Bölümler 18Şu an: Bölüm 6
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime
- 6 Bölüm 62.026 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karargahın soyunma odasında sivil kıyafetlerin yerini alan askeri üniformalar, hücum yelekleri ve omuzlara takılan Üsteğmen rütbeleri, karı-koca arasındaki o tatlı ev havasını bir anda çelikten bir askeri disipline bıraktı.
Gül, koyu renkli saçlarını arkadan sıkı bir topuz yapıp beresini kafasına geçirdi. Cesur ise botlarının bağcıklarını son kez sıkılaştırıp ayağa kalktı. İkisi koridora çıktıklarında artık sadece karı-koca değil, omuz omuza görev yapan iki profesyonel subaydı.
Karargahın koridorunda ilerlerken, Şimşek Timi’nin diğer üç üyesi komutanlarını görür görmez topuklarını birbirine vurup çakı gibi selam durdu.
İşte Cesur ve Gül’ün komutasındaki 5 kişilik efsanevi Şimşek Timi:
* 1. Üsteğmen Cesur Çelik (Tim Komutanı): Timin beyni ve sarsılmaz kalkanı. Soğukkanlılığı ve kararlılığıyla tanınır.
* 2. Üsteğmen Gül Çelik (Tim Komutan Yardımcısı & Keskin Nişancı): Timin gözü ve zarafet arkasına gizlenmiş ölümcül gücü.
* 3. Kıdemli Başçavuş Murat "Balyoz" Kara (Ağır Silah Uzmanı): Timin en tecrübeli ve iri kıyım üyesi. Sert mizaçlı ama pamuk gibi bir kalbe sahip.
* 4. Üsteğmen Hakan "Rüzgar" Aydın (İstihbarat ve Muhabere Uzmanı): Teknoloji ve elektronik harp dâhisi.
* 5. Teğmen Burak "Şahin" Yılmaz (Mühimmat Uzmanı & Sıhhiye): Timin en genci, en hareketlisi ve neşe kaynağı.
Çelik gibi dizilen üç askerinin önünde duran Cesur, başıyla selamı aldı.
— "Rahat olun beyler," dedi tok sesiyle.
Cesur lafını bitirir bitirmez, Gül yüzündeki o samimi ve içten tebessümle öne çıktı. Resmî havayı bir anda dağıtan o sıcak ses tonuyla timine baktı:
— "Çocuklar, bu akşam mesai bitiminde bize davetlisiniz. Gül yengenizin elinden güzel bir akşam yemeği yiyeceğiz. İtiraz istemiyorum, herkes tam kadro geliyor."
Bu sözü duyan Teğmen Burak’ın gözleri anında parladı. Timin en genci olarak Gül Komutanı’nın yemeklerine bayılıyordu. Heyecanla öne atılıp ellerini birbirine sürttü:
— "İşte günün en güzel emri! Gül Komutanım, valla sabahtan beri ne yesek diye düşünüyorduk. Benim tabağı şimdiden çift porsiyon yazın!"
Murat Başçavuş, Burak’ın ensesine hafifçe vurup gür sesiyle güldü:
— "Ulan Burak, boğazından başka bir şey düşünmüyorsun ha! Sağ olun komutanım, yengemin yemeği reddedilir mi hiç? Başımızla beraber."
Hakan da gülümseyerek başıyla onayladı: "Ellerinize sağlık şimdiden komutanım, akşam oradayız."
Cesur, timinin bu neşeli haline gururla baktı. Akşam evde kurulacak o büyük sofra, Ateş'in de katılımıyla tam bir aile meclisine dönüşecekti. Ancak karargahtaki rutin mesai başlarken, üssün dışındaki o sessiz gölge hâlâ her adımı adım adım izlemeye devam ediyordu...
Anaokulunun çitleri arkasında, şehirdeki ve karargahtaki tüm o ağır havadan uzak, cıvıl cıvıl bir dünyada zaman akıyordu. Öğle molasının neşesi bahçeye tamamen hakim olmuş; cıvıltılı çocuk sesleri, kaydıraktan kayanların kahkahaları ve koşuşturan minik ayakların tıpırtıları havaya karışmıştı.
