9. bölüm · GEÇMİŞTEN GELEN YÜK
Bölüm 9
Gecenin zifiri karanlığı, dağ yolundan yükselen sirasör sesleriyle yarılsın diye beklemiyordu zaman; sanki her şey, o cızırdayan telefon ahizesinin ucunda asılı kalmıştı.
Evin salonunda ağır bir sessizlik vardı. Nur, kucağındaki Emir Kağan’ı düşürmekten korkar gibi daha sıkı sardı. Minik çocuk, rüyasında annesinin ve babasının sıcaklığını kaybetmişçesine göğsünü çekiyor, gözlerinden süzülen yaşlar Nur’un üniformasının yakasına damlıyordu.
Ateş, odanın ortasında donup kalmıştı. Telefon kulağındaydı ama Hakan’ın karşı taraftan gelen hıçkırıkları ve arkadan duyulan o lanet olası sirensiz ambulans gürültüsü, söylenecek tüm kelimeleri boğazına tıkamıştı. Siren yoktu... Çünkü ambulanslar, kurtarılacak bir can kaldığında siren çalardı.
— "Ateş..." diyebildi Hakan, sesi bir Üsteğmenin değil, ciğeri sökülen bir kardeşin sesiydi. "Ateş... Komutanım... Gül komutanım..."
Ateş’in elindeki telefon yavaşça aşağı kaydı. Parparlanan gözleri salonun ortasındaki boşluğa çakıldı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama düşmedi; sırtını arkasındaki duvara dayadı. Göğsüne oturan o devasa kayanın altında nefes alamıyordu.
Cesur abisi... Yetimhanenin soğuk koridorlarında üzerine titreyen, her kavgadan sonra alnını alnına yaslayıp "Içimde bir yer var, orası senin abim" diyen Cesur Çelik... Ve Gül yengesi. Ailelerine sonradan katılan ama bir an bile yabancılık hissettirmeyen, zarafetiyle de ölümcül gücüyle de o evin direği olan Gül...
— "Ateş?" dedi Nur, sesi titreyerek. Kucağındaki çocukla birlikte doğruldu. "Ateş, ne oldu? Söyle Allah aşkına ne oldu?"
Ateş cevap veremedi. Yüzünü iki elinin arasına aldı. Gökyüzünde F-16 ile bulutları yaran, hiçbir düşman unsurundan korkmayan o dik başlı havacı üsteğmen, salonun ortasında sessizce, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Boğazından sadece boğuk bir inilti döküldü:
— "Gittiler Nur... Abimle yengem... Bıraktılar bizi..."
Bu sözler salonda çınladığı an, Nur’un dizlerinin dermanı kesildi. Kucağındaki Emir Kağan’ı düşürmemek için hemen yere, halının üzerine çöktü. Ağzını kapatıp hıçkırığını bastırmaya çalıştı ama gözyaşları sel gibi akıyordu.
Emir Kağan ise salondaki bu dehşetli sessizliği hissetmişti. Küçük elleriyle Nur’un yüzünü tuttu. O tatlı, peltek sesiyle, kalbi sökülürcesine bağırmaya başladı:
— "Nyur abla... Neden ağlıyosun? Babamla annem nerde? Ateş amca... Babam geldi mi?"
Ateş, minik adamın bu sorusuyla adeta parçalara ayrıldı. Yere, yeğeninin tam karşısına diz çöktü. Ellerini Emir Kağan’ın o küçük, yumuşak omuzlarına koydu. Çocuk, amcasının gözlerindeki o kanlanmış yaşları ve acıyı görünce nelerin olduğunu anlamadan hıçkırmaya başladı.
— "Ateş amca... Babam beni almaya gelmedi mi? Annem nerde?"
