parmaklarıyla künyeleri sımsıkı kavradı. Başını hafifçe öne eğerek içinden, neredeyse duyulmayacak bir sesle fısıldadı:
— Koruyun onu anne, baba... Ben onu bulana kadar.
Tam o sırada kapının kapanma sesi duyuldu.
Emir Kağan, askerî refleksleriyle saniyesinde sesin geldiği yöne döndü.
Kapının önünde yaşlı bir kadın duruyordu.
Saçlarına aklar düşmüştü. Yüzünde yılların bıraktığı ince çizgiler vardı. Zaman onu değiştirmiş, biraz yormuştu ama gözlerindeki şefkatten hiçbir şey eksilmemişti.
Bu, Sevgi Hanım'dı.
Emir'in çocukluğunda ona anne sevgisi vermeye çalışan, düştüğünde elinden tutan, ağladığında teselli eden kadın...
Sevgi Hanım önce karşısındaki adama dikkatlice baktı. Birkaç saniye boyunca tanımaya çalıştı. Sonra gözleri büyüdü.
“Emir...?”
Emir'in yüzünde içten bir gülümseme belirdi.
“Sevgi anne...”
Kadının gözleri doldu. Yavaşça ona doğru birkaç adım attı.
“Benim oğlum... Gerçekten sen misin?”
Emir başını hafifçe salladı.
“Benim. Geldim Sevgi anne.”
Sevgi Hanım'ın dudakları titredi. Yıllardır büyüyüp adam olduğunu uzaktan hayal ettiği çocuk şimdi karşısında, dimdik duruyordu.
Ama onun gözünde Emir hâlâ bir zamanlar elinden tuttuğu küçük çocuktu.
Emir Kağan, Sevgi Hanım'ı karşısında görünce kendini tutamadı. Birkaç adımda aralarındaki mesafeyi kapatıp ona sarıldı.
Sevgi Hanım da kollarını hiç tereddüt etmeden ona doladı. Yıllardır özlediği evladına kavuşmuş gibi sımsıkı sarıldı. Ardından ellerini Emir'in yüzüne götürüp yanaklarını şefkatle okşadı.
— Hâlâ aynısın paşam...
Emir cevap vermedi. Başını kaldırıp Sevgi Hanım'ın gözlerine baktı. Gözlerinde biriken özlemi saklayamıyordu.
Bir süre sonra cüzdanını çıkardı. İçinden yıllardır özenle sakladığı fotoğrafı aldı.
Sevgi Hanım, onun hareketlerini sessizce izliyordu. Emir fotoğrafı yavaşça açtı ve kadına doğru uzattı.
Fotoğrafı gören Sevgi Hanım'ın gözleri bir anda doldu. Küçük Emir'i ve yanındaki Günay'ı tanımıştı. Dudakları titredi, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Fotoğrafa biraz daha baktıktan sonra başını kaldırdı.
— Oldu mu sonunda paşam?
Emir'in yüzündeki tebessüm yavaşça silindi. Fotoğrafı elinde tutarken gözleri doldu. Dudaklarından güçlükle birkaç kelime döküldü:
— Evet, oldu Sevgi anne... Sonunda âşık olduğumu anladım. Ama...
Sesi titredi. Bir an duraksadı.
— Ama o yok...
Daha fazla ayakta duramadı. Dizlerinin üzerine çöktü, başını öne eğdi. Yıllardır asker disipliniyle bastırdığı özlemi, o küçücük fotoğrafın karşısında yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
Sevgi Hanım da onun yanına eğildi. Elini Emir'in omzuna koydu.
— Ah benim paşam... Demek hâlâ o küçük kızın peşindesin.
Emir, gözyaşlarını saklamaya çalışarak fotoğrafa baktı.
— Hiç unutmadım onu Sevgi anne. Bir gün bile...
Sevgi Hanım, onun saçlarını şefkatle okşadı.
— Belki de o da seni unutmamıştır oğlum. Bazı insanlar birbirlerinin hayatından uzaklaşır ama kalplerinden çıkmaz.
Emir fotoğrafı göğsüne bastırdı.
Yıllardır taşıdığı üniforma, kazandığı başarılar ve aştığı zorluklar... Hiçbiri o an içindeki küçük çocuğu susturmaya yetmiyordu.
O, hâlâ Günay'ı arayan çocuktu.
Ve ilk kez, onu bulamama ihtimali canını bu kadar yakıyordu.
Emir Kağan hâlâ dizlerinin üzerindeydi. Başını öne eğmiş, ellerinin arasında tuttuğu fotoğrafı göğsüne bastırıyordu.
Sevgi Hanım onun omzuna dokundu.
— Paşam, kalk artık. Kendini böyle üzme.
Emir başını iki yana salladı. Gözlerinden süzülen yaşları artık saklamaya çalışmıyordu.
— Ben onu koruyacaktım Sevgi anne... Küçükken de korumaya çalıştım. Ona söz vermiştim. Ama elimden aldılar. Nereye götürdüklerini bile öğrenemedim.
Sesi kırıldı.