Emir Kağan ise bu hareketli kalabalığın ortasında son derece mühim bir görevin peşindeydi. Annesine "süslenerek" geldiği bu özel günde, bahçenin en güzel, en renkli çiçeklerini toplamak için çimlerin arasında adeta bir define avcısı gibi dolanıyordu. Üzerindeki o minik gömleği, karizmatik kot pantolonu ve annesinin özenle taradığı, ama koşmaktan hafifçe darmadağın olmuş saçlarıyla bahçenin en göz alıcı neşe kaynağıydı.
Sınıf öğretmeni Canan Hanım, bahçedeki diğer çocukları gözlemlerken bakışlarını bir saniye bile Emir Kağan’ın üzerinden ayırmıyordu. Asker çocuğu olmanın verdiği o neşeli ama bir o kadar da hareketli hallerini çok iyi biliyordu.
Emir Kağan, tombul parmaklarıyla çimlerin arasından seçtiği birkaç papatya ve sarı kır çiçeğini sıkıca kavradı. Yüzüne yayılan o kocaman, gururlu tebessümle hedefi olan öğretmenine doğru minik adımlarla koşmaya başladı. Üzerindeki o şık kıyafetlerin içinde koştururken sergilediği sevimli halleri ve konuşurken araya giren o tatlı peltekliği, onu o an adeta "ısırmalık" bir çocuğa dönüştürüyordu.
Minik ciğerlerinin yettiği kadar neşeyle bağırdı:
— "Öğyetmenimmm!"
Bu sevimli bağırış karşısında Canan Öğretmen başını anında o tarafa çevirdi. Doğrudan kendisine doğru koşan, elinde buket yaptığı çiçeklerle ışıl ışıl parlayan Emir Kağan’ı görünce yüzünde son derece içten, sıcak bir gülümseme belirdi. Eğilip dizlerinin üzerine çöktü ve kollarını minik adama doğru açtı:
— "Efendim benim güzel oğlum? Ne topladın bakalım sen öyle?"
Emir Kağan, öğretmeninin önünde durup nefes nefese elindeki çiçekleri uzattı. Zümrüt yeşili gözlerini kocaman açarak, o peltek ve tatlı sesiyle gururla konuştu:
— "Bunlayı sana topladım öğyetmenim! Bak, en güzelleyini seçtim!"
Canan Öğretmen, küçük adamın bu jesti karşısında adeta eriyip bitti. Çiçekleri alıp koklarken Emir Kağan’ın tombik yanağına kocaman bir öpücük kondurdu:
— "Dünyanın en güzel hediyesi bu! Çok teşekkür ederim benim yakışıklı prensim. Annenle baban seni bugün pek bir şık göndermiş, bahçenin en karizmatik adamı olmuşsun bakıyorum?"
Emir Kağan, göğsünü kabartıp amcası Ateş’ten gördüğü o meşhur pozu vermeye çalıştı. Bahçedeki bu masum, çocuksu neşe; dışarıdaki dünyanın tüm gri bulutlarına inat ışıl ışıl parlamaya devam ediyordu.
Ateş, otoparktaki kesilen lastiği inceledikten hemen sonra telefonunun çalmasıyla ekranı kontrol etti. Arayan abisi Cesur’du.
Ateş telefonu açıp kulağına götürürken sesi her zamanki gibi canlı ve kendinden emindi:
— "Söyle abim, karizmamı kıskandığın fotoğraftan sonra vicdan azabı mı çektin yoksa?"
Cesur ahizenin diğer ucundan hafifçe kıkırdadı ama hemen ardından o ciddiyetini koruyarak konuştu:
— "Bırak şimdi dalgayı Ateş. Bizim Gül ile karargahta yoğun bir toplantımız çıktı, akşamki yemek öncesi işleri toparlamamız lazım. Emir Kağan’ı okuldan almaya vaktimiz yetmeyecek. Sen geçip alabilir misin bizim ufaklığı?"
