4. bölüm · GEÇMİŞTEN GELEN YÜK
Bölüm 4
Ateş, okyanus mavisi uçuş tulumu yerine üzerindeki sivil kıyafetleriyle karargahın koridorunda ilerliyordu. Üzerinde siyah deri bir ceket, altında koyu renk bir kot ve içinde sade bir tişört vardı. Mesaiye geçmeden önce kişisel işlerini halletmek ve timini kontrol etmek için üsse uğramıştı.
Kulaklıklarından sızan Veli Erdem Karakülah’ın "Ne Demek" şarkısına ritim tutarak odasına doğru yürürken, yüzündeki o nadir beliren huzurlu tebessüm adeta tüm koridoru aydınlatıyordu. Dün akşam abisinin evinde; Gül’ün sıcak çorbasıyla, Cesur’un o sarsılmaz kardeşlik güveniyle ve minik Emir Kağan’ın paha biçilemez kahkahalarıyla dolan ruhu, üzerindeki o sert asker havasını bile yumuşatmıştı.
Karşılaştığı nöbetçi askerlerin çaktığı sert selama, başını hafifçe eğip göz kırparak karşılık veriyor, sivil kıyafetlerinin getirdiği rahatlıkla kendinden emin adımlarla yürüyordu.
Tam kendi odasının kapısına yaklaştığı sırada, koridorun diğer ucundan tanıdık, dik bir siluet belirdi. Timin gözde üyelerinden, disipliniyle tanınan Çavuş Nur Taş... Üzerindeki yeşil uçuş tulumunun içinde, bir asker kararlılığıyla doğrudan Ateş’in önüne doğru adımladı. Tam karşısında durup topuklarını birbirine vurarak çelik gibi bir asker selamı verdi.
Ateş, kulaklığının teki kulağında ritim tutmaya devam ederken, başını hafifçe sallayarak selama karşılık verdi. Sivil kıyafetlerinin rahatlığı içinde, yüzündeki o neşeyi gizlemek mümkün değildi. Abisi, yengesi ve küçük komutanı ile geçirdiği o birkaç saat, ruhuna adeta ilaç gibi gelmişti.
Nur, komutanındaki bu bariz değişimi anında fark etmişti. Sivil kıyafetlerine ve yüzündeki muzip tebessüme bakarak aralarındaki samimiyete sığındı. Keskin gözleriyle Ateş’i süzüp hafifçe gülümsedi:
— "Amca-yeğen zamanı iyi geçti galiba komutanım?" diye girdi lafa.
Ateş, kulaklığın diğer tekini de boynuna indirdi. Deri ceketinin ceplerine ellerini sokup sırıtmasını daha da genişletti. Zümrüt yeşili gözleri pırıl pırıl parlıyordu:
— "Hem de nasıl Nur... Bizim küçük komutan yine büyümüş de küçülmüş gibi takıldı bana. Görmen lazım, bu karacı abimle yengem iyi yetiştiriyor veledi ama çocuk yine de amcasına çekmiş!"
Nur, komutanının bu gururlu haline içtenlikle gülümsedi. Ancak o an, üssün nizamiye kapısından birkaç kilometre ötede, yol kenarına park etmiş siyah, camları filmli bir aracın içinden onları ve üssün giriş-çıkışlarını izleyen uzun namlulu mercekten henüz ikisinin de haberi yoktu...
Ateş, deri ceketinin ceplerindeki ellerini çıkarıp hafifçe öne doğru eğildi. Yüzündeki o neşeli "gururlu amca" ifadesi, tek bir soruyla yerini baba şefkati taşıyan meraklı bir bakışa bıraktı:
— "Bizim diğer iki afacan nerede?"
Ateş ile Nur’un arasındaki bağ, rütbelerin ve nizamiye kurallarının çok ötesindeydi. Ateş onun sadece komutanı değil; mesleği öğreten, yeri geldiğinde koruyup kollayan bir baba, bir yol göstericiydi. Nur, bu yakınlığın rahatlığıyla önce koridorda sağa sola kaçamak bir bakış attı. Etrafta başka bir askerin olmadığını garantiye aldıktan sonra, o her zamanki dik duruşunu hafifçe esnetip fısıldar gibi konuştu:
— "Valla bilmiyorum baba... Ama kesin yine kavga ediyorlardır."
Ateş, kaşlarını hafifçe çatarak bıyık altından gülümsedi. Timin iki yaramaz üyesinin bitmek bilmeyen atışmalarına alışkındı ama yine de sormadan edemedi:
— "Yine ne oldu da kavga ediyorlar?"
Nur, derin bir nefes alıp yüzüne şaşkınlıkla karışık ciddi bir ifade yerleştirdi:
— "Biri arabanın tekerini kesmiş de... Onun kavgası."