Ateş, yeğenini kucağına çekip başını kendi göğsüne gömdü. Yıllar önce abisiyle yetimhanede yaptığı gibi, minik adamın alnına alnını dayadı. İki gözü iki çeşme akarken, sesi çatılaya çatılaya fısıldadı:
— "Buradayım paşam... Amcan burada. Babanın aslanı, annenin çiçeği... Amcan ölse de seni bırakmayacak..."
Emir Kağan, amcasının boynuna minik ellerini sımsıkı doladı. O gece o küçük yürek, annesinin ve babasının bu dünyadan kopup gittiğini, o çok sevdiği "süslü gömleğinin" artık bir daha anne eliyle düzeltilmeyeceğini çocuksu bir hisle anladı. Minik bedeninin sarsıla sarsıla ağlayışı, evin duvarlarında çınlayan tek sesti.
Sabahın ilk ışıkları karargâhın üzerine çöktüğünde, gökyüzü bile bu acıya ortak olmak istercesine kurşuni bir griye bürünmüştü.
Askeri hastanenin morg kapısının önünde Şimşek Timi tam kadro duruyordu.
Murat "Balyoz" Kara, hayatı boyunca sahrada binbir çeşit acı görmüştü ama ilk defa dev cüssesi bir çınar gibi sallanıyordu. Sırtını soğuk beton duvara vermiş, başını göğe dikmiş, gözlerinden süzülen yaşları saklamaya bile gerek duymuyordu. Belindeki silahı değil, sanki kalbi ağır geliyordu ona.
Hakan "Rüzgar" Aydın, kenardaki bankta oturmuş, başı ellerinin arasında, durmaksızın kaza yerinden gelen ilk raporları okuyor ve her satırda dudaklarını kanatana kadar ısırıyordu. Teknolojiyle harikalar yaratan o eller, komutanlarını geri getirmeye yetmemişti.
Teğmen Burak "Şahin" Yılmaz ise morg kapısının önünde nöbet tutar gibi duruyordu. Dün akşam evlerinde baklava yediği, "Gül Yengem yine döktürmüş" diye takıldığı o saatlerin üzerinden henüz saatler geçmişti. Çenesindeki kaslar kasılmaktan kilitlenmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü.
Ateş, kucağında uyuyakalan —daha doğrusu ağlamaktan bitap düşüp sızan— Emir Kağan ile morga doğru yürüdü.
Morgun ağır çelik kapısı açıldığında, içerideki o buz gibi hava yüzlerine çarptı. Yan yana serilmiş iki sedyenin üzerinde, ay yıldızlı al bayrağa sarılı iki naaş duruyordu.
Cesur ve Gül Çelik.
Son nefeslerinde bile birbirlerinin elini bırakmayan, vatan toprağına kanlarını yan yana akıtan iki sevdalı kurşun...
Ateş, adım atmakta zorlanarak sedyelerin yanına yaklaştı. Emir Kağan’ı Nur’a devredip yavaşça abisinin bayrağına dokundu. Bayrağın soğuk kumaşına yüzünü sürdü. Ardından Gül’ün üzerindeki bayrağa sarıldı.
— "Söz veriyorum..." dedi Ateş. Sesi kısık, buz gibi ve intikam doluydu. "Söz veriyorum abim... Söz veriyorum yengem... Emir Kağan benim öz evladımdır artık. Ve size bunu yapan Anubis denen o köpeklerin kökünü kazımadan bana bu gökyüzü de, bu yeryüzü de haram olsun..."
Murat Başçavuş yanına yaklaşıp elini Ateş’in omzuna koydu. Sesi bir Balyoz gibi ağır ve sarsılmazdı:
— "Yalnız değilsin Üsteğmenim. Şimşek Timi bundan sonra senin de emrindedir, o küçük paşanın da koruyucusudur. O kanı yerde bırakanın öz babası olsa canını alırız."
Askeri tören alanının üzerine çöken kurşuni bulutlar, sanki vatan toprağının bu iki yiğit evladına tuttuğu yasın bir simgesiydi. Karargahın tören alanında çıt çıkmıyordu; ne bir yaprak kımıldıyor ne de rüzgar esiyordu. Ortamda çınlayan tek şey, tören mangasının adımlarından çıkan o vakur ve ağır metal sesleriydi.