Ateş, hemen yanında duran ve lastiğin başında bekleyen Nur, Kadir ve Kerem’e kısa bir bakış attı. İçindeki o komutan ve amca korumacılığı anında devreye girdi. Hem yeğenini bizzat güvenli bir şekilde almak istiyor hem de bizim "afacanları" yanından ayırmayı düşünmüyordu:
— "Hiç merak etme abim, halloldu bil. Yanımda bizim üç afacan var zaten — Nur, Kadir ve Kerem. Birlikte geçer, bizim küçük komutanı okuldan tereyağından kıl çeker gibi alırız."
Cesur rahat bir nefes aldı:
— "Eyvallah koçum. Ben Canan Hanım’a isimleri haber vermiştim zaten, siz geçin alın. Akşam evde görüşürüz."
Arama kapandığında Ateş telefonu cebine kaydırdı ve karşısında çakı gibi duran üç askerine döndü. Yüzündeki o sert ifade yerini neşeli ve muzip bir amca edasına bıraktı:
— "Evet gençler, operasyon alanı değişti. İstikamet anaokulu! Bizim küçük komutan Emir Kağan’ı tahliye etmeye gidiyoruz. Kadir, Kerem... Bu sefer tekeri patlamayacak sağlam bir araç çekin önüme!"
Kadir ile Kerem birbirlerine bakıp sırıttılar. Kerem anında hazırrola geçip:
— "Emredersiniz komutanım! Araç iki dakikaya kapıda, bu sefer tekerler çelik zırhlı!" diyerek garaja doğru seğirtti.
Ateş, sivil deri ceketini düzeltip Nur’a baktı. Nur da gülümsayarak komutanının peşine takıldı. Dört kişilik ekip, otoparktaki o şüpheli havanın dağılmasıyla birlikte neşeyle araca binip kreşin yolunu tuttu.
Yaklaşık otuz dakika sonra, asker yeşili ama sivil plakalı SUV araç anaokulunun kapısında durdu. Araçtan inen dörtsel siluet — sivil kıyafetleri içindeki karizmatik Ateş Üsteğmen, onun arkasından dik adımlarla gelen Çavuş Nur ve hemen arkalarında düzeni bozulmamış Kerem ile Kadir — okulun bahçe kapısından içeri adım attı.
Canan Öğretmen, bahçede bekleyen bu ekibi görünce hemen kapıya doğru ilerledi. Emir Kağan ise amcasını ve diğer asker abilerini görünce elindeki oyuncağı bırakıp çığlığı bastı:
— "Ateşşş amcaaa!"
Minik adımlarla koşarak doğrudan Ateş’in bacaklarına sarıldı. Ateş, kucağına aldığı yeğenini havaya fırlatıp koklayarak öptü:
— "Ooo benim küçük komutanıma bak sen! Bu ne şıklık oğlum, bütün okulu yakmışsın yine!"
Kadir ve Kerem de eğilip Emir Kağan ile çak yaparken, Nur kenardan bu sıcak tabloyu gülümsayarak izliyordu. Canan Hanım’a teşekkür edip vedalaştıktan sonra, beş kişilik neşeli ekip Emir Kağan’ı arabanın arka koltuğuna, çocuk koltuğuna özenle bağladı.
Yol boyunca Kadir ile Kerem’in dikiz aynasından Emir Kağan’a yaptığı komik suratlar ve Ateş’in arabada açtığı hareketli şarkılarla kreş dönüşü adeta bir eğlence konvoyuna dönüştü. Ancak Ateş, bir yandan yeğeninin neşesine katılırken, bir yandan da dikiz aynasından arkalarındaki trafiği çaktırmadan süzmeyi, o askeri teyakkuz halini korumayı ihmal etmiyordu.
