GEÇMİŞTEN GELEN YÜK kitap kapağı

16. bölüm / 18

Bölüm 15

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Bölüm 15

Ankara'nın serin sonbahar sabahı, askerî üssün üzerine ince bir sis tabakası bırakmıştı. Güneş henüz bulutların arasından kendini göstermemiş, pistlerin üzerindeki ışıklar gece karanlığından kalan son izleri aydınlatmaya devam ediyordu.

Uzaklardan jet motorlarının uğultusu yükseliyor, eğitim alanından gelen komutlar sabah sessizliğini bölüyordu.

Burası sıradan bir askerî üs değildi. Burada yetişen askerler, en zor şartlarda görev yapmak ve gerektiğinde kendi hayatlarını başkalarının hayatları için ortaya koymak üzere eğitiliyordu.

Eğitim alanının ortasında duran adam da bu hayatın tam merkezindeydi.

Üsteğmen Emir Kağan Çelik.

Cesur ve Gül Çelik'in oğlu.

Çocukken boynunda anne ve babasının künyelerini taşıyan, yetimhanenin soğuk bahçesinde kendisinden küçük bir kızın elini bırakmayan o çocuk artık büyümüştü. Omuzları genişlemiş, yüz hatları keskinleşmiş, bakışlarına yılların disiplini yerleşmişti.

Ancak boynunda taşıdığı künyeler hâlâ aynıydı.

Onları üniformasının altında, kalbine en yakın yerde saklıyordu.

Emir, Özel Kuvvetler'de görev yapıyordu. Eğitimlerdeki disiplini, soğukkanlılığı ve sorumluluk duygusuyla tanınıyordu. Babasından cesareti, annesinden kararlılığı miras almış gibiydi.

Ama onu tanıyanlar başka bir özelliğini de bilirdi.

Emir Kağan Çelik, bazı kelimeleri söylerken peltekleşirdi.

Bu, onun askerî duruşunu ya da görevini yerine getirmesini engellemiyordu. Yalnızca konuşmasına özgü, kendisini diğerlerinden ayıran bir ayrıntıydı. Özellikle heyecanlandığında veya duygularını saklamakta zorlandığında daha belirgin hâle geliyordu.

— Komutanım, son tur için hazırız!

Emir başını kaldırdı.

— O zaman ne bekliyorsunuz? Hareket!

Askerler yeniden koşmaya başladı.

Emir kollarını göğsünde birleştirerek onları izledi. Yorgunluk yüzlerinden okunuyordu ama hiçbiri pes etmiyordu.

— Dinleyin! Yorulmak başka, vazgeçmek başka şeydir. Yorulduğunuzda nefesinizi düzenlersiniz, kendinizi toparlarsınız ve devam edersiniz. Ama bir gün yanınızdaki arkadaşınız size güvenmek zorunda kalırsa, o güveni boşa çıkarmayacaksınız!

— EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!

Emir başıyla onayladı.

Askerler uzaklaşırken eli istemsizce göğsüne gitti. Üniformasının altındaki metal künyeleri parmaklarının arasında hissetti.

Bir an gözlerini kapattı.

Babasının yüzünü zihninde canlandırmaya çalıştı. Annesinin sesini hatırlamak istedi. Ancak çocukluğundan kalan anılar, yıllar geçtikçe daha da uzaklaşan bir fotoğrafın solgun renkleri gibiydi.

Onları çok küçükken kaybetmişti.

Yine de hayatı boyunca onları tanımış gibi yaşamıştı.

Amcası Ateş'in anlattığı hikâyeler sayesinde…

Babasının nasıl güldüğünü, annesinin nasıl dans ettiğini, ikisinin birbirine nasıl baktığını o hikâyelerden öğrenmişti.

Ve her hikâyenin sonunda kendisine aynı şeyi söylemişti:

Ben de onlar gibi bir asker olacağım.

Olmuştu.

Fakat bazı geceler, bütün üniformasını çıkarıp yalnızca bir çocuk olmak istiyordu.

Anne ve babasının karşısına çıkıp onlara büyüdüğünü anlatmak…

Başardıklarını göstermek…

Ve bir kez olsun, kendisine sarıldıklarında her şeyin yoluna gireceğini hissetmek.

— Komutanım!

Bir astsubayın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

— Söyle.

— Komutan Ateş Çelik sizi karargâhta bekliyor.

Emir'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

— Amcam yine ne karıştırıyor?

Astsubay gülümsemesini bastırmaya çalıştı.

— Bilgim yok, komutanım. Ancak size kahvaltı etmeden gelmemenizi özellikle tembihledi.

Emir gözlerini devirdi.