Bu iki kelime — "tekerini kesmiş" — koridorda çınladığı an, Ateş’in yüzündeki tüm tebessüm bir anda donup yok oldu.
Bir askeri üste, hele ki her bir neferin canını diğerine emanet ettiği, gözü kapalı güvendiği bu özel timin içinde böyle bir şeyin yaşanması imkânsızdı. Kimse mesai arkadaşının, silah kardeşinin aracına böyle bir sabotaj yapmazdı. Bu bir çocuk oyuncağı veya basit bir şaka değildi; bu, nizamiye sınırları içerisine sızmış yabancı bir elin ya da yaklaşan tehlikenin ilk somut iziydi.
Ateş’in zümrüt yeşili gözleri bir anda buz gibi kesildi. Zihnindeki çarklar ışık hızıyla dönmeye başladı: Dün geceki garip his... Sisin içindeki araçlar... Ve şimdi üssün ortasında kesilen bir teker.
Ateş, tek bir kelime bile etmeden ar arkasını döndü. Sivil kıyafetlerinin rahatlığını bir kenara bırakıp bir komutan refleksiyle sert ve hızlı adımlarla dışarıya, otopark alanına doğru yürümeye başladı. Nur da durumun ciddiyetini anında kavramıştı. Hiç soru sormadan, tıpkı gölgesi gibi komutanının hemen arkasına takıldı.
Hangarların arasından esen soğuk sabah rüzgarı yüzlerine çarparken, ikisi de otoparka doğru hızlı adımlarla ilerliyordu. Ateş’in zihninde tek bir cümle çınlıyordu: Hedef tim mi, yoksa doğrudan ben ve abim mi?
Otoparkın beton zemininde, yarı bükülmüş dizleriyle lastiğin tepesine çökmüş olan Kadir, elindeki tornavidayla kesiğe dokunup duruyordu. Sanayideki kırk yıllık ustalar gibi başını sallayarak, hemen tepesinde duran Kerem’e bakmadan o ciddi edasıyla lafı yapıştırdı:
— "Lastik gitmiş birader..."
Kerem, kadrajın tam ortasındaki o çileden çıkmış polis gibi ellerini iki yana açıp gözlerini devirdi. Kadir’in bu muazzam tespitine karşılık tepkisini koymakta bir saniye bile gecikmedi:
— "Yoh amk! Onu ben de biliyorum dümbük! Bıçak izi var diyorum sana, kendi kendine patlamamış bu!"
İkisinin arasındaki bu absürt atışma alevlenmek üzereydi ki, arkalarından yaklaşan gölgeyi fark edemediler. Ateş, deri ceketinin ceplerinde elleri, hemen arkasında adımlarını uyduran Nur ile birlikte aracın başına kadar sokuldu.
Kerem lafını bitirip arkasını döndüğü an, sivil kıyafetleri içinde bile buram buram otorite kokan Ateş Komutanı’nı ve arkasındaki Nur’u gördü. İki askerin de gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı.
Kadir çöktüğü yerden adeta bir yay gibi fırladı, Kerem ise topuklarını çelik gibi birbirine vurarak saniyeler içinde hizaya geçti. İkisi de aynı anda çakı gibi bir asker selamı durdu:
— "Komutanım!"
Ateş, selama sadece başıyla kısa bir karşılık verdi. Yüzündeki o az önceki neşeden eser kalmamıştı. Selamı alır almaz Kerem ve Kadir’i teğet geçip doğrudan parçalanmış lastiğin önüne diz çöktü. Nur da hemen yanına eğildi.
Ateş, eldivensiz parmaklarıyla kauçuktaki kesiğin derinliğini kontrol etti. Kesik, sıradan bir cam batması ya da çivi girmesi değildi; tek bir hamlede, profesyonel ve keskin bir bıçakla derinlemesine atılmış düzgün bir yarıktı.
— "Sıradan bir kaza değil..." diye fısıldadı Ateş, gözlerini lastikten ayırmadan. Zümrüt yeşili gözleri tehlikenin kokusunu almış bir avcı gibi keskinleşmişti. Headset'ini çıkarıp cebine koydu, ardından Kerem’e döndü: "Bu araç en son ne zaman buraya park edildi Kerem? Ve güvenlik kameraları bu açıyı görüyor mu?"
Nizamiye dışındaki o filmli camlı siyah araçta ise, üssün otoparkını izleyen dürbünün merceği tam da bu dört Askerin üzerinde sabitlenmişti. Karanlık adamın gönderdiği gözcü, telsizine fısıldadı: "İlki tamam. Reaksiyon sürelerini ölçüyoruz patron..."