— Yıllarca aradım. Her yerde onu aradım. Büyüdüm, asker oldum, özel kuvvetlere katıldım. Ama bir tek onu bulamadım.
Sevgi Hanım'ın da gözleri dolmuştu.
— Senin suçun değildi oğlum.
Emir başını kaldırdı.
— Biliyorum... Ama insan sevdiği birini kaybedince bunu bilmek yetmiyor.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonunda Sevgi Hanım, Emir'in elindeki fotoğrafı işaret etti.
— Onu hâlâ seviyorsun demek.
Emir fotoğrafa baktı.
— Ben onu hiç unutmadım.
AZERBAYCAN — BİLİNMEYEN BİR YER
Penceresiz, soğuk bir odada Günay yatağın kenarına oturmuştu.
Bileğindeki morlukları uzun kollu kıyafetinin altında saklamaya çalışıyordu. Son aylarda yaşadıkları, hayatını tanıyamayacağı kadar değiştirmişti.
Ailesini kaybettikten sonra sığındığı insanlar tarafından kandırılmış, ardından insan kaçakçılığı yapan bir grubun eline düşmüştü.
Onu zorla alıkoyan adamlardan biri, aylar önce ona cinsel saldırıda bulunmuştu. Günay o günden beri yaşadığı travmayla tek başına mücadele ediyordu.
Hamile olduğunu öğrendiğinde dünyası bir kez daha başına yıkılmıştı.
Elini karnına koydu. Gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü.
— Ben bunu hak etmedim... diye fısıldadı.
Kapının arkasından ayak sesleri duyuldu.
Günay hemen gözlerini sildi. Kapı açıldı. İçeri giren adam elindeki tepsiyi masaya bıraktı.
— Yemeğini bitir. Yarın seninle ilgili bir karar verilecek.
Günay cevap vermedi.
Adam kapıyı yeniden kilitleyip uzaklaştı.
Genç kadın titreyen elleriyle cebinden sakladığı küçük fotoğrafı çıkardı.
Emir...
Çocukluklarında çekilmiş fotoğrafın köşesi yıpranmıştı. Ama Günay onu yıllardır saklıyordu.
— Keşke burada olsaydın Emir...
Fotoğrafı göğsüne bastırdı.
— Keşke beni bulabilseydin.
ANKARA — YETİMHANE
Emir nihayet ayağa kalkmıştı. Sevgi Hanım ona bir bardak su uzattı.
— Paşam, artık eve dön. Ama yine gel. Beni de unutma.
Emir bardağı aldı.
— Seni nasıl unuturum Sevgi anne? Sen benim çocukluğumun en güzel insanlarından birisin.
Sevgi Hanım gülümsedi. Sonra birden aklına gelen bir şeyi hatırladı.
— Emir, sana söylemem gereken bir şey var.
Emir dikkatle ona döndü.
— Nedir?
— Günay buradan ayrıldıktan sonra bir süre haber alamadık. Ama yıllar önce bir kadın aramıştı. Azerbaycan'dan olduğunu söylemişti. Günay'la ilgili bazı şeyler sormuştu.
Emir'in bakışları keskinleşti.
— Ne zaman aradı?
— Tam hatırlamıyorum. Ama telefon numarasını eski kayıt defterime yazmış olabilirim.
Emir'in kalbi hızlandı.
— Sevgi anne, o defteri bulabilir misin?
Sevgi Hanım başını salladı.
— Yarın sabah bakarım paşam.
Emir ilk kez o akşam umutlanmıştı.
Belki de Günay'a giden yolun ilk izini bulmuştu.
Cüzdanındaki fotoğrafı yeniden yerine koydu. Ardından Sevgi Hanım'a sarıldı.
— Onu bulacağım.
AZERBAYCAN — AYNI GECE
Günay yatağında otururken koridordan iki adamın konuşması duyuldu.
— Türkiye'den biri onun adını araştırıyormuş.
— Kimmiş?
— Emir Kağan Çelik.
Günay'ın nefesi kesildi.
Fotoğrafı elinden düşürdü.
Yıllardır yalnızca hatıralarında yaşattığı adamın adı, şimdi onu tutsak edenlerin ağzından çıkmıştı.
Kapının önündeki adamlar konuşmaya devam ediyordu.
— Bu adamın peşine düşersek başımıza iş açılır.
— O zaman kızın onunla bağlantısını öğrenmemiz gerekiyor.
Günay ellerini karnının üzerine koydu. Korkuyla kapıya baktı.
Emir'in onu bulmasını istiyordu.
Ama aynı zamanda Emir'in de bu insanların hedefi olmasından korkuyordu.
Gözlerini kapattı ve sessizce dua etti:
— Allah'ım... Ne olur ona bir şey olmasın.
Aynı gece Ankara'da Emir, Günay'a ulaşmak için ilk adımını atmıştı. Ancak henüz bilmediği bir şey vardı: Günay yalnız değildi. Onunla birlikte kurtarılmayı bekleyen küçük bir hayat daha vardı.
Bölüm etkileşimi