— Benim amcam olduğuna emin miyiz? Bazen komutanımdan çok annem gibi davranıyor.

Astsubay cevap vermemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

Emir elini salladı.

— Tamam, tamam. İşinin başına dön.

Ardından karargâha doğru yürüdü.

Ateş Çelik, yıllara rağmen enerjisinden fazla bir şey kaybetmemişti. Şakaklarına düşen beyaz teller ve yüzündeki birkaç yeni çizgi, geçirdiği yılların sessiz izleriydi.

Hava Kuvvetleri'ndeki kariyerinde önemli görevler üstlenmiş, nice operasyona katılmıştı. Fakat hayatında değişmeyen iki şey vardı: gökyüzüne duyduğu sevgi ve ailesine olan bağlılığı.

Özellikle de Emir'e…

Kapı çalındı.

— Gir!

Emir içeri girdi ve askerî selam verdi.

— Komutanım, emredin.

Ateş başını kaldırdı. Birkaç saniye yeğenini süzdükten sonra sandalyesine yaslandı.

— Şuna bak hele! Cesur'un oğlu olmuşsun sen.

Emir kaşlarını kaldırdı.

— Amca, her görüşmemizde aynı şeyi söylüyorsun.

— Çünkü her görüşmemizde biraz daha babana benziyorsun.

Emir'in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.

Ateş bunu fark etti. Şakacı tavrını yumuşatarak ayağa kalktı ve yeğeninin omzuna elini koydu.

— Keşke abimle yengem de seni böyle görebilseydi, oğlum.

Emir bakışlarını yere indirdi.

— Ben de isterdim, amca.

Kısa bir sessizlik oldu.

Ateş, yeğeninin omzunu sıktı.

— Gurur duyarlardı seninle. Bundan eminim.

Emir cevap veremedi. Boğazına oturan düğümü yutkunarak bastırdı.

Ateş bir süre sonra her zamanki hâline döndü.

— Neyse! Duygusal anlar yeter. Otur bakalım.

Emir sandalyeye oturdu.

— Bir şey mi oldu?

— Oldu tabii. Dün seni aradım, açmadın. Ondan önce aradım, yine açmadın. Bir gün de şu telefon denen icadı kullanmayı öğren.

— Eğitimdeydim.

— Sen hep eğitimdesin zaten! Bir gün de amcanla otur, iki laf et.

Emir gülerek başını salladı.

— Peki, komutanım.

— Bana komutanım deme. Evde amcanım ben.

— Emredersin amca.

Ateş gözlerini kıstı.

— Benimle dalga mı geçiyorsun sen?

— Asla.

İkisi de güldü.

Ateş masanın çekmecesini açtı. İçinden eski bir fotoğraf çıkarıp yeğenine uzattı.

Emir fotoğrafı aldığında yüzündeki gülümseme yavaşça değişti.

Fotoğrafta iki küçük çocuk vardı.

Biri, kameraya meydan okur gibi ciddi bakıyordu. Diğerinin yüzünde ise çekingen ama sıcak bir gülümseme vardı.

Emir fotoğrafa uzun uzun baktı.

— Günay…

İsim dudaklarından neredeyse bir fısıltı olarak döküldü.

Ateş başını salladı.

— Yetimhaneden ayrılmadan önce çekilmişti. Hatırlarsın diye sakladım.

Emir parmağını fotoğrafın kenarında gezdirdi.

— O zamanlar hep yanımdaydı.

— Evet.

— Bir şey olduğunda ilk bana gelirdi. Ben de onu kimseye ezdirmezdim.

Ateş'in yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.

— Küçükken bile birbirinizi bırakmazdınız.

Emir fotoğrafı elinde tuttu.

Günay'ın gözlerini hatırlamaya çalıştı. Korktuğunda kendisine nasıl baktığını, üzgün olduğunda sessizce yanına nasıl oturduğunu, bir kediyi korumak için kendisini tehlikeye nasıl attığını…

Çocukluk yılları, zihninde birer birer canlandı.

Sonra her şeyin değiştiği o gün geldi aklına.

Günay'ın Azerbaycan'a götürüldüğü gün…

O günden sonra haber alamamıştı.

Ne bir mektup ne bir telefon ne de onun nerede olduğunu söyleyen bir haber…

Yıllar boyunca bazen amcasına sormuş, bazen kendi imkânlarıyla araştırmaya çalışmıştı. Ancak Günay'ın hayatı hakkında kesin bir bilgiye ulaşamamıştı.

Zaman ilerlemiş, ikisinin yolları birbirinden uzaklaşmıştı.

Emir artık yetişkin bir adamdı.