Tören alanının ortasındaki mermer musalla taşlarının üzerinde, yan yana dizilmiş iki al bayraklı tabut duruyordu. Üsteğmen Cesur Çelik ve Üsteğmen Gül Çelik... Birlikte savaşıp birlikte şehadete yürüyen iki sevdalı yürek, şimdi tabutlarına sarılı ay yıldızlı bayrakların gölgesinde yan yana yatıyordu. Tabutların başında, fotoğraflarının arkasında bekleyen tören subaylarının gözlerinden süzülen yaşlar, tuttukları nöbetin vakur duruşunu bozamıyordu.
Protokolün ve silah arkadaşlarının en önünde Ateş Üsteğmen duruyordu. Üzerindeki jilet gibi Hava Kuvvetleri tören üniforması, göğsündeki bröveler ve gözlerindeki o kan çanağına dönmüş acı... Sağ elini, kucağındaki Emir Kağan’ın beline sıkıca dolamıştı.
Emir Kağan’ın üzerinde, annesinin o son gün özenle giydirdiği ama artık yetim kalan o minik takımı vardı. Yakametindeki o küçük siyah şerit ve üzerindeki babasıyla annesinin yan yana çekilmiş vesikalık fotoğrafı, küçücük göğsünü bir zırh gibi kaplıyordu.
Minik adam henüz ölümün tam olarak ne demek olduğunu anlayamıyordu ama annesiyle babasının o tahta kutuların içinde olduğunu biliyordu. Gözleri durmaksızın tabutların üzerindeki al bayrağa takılıyor, arada bir parmağıyla fotoğrafı gösterip yanında duran Nur’a ve Ateş’e bakıyordu.
— "Ateş amca..." dedi birden, sesi tören alanındaki o boğucu sessizliği bir bıçak gibi yırttı. "Babamla annem neden o bayyağın altında uyuyoylay? Üşümezley mi oyada?"
Ateş’in boğazına koca bir kaya oturdu. Yutkunamadı. Yanaklarından süzülen tek bir damla gözyaşı çenesinden süzülüp üniformasının yakasına düştü. Dizlerinin üzerine çöküp yeğeninin göz seviyesine geldi. Minik ellerini tutup öptü:
— "Üşümezler benim güzel oğlum... Onlar bu vatanın en sıcak, en güzel yerine gittiler. Peygamber efendimize komşu oldular. Onlar artık gökyüzünde, seni ve beni izliyorlar..."
Emir Kağan, amcasının bu sözleri üzerine başını kaldırıp kurşuni bulutlara baktı. Minik eliyle gökyüzüne el salladı:
— "Güle güle anne... Güle güle baba... Ben çok uslu bir çocuk olacam..."
O an, tören alanındaki koca koca generaller, Şimşek Timi’nin dev gibi askerleri ve havada gözü pek uçan pilotlar hıçkırıklarını tutamadı. Nur, arkada başını Kerem’in omzuna yaslayıp sessizce ağlarken; Kadir yumruklarını kilitlenene kadar sıkıyordu.
Cenaze namazı kılınıp dualar edildikten sonra, defin işlemi için naaşlar tören mangasının omuzlarında cenaze aracına doğru taşınmaya başladı.
Tam o sırada Ateş, kucağındaki Emir Kağan’ı yavaşça yere indirdi. Şimşek Timi’nin omurgası olan Murat "Balyoz", Hakan "Rüzgar" ve Burak "Şahin", Ateş’in etrafında bir çember oluşturdu. Yanlarına Kadir, Kerem ve Nur da dahil oldu.
Sekiz silah arkadaşı, iki al bayraklı tabutun hemen arkasında yan yana dizildi.
