Bölümler 18Şu an: Bölüm 11
- 1 Bölüm 11.858 kelime
- 2 Bölüm 21.673 kelime
- 3 Bölüm 32.407 kelime
- 4 Bölüm 4962 kelime
- 5 Bölüm 5965 kelime
- 6 Bölüm 62.026 kelime
- 7 Bölüm 71.037 kelime
- 8 Bölüm 81.537 kelime
- 9 Bölüm 91.955 kelime
- 10 Bölüm 101.134 kelime
- 11 Bölüm 111.342 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Özel bölüm991 kelime
- 13 Bölüm 121.032 kelime
- 14 Bölüm 131.100 kelime
- 15 Bölüm 142.269 kelime
- 16 Bölüm 151.786 kelime
- 17 Özel bölüm1.432 kelime
- 18 Bölüm 161.906 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ay ışığının bile vurmadığı dik dağ yamacında, rüzgarın uğultusuna sadece nefes sesleri karışıyordu. Ateş, kaskındaki gece görüş kamerasını ayarlarken gözleri buz gibi bir odaklanmayla parlıyordu. Yanında duran Murat Başçavuş, ağır makinalı tüfeğinin emniyetini açarken parmakları çelikten farksızdı.
Hakan, elindeki termal tespiti yükseltilmiş tabletten yapının içini gösterdi:
— "Komutanım, içeride sekiz sıcak temas var. Akrep denen it, arka taraftaki jeneratör odasının yanındaki korunaklı bölümde. Sınırdan kaçış için helikopter bekliyorlar, vaktimiz dar."
Ateş, belindeki tabancayı çekip sürgüsünü çekti. Sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar boğuk ve ağırdı:
— "Ateş serbest. Kimse sağ kalmayacak, Akrep hariç. Onu canlı istiyorum; abimin, yengemin ve o yuvada yatan iki yetimin hesabını kendi ellerimle soracağım."
Burak ve Kadir, yapının arka havalandırma boşluğundan içeri gaz bombalarını bıraktıkları an, patlama sesleri geceyi yırttı.
"BOMM!"
Ön kapı, Murat Başçavuş'un tek bir balyoz darbesiyle menteşelerinden sökülüp içeri uçtu. Şimşek Timi, dumanların arasından birer hayalet gibi süzüldü. Susturuculu silahlardan çıkan "puf puf" sesleri, Anubis’in paralı askerlerinin çığlıklarıyla karıştı. Kerem, sağ kanattan saldıran iki teröristi seri atışlarla yere sererken; Nur, sol koridoru tamamen kontrol altına almıştı.
Ateş, dumanın içinden fırlayarak doğrudan arka odaya yöneldi. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğinde, elinde çelik evrak çantasıyla kaçmaya çalışan Akrep ile göz göze geldi.
Akrep, belindeki tabancaya davrandı ama Ateş'in refleksi çok daha hızlıydı. Ateş, tek bir hamleyle adamın bileğini yakaladı, ters çevirerek kemiğini çatlattı. Silah yere düşerken, Akrep’in boğazına yapışıp adamı beton duvara vurdu.
— "Seni gönderenlerin adını söyle!" diye gürledi Ateş. "Cesur Çelik’e ve Gül Çelik’e o tuzağı kim kurdurdu?!"
Akrep, acıdan ve nefessizlikten gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olurken kekeledi:
— "Ben... Ben sadece ara elemanım! Mısır’daki ana konsey... 'Anubis Konseyi' emretti! Bütün operasyon oradan yönetiliyor!"
Hakan odaya girip Akrep’in elindeki kriptolu bilgisayarı ve evrak çantasını güvenceye aldı. Ekrandaki verileri taradığı an gözleri açıldı:
— "Komutanım! Anubis’in Orta Doğu ve Avrupa yapılanmasının tüm hücre liderlerinin listesi burada. Yıllardır aranan o ana konseyin konumu da dahil!"
Ateş, Akrep’i kelepçeleyip Murat Başçavuş’a devretti. Yapıdan dışarı çıktıklarında, şafak söküyordu. Gökyüzü mor ve kızıl renklere bürünürken, Ateş yüzünü doğuya çevirdi.
Abisinin ve yengesinin kanı yerde kalmayacaktı. İlk hedef imha edilmişti ama asıl canavar Mısır’daki o konseyde bekliyordu.
Ateş cebinden, Emir Kağan ile Günay’ın yuvada uyurken çekilmiş küçük fotoğrafını çıkardı. Resme bakarken dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi:
— "Az kaldı çocuklarım... Amcanız o hainlerin hepsini kökünden kazıyıp yanınıza gelecek."