Ama içinde, Günay'ın elini bıraktığı günü unutamayan küçük bir çocuk hâlâ yaşıyordu.

— Hâlâ onu düşünüyor musun? diye sordu Ateş.

Emir fotoğrafı dikkatle masaya bıraktı.

— Bazen.

— Özlüyor musun?

Emir bir süre cevap vermedi.

Sonra dürüstçe konuştu.

— Evet, amca. Özlüyorum.

Ateş başını salladı.

— Umarım bir gün yeniden karşılaşırsınız.

Emir'in gözleri fotoğrafa döndü.

— Ben de.

İkisinin de bilmediği bir şey vardı.

Günay, yıllardır uzaklarda kendi hayatını yaşıyordu.

Ve kader, bir gün onları yeniden karşılaştırmak için sessizce hazırlanıyordu.

Ateş masasındaki dosyaları bir kenara itti.

— Neyse, bu kadar geçmiş yeter. Akşam eve geliyorsun.

Emir başını kaldırdı.

— Ne var akşam?

— Yemek yiyeceğiz.

— Sadece yemek mi?

— Hayır, düğün yapacağız! Tabii ki yemek, oğlum. İnsan amcasıyla yemek yemeye de program mı yapar?

Emir güldü.

— Tamam, gelirim.

Ateş parmağını kaldırdı.

— Güzel. Nur da gelecek.

Emir'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

Çok kısa sürdü ama Ateş'in gözünden kaçmadı.

— Hah! İşte şimdi ilgini çektim.

— Ne alakası var, amca?

— Hiç alakası yok tabii. Nur'un adı geçince birden dik oturman da tamamen askerî disiplin.

Emir boğazını temizledi.

— Ben zaten dik oturuyordum.

— Tabii canım.

Ateş kahkaha attı.

Emir bakışlarını kaçırdı.

Nur…

Ateş'in manevi kızıydı. Emir onu çocukluğundan beri tanıyordu. Ateş'in evine gittiği günlerde Nur'la karşılaşır, onun anlattıklarını dinler, bazen birlikte vakit geçirirlerdi.

Emir küçükken Nur'a hayranlık duyardı.

Nur ondan büyüktü; kendinden emin tavırları, zekâsı ve insanlara yaklaşımı Emir'in gözünde onu özel bir yere koyuyordu. O yaşlarda hissettiği şeyin adını tam olarak bilmiyordu. Yalnızca Nur geldiğinde daha düzgün durmaya çalıştığını, onun kendisini fark etmesini istediğini ve yanında konuşurken bazen kelimeleri birbirine karıştırdığını hatırlıyordu.

Yıllar geçmişti.

Nur artık Hava Kuvvetleri'nde görev yapan bir havacıydı. Emir ise Özel Kuvvetler'de görevli bir subaydı.

İkisi de büyümüştü.

Fakat Emir'in Nur'un yanında hissettiği o eski heyecan, zaman zaman yeniden ortaya çıkıyordu.

Ateş, yeğeninin yüzüne dikkatle baktı.

— Bak oğlum, Nur benim manevi kızım. Onu da seni de severim. Ama akşam yemeğinde saçma sapan hareketler yaparsan seni kendi ellerimle eğitim alanına götürürüm.

Emir'in kulaklarına kadar kızarmasına ramak kalmıştı.

— Amca, ben artık çocuk değilim.

— Biliyorum. O yüzden söylüyorum zaten.

— Nur'la normal konuşabiliyorum.

Ateş kaşlarını kaldırdı.

— Öyle mi?

— Evet.

— Geçen hafta kız sana günaydın dediğinde üç saniye boyunca cevap verememişsin.

Emir donup kaldı.

— Bunu sana kim söyledi?

Ateş kahkahayı bastı.

— Nur!

— Amca!

— Ne var? Kız çok güldü anlatırken.

Emir yüzünü eliyle kapattı.

— Ben bu aileden neden kaçamıyorum?

— Çünkü seni seviyoruz, oğlum!

Ateş'in kahkahası odada yankılanırken Emir de istemeden gülümsedi.

Nur'u gördüğünde hâlâ heyecanlanıyordu. Bunu inkâr etmeyecekti.

Ama bu duygu, çocukluğundan beri taşıdığı bir hayranlıktı. Günay'ın yerini tutan, onunla paylaştığı çocukluk anılarının yerini alan bir şey değildi.

Nur, hayatının başka bir köşesinde duruyordu.

Günay ise henüz tamamlanmamış bir hikâyeydi.

Emir bunun farkında değildi belki ama kalbinin en derininde, yıllar önce kaybettiği o küçük kızın hatırası hâlâ saklıydı.