Ateş, gözlerini abisinin ve yengesinin tabutuna dikerek sağ elini havaya kaldırdı. Şimşek Timi ve havacılar, aynı salisede sağ ellerini göğüslerine, kalplerinin üzerine koydular.
Ateş’in sesi, tören alanında adeta bir yıldırım gibi yankılandı:
— "Şahit ol Allah’ım! Şahit ol ey Vatan!"
Şimşek Timi hep bir ağızdan gürledi:
— "ŞAHİT OL!"
— "Kanınız yerde kalmayacak Cesur Komutanım! Gül Komutanım!" dedi Ateş, sesi intikam ateşinden tutuşuyordu. "Sizi bizden alan Anubis denen o it soyunun kökünü kazımadan, bu dünyada bize uyku da haram, durmak da haram! Emir Kağan bizim namusumuzdur, evladımızdır! Kanımızın son damlasına kadar..."
Murat Başçavuş öne fırlayıp gür sesiyle tamamlattı:
— "ÖÇ ALINACAK! KANLARI YERDE KALMAYACAK!"
Ateş, yanındaki Emir Kağan’ın minik elini tuttu. Babasıyla amcasının yetimhanede yaptığı o kadim ritüeli bu kez minik yeğeniyle yaptı; eğilip alnını Emir Kağan’ın alnına bastırdı.
— "Ben senin amcanım, babanın kardeşiyim paşam. Artık senin arka kapın benim. Bir daha kimse bu aileye dokunamayacak."
Saygı duruşu ve saygı atışının ardından, siren sesleri eşliğinde şehitler ebedi istirahatgahlarına uğurlanırken; geride acıyla bilenmiş, gözünü intikam bürümüş efsanevi bir tim ve babasının mirasını omuzlayacak küçük bir kahraman kalmıştı. Şimşek Timi ve Ateş için yas bittiği an, Anubis için cehennemin kapıları sonuna kadar açılacaktı...
Toprağın soğukluğu sadece Cesur ve Gül’ü koynuna almamış, arkalarında bıraktıkları o küçük dünyanın da ışığını tamamen söndürmüştü. Cenaze töreninin ardından geçen o birkaç zorlu günde, askeri bürokrasi ve hukuk çarkları acımasızca işlemeye başladı.
Ateş, abisinin ve yengesinin yokluğuyla kavrulurken bir yandan da Emir Kağan’ın vasiliğini üzerine almak için resmi başvuruları hemen başlatmıştı. Fakat askeri statüsü, acil görev emirleri, bekâr oluşu ve ev ortamının "bir çocuğun gelişimi için tek başına yetersiz" görülmesi gibi katı prosedürler, sosyal hizmetler ve mahkeme heyetinin önüne bir duvar gibi dikildi.
Karargahın yüksek bürokrasisi ve Çocuk Koruma Kanunu hükümleri gereğince, yasal süreç tamamlanana ve mahkeme kararı çıkana kadar Emir Kağan’ın geçici olarak devlet korumasına alınması gerektiği kararı çıktı.
O sabah, asker lojmanının kapısında resmi plakalı bir Sosyal Hizmetler aracı duruyordu.
Salonda, valizi hazırlanmış minik bir çanta duruyordu. İçinde annesinin kokusunun sindiği bir hırka, babasının ona aldığı oyuncak araba ve Nur’un hediye ettiği küçük bir peluş ayı vardı.
Emir Kağan, evdeki o sessizliği ve amcasının gözlerindeki acıyı hissedebiliyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş, o neşeli, cıvıl cıvıl halinden eser kalmamıştı. Üzerindeki minik montunun fermuarını çeken Ateş’in elleri titriyordu.
Ateş, yeğeninin önünde diz çöktü. F-16 kokpitinde ölümle burun buruna geldiğinde bile gözünü kırpmayan o cesur subay, şu an karşısındaki 4 yaşındaki minik çocuğun yüzüne bakarken eriyip bitiyordu.