Arka koltuktaki çocuk koltuğuna kurulan Emir Kağan, arabaya bindiği andan itibaren gözlerini ön koltukta oturan Nur’dan bir saniye bile ayırmamıştı. Kadir ile Kerem dikiz aynasından komik suratlar yapıp küçük adamı güldürmeye çalışsa da, Emir Kağan ikisini de tamamen garezine patron gibi teğet geçiyor, bütün ilgisini Nur’a yöneltiyordu.
Nur arkaya dönüp gülümsediğinde, Emir Kağan’ın tombul yanakları anında al al oldu. Annesine süslenip çıktığı o karizmatik gömleğinin yakasını minik eliyle şöyle bir düzeltti. On beş kiloluk bedeninde devasa bir romantik yatıyordu.
Ateş, dikiz aynasından yeğeninin bu hallerini fark ettiği an bıyık altından sırıtmaya başladı. Yandaki vitesi nötrleyip muzipçe lafa girdi:
— "Ooo... Bizim küçük komutanın gözler yine tek bir hedefte kilitli kalmış bakıyorum? Oğlum Kerem’le Kadir sana o kadar maskaralık yapıyor, yüzlerine bile bakmıyorsun?"
Emir Kağan, amcasının takılmasına hiç oralı olmadı. O tatlı peltekliğiyle, doğrudan Nur’a bakarak kalbinden geçenleri bülbül gibi dökmeye başladı:
— "Ben Nyur ablamı izliyoym... Nyur abla, bugün çok güşey olmuşsun. Benim gibi süslenmişşin!"
Nur bu sözleri duyunca dayanamadı; içindeki o sert asker kabuğu bir anda eridi gitti. Arkaya doğru iyice dönüp Emir Kağan’ın elini tuttu:
— "Öyle mi paşam? Ama sen benden çok daha yakışıklı olmuşsun, baksana şu gömleğe!"
Emir Kağan gururla göğsünü kabarttı. Kerem arkadan atıldı:
— "Ulan miniğe bak, koca timde bize laf vermedi, Nur ablasını görünce dünyayı unuttu!"
Kadir de bıyık büküp ekledi: "Birader biz boşuna şaklabanlık yapıyoruz sabahtan beri, adamın kulvarı başka!"
Ateş gür bir kahkaha attı: "Oğlum kan çekiyor kan! Amcasının izinden gidiyor işte, gözü yükseklerde!"
Emir Kağan ise kimseyi duymuyordu bile. Nur’un parmağını minik eliyle sıkıca kavramış, eve varana kadar ablasının elini bir an bile bırakmamıştı.
Çok geçmeden araç Çelik ailesinin evinin önüne yanaştı. Kapının önünde, karargahtaki işlerini bitirip erken gelen Cesur ve Gül’ün arabası duruyordu.
Araba durur durmaz Kadir kapıyı açtı ama Emir Kağan inmeyi reddetti. İlla ki onu arabadan Nur kucağına alıp indirecekti! Nur gülümseyerek küçük adamı kucağına aldı. Emir Kağan, minik kollarını Nur’un boynuna sıkıca dolamış, zafer kazanmış bir komutan edasıyla evin bahçe kapısından içeri adım attı.
Kapıda onları karşılayan Gül ile Cesur, oğullarının Nur’un kucağındaki o gururlu ve aşık hallerini görünce neşeyle kıkırdadılar.
Gül öne atılıp oğlunun yanağına bir öpücük kondurdu:
— "Bak sen şu ufaklığa! Annem, sen bizi hiç özlemedin mi bakayım, Nur ablanın boynundan inmiyorsun?"
Emir Kağan, annesinin öpücüğüne karşılık verirken bile yüzünü Nur’un boynundan tam ayırmadı:
— "Ben Nyur ablamla evlenecem ki..."
Ateş, Cesur, Gül ve tüm ekip kapının önünde kahkahayı bastı. Cesur oğlunun başını okşayıp:
— "Aferin oğlum, hedefini büyük koymuşsun!" diyerek ekibi içeri davet etti.