Aynı saatlerde, askerî hava üssünün pistinde başka bir hazırlık sürüyordu.

F-16'nın metal gövdesi sabah ışıkları altında parlıyordu. Teknik personel son kontrollerini tamamlarken havacılar da uçuş öncesi hazırlıklarını yapıyordu.

Hava Üsteğmen Nur, uçağının yanında duruyordu.

Üniforması kusursuzdu. Kaskını kolunun altında taşıyor, gözleriyle uçağını dikkatle inceliyordu. Gökyüzüne baktığında yüzünde beliren ifade, çocukluğundan beri değişmeyen bir tutkuyu anlatıyordu.

Uçmak onun için yalnızca bir görev değildi.

Özgürlüğün, emeğin ve sorumluluğun bir araya geldiği bir hayaldi.

Telefonu titredi.

Ateş'ten mesaj gelmişti.

Ateş: Akşam yemeğe geliyorsun. İtiraz kabul etmiyorum.

Nur gülümseyerek cevap yazdı.

Nur: Emredersiniz, komutanım.

Cevap hemen geldi.

Ateş: Ben senin komutanın değilim, manevi babanım. Bir de Emir geliyor.

Nur'un parmakları ekranın üzerinde durdu.

Emir.

Çocukluğundan beri tanıdığı o inatçı çocuk artık yetişkin bir subaydı. Nur, onun ne kadar değiştiğini düşündüğünde gülümsemeden edemiyordu.

Küçükken kendisini gördüğünde heyecanlanır, konuşurken bazen kelimelerini toparlamakta zorlanırdı. Nur bunu fark eder ama onu utandırmamak için çoğu zaman belli etmezdi.

Emir'in kendisine duyduğu hayranlığın farkındaydı.

Bunu hiçbir zaman kötüye kullanmamış, onunla her zaman sıcak ve samimi bir ilişki kurmuştu.

Nur, telefonunu yeniden açtı.

Nur: Tamam baba, geleceğim. Emir'e de haber ver.

Ateş'in cevabı gecikmedi.

Ateş: O zaten benden önce hazır olur.

Nur kahkaha attı.

— Bakalım, Çelik. Bu akşam hâlâ çocukluğundaki gibi misin, göreceğiz.

Kaskını taktı ve uçağına yöneldi.

Birazdan gökyüzüne yükselecekti.

Ne Nur ne de Emir, bu akşamın ilerleyen saatlerinde konuşacakları şeylerin gelecekte hayatlarında ne kadar önemli bir yere sahip olacağını biliyordu.

Azerbaycan…

Bakü'nün sokaklarında gün yeni başlıyordu.

Hazar Denizi'nden esen rüzgâr, şehrin caddelerine serin bir hava taşıyordu. Eski taş binaların arasından geçen insanlar günlük telaşlarına dalmış, şehir kendi ritmiyle yaşamaya devam ediyordu.

Bu şehrin bir yerinde, Emir Kağan'ın yıllardır haber alamadığı genç bir kadın da kendi hayatını sürdürüyordu.

Günay.

Emir'in çocukluk arkadaşı.

Bir zamanlar aynı yetimhanenin bahçesinde koşan, aynı sofrada yemek yiyen, birbirlerini korumaya çalışan iki çocuktan biri…

Günay'ın hayatı, çocukluğunda yaşadığı kayıplardan sonra bambaşka bir yöne gitmişti. Azerbaycan'a götürülmüş, yıllar içinde yeni bir çevreye ve yeni bir yaşama alışmıştı.

Türkiye'de bıraktığı geçmişi ise sessizce geride kalmıştı.

Ama bazı anılar, insan onları hatırlamaya çalışmasa bile kalbin bir köşesinde yaşamaya devam ederdi.

Günay'ın da hafızasında, çocukluğundan kalma bir çift göz vardı.

Kendisine zarar vermek isteyen çocukların karşısına dikilen, küçücük yaşına rağmen onu korumaktan çekinmeyen bir çocuğun gözleri…

Emir Kağan.

Günay onun büyüyüp büyümediğini, nasıl bir insan olduğunu, hayatta neler yaşadığını bilmiyordu.

Emir de Günay'ın nerede olduğunu bilmiyordu.

İkisi, aynı gökyüzünün altında, birbirlerinden habersiz yaşıyorlardı.

Aralarında yıllar, sınırlar ve söylenmemiş sözler vardı.

Ve bir gün…

Bu mesafeler kapanacaktı.

Ama o gün henüz gelmemişti.

Çünkü bazı hikâyeler, yeniden başlayabilmek için önce uzun bir sessizliğe ihtiyaç duyardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…