Güneş yetimhanenin soğuk beton bahçesini cılız ışıklarıyla ısıtmaya çalışırken, binanın ikinci katındaki pencerenin önünde duran Emir Kağan için zaman sanki hiç akmıyordu. Boynunda, babası Cesur’dan kalan çelik künye ile annesi Gül’ün ay yıldızlı kolyesi asılıydı. İki soğuk metal parçası, minik göğsüne bastırdıkça içindeki o kocaman boşluğu daha da kanatıyordu.
Künyeleri tombul elleriyle sıkıca kavradı. Gözlerini kurşuni bulutlara dikip o tatlı peltekliği, boğuk ve ağlamaklı sesiyle gökyüzüne doğru fısıldadı:
— "Sizyeyi çok ozyedim! Üsüyoyum annem babam! Ne zaman geleceksiniz..."
Gözyaşları yanaklarından süzülüp tam boynundaki künyelere damlayacakken, aşağıdan, bahçenin arka tarafından yükselen o tanıdık sesi duydu. Günay’ın öfkeden titreyen ama dik duruşundan ödün vermeyen Azerbaycan Türkçesi çınlıyordu bahçede:
— "Sənə deyirəm, pişiyi rahat burax! Utanmırsınız balaca heyvana daş atmağa?!"
Emir Kağan başını pencereden uzattığında kalbi duracak gibi oldu. Yuvanın kendinden yaşça büyük, haylaz dört çocuğu, duvar dibine sıkışmış yavru bir kediye taş atıp eğleniyordu. Günay ise hiç tereddüt etmeden o minik kedinin önüne kendi gövdesini siper etmiş, kolları açık halde o çocuklara meydan okuyordu. Çocuklardan biri elindeki taşı Günay’a doğru kaldırdığı an, Emir Kağan’ın gözü karardı.
O odada ağlayan küçük çocuk bir anda gitti; yerine babası Cesur Üsteğmen’in ve amcası Ateş’in o fırtına gibi kanı geldi.
Emir Kağan yumruklarını sıktı, yataktan ve odadan fırlayıp merdivenleri üçer beşer atlayarak bahçeye koştu. İçindeki o acı, bir anda devasa bir öfkeye dönüşmüştü.
Bahçeye çıktığı an, elinde taş olan en iri çocuğun üzerine bir kurt gibi atıldı. On beş kiloluk minik bedeniyle çocuğun sırtına tırmandı, kollarını boynuna dolayıp çocuğun omzunu sertçe ısırdı! O kadar hırsla ısırıyordu ki, çocuğun gömleğinden kan sızmaya başladı.
Çocuk acıyla çığlık atıp yere yuvarlandı: "Aaaah! Bırak lan, deli bu!"
Emir Kağan kanlı dudaklarıyla ayağa kalktı. Günay’ın önüne geçip göğsünü kabarttı. Gözlerinde F-16 kokpitindeki amcasının o öldürücü bakışları vardı. Sesindeki o çocuksu ton tamamen kaybolmuş, adeta bir komutan edasıyla gürlemişti:
— "Ona dokunan yanay!"
Diğer üç çocuk, karşılarındaki bu gözü kararmış minik adama ve sırtından kan akan arkadaşlarına bakıp neye uğradıklarını şaşırdılar. Emir Kağan, babasının ona öğrettiği o dik duruşla üstlerine doğru bir adım atınca, grup arkadaşını da yerden kaldırıp arkalarına bakmadan kaçmaya başladı.
Tehlike geçtiğinde Emir Kağan hemen arkasını döndü. Yere çökmüş, titreyen yavru kediye sarılan Günay’ın yanına diz çöktü. Ellerini Günay’ın omuzlarına koyup endişeyle sordu:
— "Sana bir şey yaptılay mı Günay? İyi misin?"
Günay, kucağındaki yavru kediyle birlikte başını kaldırdı. Kocaman siyah gözleri şaşkınlık ve derin bir minnetle doluydu. Emir Kağan’ın dudağındaki kanı ve elindeki sıyrıkları görünce yazmasının ucuyla yavaşça sildi.
Gülümsedi, sesi kederli ama bir o kadar dagurur doluydu:
— "Yaxşıyam balam... Mənə görə özünü təhlükəyə atdın. Sən eynilə atam kimi çox igidsən..."
Emir Kağan, ilk defa o gün yetimhanenin soğuk bahçesinde yalnız olmadığını hissetti. Boynundaki künyeleri eline alıp Günay’a gösterdi:
— "Babamla annem cennetten bakıyoy. Ben seni de, bu kediyi de koyuyacağım. Amcam gelene kaday biz birbirimizi koyuyacağız!"
İki şehit çocuğu, bahçedeki o taş duvarın dibinde, kucaklarındaki minik kediyle birbirlerine sarıldılar. Bu olay, onların yuvanın soğuk koridorlarında sadece birbirine sığınan iki yetim değil; gelecekte kaderleri ve yürekleri birleşecek iki cesur ruh olduklarının en büyük kanıtıydı.