— "Ateş amca..." dedi Emir Kağan, sesi fısıltı gibiydi. "Ben başka yere mi gidecem? Babamla annem oyadan mı beni alacak?"
Ateş, boğazına dizilen o koca kayayı yutkunmaya çalıştı. Sesi çatılaya çatılaya, zümrüt yeşili gözlerinin içine baktı yeğeninin:
— "Bak bana paşam... Bak amcanın gözlerine. Buradayım, tamam mı? Bu bir ayrılık değil. Amcan seni oraya sadece kısa bir süreliğine emanet ediyor. Resmi işleri bitirir bitirmez gelip seni alacağım. Yemin ederim alacağım!"
Ateş, eğilip alnını Emir Kağan’ın alnına bastırdı. Yetimhanenin o soğuk duvarlarını çok iyi biliyordu; kendisi de abisi Cesur’la aynı yollardan geçmişti. İkaderin bu kadar zalimce tecelli etmesi, abisinin oğlunun da aynı kaderi paylaşması ciğerini yakıyordu.
— "Babamla yaptığımız ritüeli unutma," dedi Ateş. "Alnım alnında. Arkanı ben kolluyorum. Güçlü duracaksın, benim küçük komutanımsın sen."
Kapının önünde bekleyen Şimşek Timi de oradaydı. Murat Başçavuş arkasını dönmüş, gözyaşlarını çaktırmadan siliyordu. Burak ve Hakan başları önde dururken, Nur dayanamayıp öne atıldı ve Emir Kağan’a sarıldı:
— "Seni hiç yalnız bırakmayacağız paşam... Her gün geleceğiz yanına, her gün!"
Sosyal hizmetler görevlisi kadın, nazikçe Emir Kağan’ın minik elinden tuttu. Emir Kağan, arabaya doğru yürürken adımlarını zorla atıyor, kafasını sürekli arkaya çevirip amcasına bakıyordu:
— "Ateş amca! Çabuk gel tamam mı? Nyur abla... Beni unutmayın!"
Arabanın kapısı kapandı ve araç lojmandan yavaşça uzaklaştı. Emir Kağan, arka camdan minik elini sallayarak gözden kayboldu.
Yaklaşık bir saat sonra araç, şehrin dışındaki Devlet Çocuk Koruma Yurdu'nun devasa demir kapısından içeri girdi.
Cesur ve Ateş’in yıllar önce büyüdüğü o ortama benzer, yüksek tavanlı, soğuk koridorları olan bir bina... Emir Kağan, elinde minik valiziyle binadan içeri adım attığında, etrafta koşturan ama gözlerinde bir parça burukluk olan diğer kimsesiz çocukları gördü.
Görevli öğretmen, Emir Kağan’ı yatakhane bölümüne götürdü. Küçük bir demir karyola, beyaz nevresimler ve başucundaki minik komodin...
Emir Kağan, valizini yatağın kenarına bıraktı. Yatağın üzerine oturup minik bacaklarını aşağı sarkıttı. Çevresindeki yabancı duvara, seslere baktı. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Cebinden çıkardığı, annesiyle babasının ve amcasının birlikte çekildiği o küçük fotoğrafı minik ellerinin arasında sıkıca kavradı.
Resimdeki babasının yüzüne parmağını sürdü, sonra annesinin... Yanaklarından süzülen iri gözyaşları fotoğrafın üzerine damladı.
— "Anne... Baba..." diye fısıldadı boş odaya doğru. "Ben buyadayım... Amcam beni almaya gelecek..."
Kaderin garip bir cilvesi olarak, Çelik ailesinin soyadı bir kez daha bir yetimhanenin soğuk duvarlarında çınlıyordu. Ancak bu kez dışarıda, o çocuğu oradan çekip almak için ve onu yetim bırakanların kökünü kazımak için ant içmiş koskoca bir Şimşek Timi ve gözü kararmış bir Hava Üsteğmeni vardı...