Evin içi bir anda buram buram pişen yemek kokuları, askerlerin neşeli sohbetleri ve Emir Kağan’ın Nur’un etrafındaki o tatlı pervaneliğiyle cıvıl cıvıl bir yuvaya dönüştü. Ancak havanın kararmasıyla birlikte, dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığında, evin pencerelerine kilitlenmiş o karanlık siluet de yerini almıştı...
Salondaki geniş masa, Gül’ün özenle hazırladığı tencereler dolusu sıcak yemekler, nar gibi kızarmış börekler ve taze salatalarla donatılmıştı. Evin içi adeta küçük bir birlik karargahına dönmüştü ama bu kez ortada görev emri değil, kardeşlik ve neşe vardı.
Gül ve Cesur’un davetiyle kapıda beliren Şimşek Timi’nin geri kalanı — bıyıklarını burarak içeri giren Kıdemli Başçavuş Murat "Balyoz", elindeki tatlı kutusuyla sırıtan Üsteğmen Hakan "Rüzgar" ve kapıdan Teğmen Burak "Şahin" — evi bir anda neşeyle doldurdu.
Burak elindeki baklava kutusunu salondaki sehpaya bırakıp derin bir nefes çekti:
— "Ooo Komutanım! Valla kapıdan girer girmez kokuyu aldım, Gül Yengem yine döktürmüş! Burak kardeşiniz bu masa için sabahtan beri aç duruyor!"
Murat Başçavuş, Burak’ın ensesine babacan bir tokat patlattı:
— "Ulan Burak, edasız patavatsız konuşma! Önce bir hal hatır sor yengene, komutanına!" Sonra Gül’e dönüp gülümsedi: "Ellerine sağlık yenge, zahmet ettik sana da."
Gül, önlüğünü silkeleyip içtenlikle gülümsedi:
— "Ne zahmeti Murat Abi, lafı mı olur? Sizin yeriniz her zaman hazır. Geçin masaya haydi, soğutmayın yemekleri!"
Salondaki dev masa artık tam kadro dolmuştu. Bir tarafta Çelik Ailesi (Cesur, Gül ve tabağındaki köfteleri minik çatallarıyla eğlenceli bir savaşa çeviren Emir Kağan), diğer tarafta Air Force’un gururu Ateş ve onun ekibi (Nur, Kadir, Kerem), masanın başında ise Şimşek Timi’nin omurgası (Murat, Hakan, Burak)...
Emir Kağan ise elbette sandalyesini tam Nur’un yanına çektirmişti. Tabağındaki patatesi Nur’a uzatıp tatlı peltekliğiyle konuşmayı ihmal etmiyordu:
— "Nyur abla... Sen de ye, ben sana en büyüğünü seçtim!"
Masadakiler bu manzara karşısında kahkahayı bastı. Ateş, bıyık altından sırıterek abisi Cesur’a dönüp laf attı:
— "Abim, sizin Şimşek Timi sahada fırtına gibi ama bakıyorum da bizim küçük komutan benim manevî kızı şimdiden markaja almış. Burak, sen dua et Emir Kağan henüz teğmen rütbesinde değil, yoksa senin porsiyonları elinden alırdı!"
Burak gülerek tabağını korur gibi yaptı: "Komutanım, ben tabağımı Küçük Komutana seve seve devrederim, yeter ki Nur Çavuşum bizi vurmasın!"
Cesur, masanın başköşesinde oturmuş, gözlerinin içi gülerek bu koca aileye bakıyordu. Gül’ün elini masanın altından tutup hafifçe sıktı. Salonda yükselen kahkahalar, çatal bıçak sesleri ve samimi asker sohbetleri, dışarıdaki tüm soğuk ve karanlık ihtimalleri tek bir an içinde yok edecek kadar güçlüydü.
Ancak bu sıcak yuvanın pencerelerinin hemen ötesinde, sokağın karanlığına gömülmüş o araçta duran gölge, dürbününü masanın başında oturan bu dev kadroya çevirmiş, soğuk bir ifadeyle not alıyordu: "Şimşek Timi ve Havacılar tek çatıda. Hedefler bir arada..."
Bölüm etkileşimi