Bahçeden gelen o çığlıklar, cam çatlama sesini andıran çocuk bağrışları ve arkasından gelen aniden kesilmiş ölümcül sessizlik, iki kat yukarıdaki müdür odasının açık penceresinden içeri süzüldü.
Masa başındaki evrakları inceleyen Müdür Sevgi Hanım, duyduğu seslerle gözlüklerini hızla burnunun üzerine indirip ayağa fırladı. Kalbi teklemeye başlamıştı. Yuvanın bahçesinde genellikle sıradan çocuk atışmaları olurdu ama bu seslerde farklı, hırslı bir feryat vardı.
— "Yine ne oluyor orada?" diye fısıldayarak odasından çıktı ve koridordaki merdivenleri koşar adımlarla inmeye başladı.
Pencereli ağır ahşap dış kapıyı hızla itip bahçeye adım attığı an gördüğü tablo, Sevgi Hanım’ın adımlarını olduğu yere çiviledi.
İleride, taş duvarın dibinde; elindeki taşı yere düşürmüş, sırtını tutarak ağlayan ve kaçışan büyük çocukların tozlu izleri duruyordu. Ama asıl manzara tam ortadaydı.
Dört yaşındaki Emir Kağan, minik bedenini bir kalkan gibi Günay’ın önüne siper etmişti. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, tombul ellerini yumruk yapmış, kaçan çocukların arkasından hala o gözü kara bakışlarla bakıyordu. Dudağının kenarında hafif bir sıyrık ve kan izi vardı. Onun hemen arkasında ise Günay, kucağında titreyen minik sarman kediye sarılmış, nemli gözleriyle Emir Kağan’a bakıyordu.
Sevgi Hanım et eteklerini toplayıp koşarak yanlarına geldi. Dizlerinin üzerine çöküp ikisini de omuzlarından kavradı. Nefes nefese kalmıştı:
— "Çocuklar! Ne oldu burada?! Emir Kağan... Olanlar ne, dudağındaki kan ne oğlum?!"
Emir Kağan, Sevgi Hanım’ı görünce o sert, komutan edasındaki duruşunu bozmadı. Boynundaki Cesur ve Gül’den kalan künyeleri minik eliyle sımsıkı kavrayıp vatan savunur gibi konuştu:
— "Sevgi Teyze! O büyük çocuklay bu minik kediye taş atıyoydu... Günay da kediye siper oldu! Ona vuracaklaydı! Ben de izin vermedim, hepsini kovaladım!"
Günay hemen söze girdi. Kocaman siyah gözleri gururla parlayarak Sevgi Hanım’a baktı, sesi cıvıl cıvıl bir Azerbaycan Türkçesiyle bahçede çınladı:
— "Hə, Sevgi xanım! O uşaqlar pişiyi döyürdülər. Mən imkan vermədim, amma onlar mənə də daş atacaqdılar... Emir Kağan gəldi, mənə görə hamısı ilə vuruşdu! Çox igiddir o!"
Sevgi Hanım duydukları karşısında donakaldı. İçindeki panik dalgası bir anda yerini derin bir boğaz düğümlenmesine ve gözyaşına bıraktı.
Önünde duran bu iki minik beden... Biri babasının asker genlerini, amcasının fırtına gibi öfkesini daha dört yaşında sırtında taşıyordu; diğeri ise vatanından uzakta kendi canı pahasına bir canı koruyacak kadar yürekliydi.
Sevgi Hanım gözlerinden süzülen yaşları silmeden ikisini birden kollarına alıp sımsıkı göğsüne bastırdı. Emir Kağan’ın kanayan dudağının kenarından öptü, Günay’ın saçlarını kokladı:
— "Ben sizin o kocaman yüreklerinize kurban olurum... Babalarınızın aslanları, güzel evlatlarım benim..."
Geri çekilip Emir Kağan’ın yüzünü ellerinin arasına aldı:
— "Canın acıyor mu kahramanım?"
Emir Kağan, amcası Ateş’in ona öğrettiği gibi başını dik tuttu. Minik elini göğsüne vurup o tatlı peltekliğiyle yanıt verdi:
— "Acımıyoy! Ben babamın askeriyim. Günay’ı da, bu kediyi de kimseye ezdirmem!"
Sevgi Hanım gülümsedi. İkisinin de elinden tutup kucağındaki kediyle birlikte binaya doğru yürütürken içinden tek bir şey geçiriyordu: Cesur Üsteğmenim, Gül Komutanım... Gözünüz arkada kalmasın. Sizin aslanınız buradaki her şeye, her canlıya siper olacak kadar babasının oğlu.
Bölüm etkileşimi
