3. bölüm · GEÇMİŞTEN GELEN YÜK
Bölüm 3
Yemek sonrası evin içine çöken o dingin huzur, her bir odada bambaşka ve sıcacık detaylarla canlanmaya başladı.
Çalışma odasının ağır ahşap kapısının arkasında Cesur ve Ateş, muhtemelen mesleki bir konuyu ya da geçmişin derin anılarını paylaşırken; mutfakta suyun ritmik ve dinlendirici akıntısı yankılanıyordu. Mutfak tezgâhının başında duran Gül, günün yorgunluğunu üzerindeki üniformanın ağırlığıyla birlikte çoktan geride bırakmıştı. Köpüklü suların arasından geçen porselen tabakları durularken, evin neşesi olan minik seslere kulak kesiliyordu.
Salonda ise bambaşka bir dünya kurulmuştu. İyice açılan uykusunun ardından canlanan Emir Kağan, masanın üzerinde duran hediye poşetlerine elini bile sürmemişti. Oyuncaklarını açmak için amcasının çalışma odasından çıkmasını sadakatle bekliyordu. Televizyonda açık olan en sevdiği çizgi filmin renkli ışıkları, küçük çocuğun parıldayan gözlerine vuruyordu. Ekranda yaşanan komik bir sakarlığa öylesine içten, öylesine gür bir kahkaha attı ki, bu neşeli ses mutfaktaki annesinin adımlarını istemsizce salona doğru çekti.
Gül, elindeki kurulama bezini kenara bırakıp mutfak kapısının eşiğine hafifçe yaslandı. Oğlunu izlerken gözlerinin içi parıldıyor, yüreği bir kez daha şefkatle eriyordu. Emir Kağan, koltuğun derinliklerine gömülmüş, tombul parmağını ağzına sokmuş vaziyette ekrana kilitlenmişti. Çizgi film karakterinin yuvarlanmasını görünce minik bacaklarını neşeyle sallayıp:
— "Düştüüü!" diye çınlayan bir kahkaha patlattı.
Gül, oğlunun bu dünyalara bedel masumiyetini birkaç saniye boyunca adeta bir tabloyu seyreder gibi izledi. Yüzündeki o anne tebessümüyle başını hafifçe sallayıp, sessiz adımlarla tekrar mutfağa, yarım kalan işinin başına döndü.
Mutfaktaki köpüklerin ve suyun uğultusuna, Gül’ün dudaklarının arasından dökülen hafif, mırıldanma şeklindeki bir şarkı eşlik etmeye başladı. Tam o sırada, mutfak kapısının pervazında küçük bir gölge belirdi. Emir Kağan, çizgi filmin büyüsünden sıyrılmış, minik adımlarla annesinin yanına kadar sokulmuştu. Eşik durmuş, bacaklarını iki yana açıp kollarını göğsünde birleştirerek annesinin çalışışını izliyordu.
Gül, gözünün ucuyla bu minik misafiri fark ettiği an yüzünde yine o meşhur gülleri açtı. Etrafa neşe saçan o muazzam gülümsemesiyle eğildi, ellerindeki sabun kokusuyla birlikte oğlunu tek hamlede kucağına çekip göğsüne bastırdı:
— "Emir'im... Ne oldu annem?" diye sordu, sesi bir ninniden bile daha yumuşaktı.
Emir Kağan, annesinin o güven veren, şefkat dolu kollarında olmanın verdiği gururla gülümsedi. Yüzündeki o ciddi ama tatlı heyecanla, minik ellerini annesinin omuzlarına koyarak konuştu:
— "Yaydım etmeye geldim Ayyem! Babam da ediyoy..."
Babasını örnek alan o küçük adamın bu sorumluluk duygusu, Gül’ün içini titretti. Oğlunun al al olmuş tombul yanağına derin, kokulu bir öpücük kondurdu. İçindeki o kocaman sevgiyi dışarı vururcasına derin bir "Oh!" çekti.
— "İyi bakalım balım, gel yardım et bakalım bana... Ama yavaş yavaş, tamam mı? Anlaştık mı?"
Emir Kağan, aldığı bu çok önemli görev karşısında büyük bir ciddiyetle kafasını hızla aşağı yukarı salladı. Annesinin kucağından yere iner inmez, sevincini gizleyemeyip minik poposunu sağa sola sallayarak tatlı bir zafer dansı yaptı. Mutfaktaki su sesleri, artık bir annenin ve yardımsever minik oğlunun ortak neşesine karışıyordu.
Mutfak tezgâhı, bir an içinde anne ile oğul arasındaki o en özel oyun alanına dönüştü.
Gül, oğlunun boyunun tezgâha yetişmesi için mutfağın köşesindeki küçük ahşap basamağı nazikçe onun önüne çekti. Emir Kağan, bir görev adamının edasıyla büyük bir ciddiyet içinde basamağa tırmandı. Minik ellerini tezgâhın mermerine koyup göğsünü kabarttı; artık o da annesinin en büyük yardımcısıydı.
Gül, ıslanmaması için oğlunun kollarını dirseklerine kadar özenle kıvırdı. Ardından, plastik ve kırılma riski olmayan küçük bir kâseyi bol sabunlu suyun içinden çıkarıp Emir Kağan’ın minik avuçlarına bıraktı.
— "İşte benim küçük komutanımın görevi bu! Bu kâseyi güzelce durulayacaksın," dedi Gül, sesine muzip bir askeri ton katarak.
Emir Kağan, verilen emri eksiksiz yerine getirmek isteyen bir subay ciddiyetiyle kâseyi ılık suyun altına tuttu. Sabun köpüklerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesi hoşuna gitmiş olacak ki, gürlüksüz ama kıkır kıkır bir kahkaha attı. Su damlaları hafifçe burnuna ve tişörtüne sıçrıyordu ama ikisinin de umurunda değildi.
— "Ayyem bak! Hiç sabun dalmadı!" diye gururla bağırdı Emir Kağan, duruladığı kâseyi annesine uzatırken.
Gül, kâseyi alıp oğlunun burnunun ucuna köpükten küçük bir benek kondurdu:
— "Harikasın balım! Tıpkı baban gibi işini sıfır hatayla yapıyorsun."
Oğlunun bu içten gayreti ve ikisinin mutfaktan yükselen neşeli sesleri, çalışma odasındaki iki askerin de dikkatinden kaçmadı. Çalışma odasının kapısı yavaşça açıldı. Cesur ve Ateş, koridordan süzülüp mutfak kapısının eşiğinde durdular. İkisi de kollarını göğüslerinde birleştirmiş, bu sıcak tabloyu izliyordu.
Cesur’un gözleri, karısının yüzündeki o taze gülümsemeyle oğlunun burnundaki köpük beneği arasında gidip geldi. Bakışlarındaki o sert üsteğmen edası, yerini bir kez daha evine sevdalı bir adamın derin şefkatine bıraktı. Adımlarını tezgâha doğru attı, eşikte duran kardeşine kısa bir bakış fırlatıp:
— "Bakıyorum da mutfakta bensiz bir harekat planlanmış..." dedi, sesi takılmayla karışık bir gurur taşıyordu.
Emir Kağan basamağın üzerinde dönüp arkasındaki dev adama baktı. Islak ellerini heyecanla havaya kaldırıp:
— "Baba bak! Ayyeme yaydım ediyoyum, bulaşıkları ben yıkadım!" dedi.
Cesur, oğlunun bu heyecanına dayanamayıp eğildi, bir eliyle karısının belini kavrayıp kendine çekerken, diğer eliyle de Emir Kağan’ın ıslak yanaklarını ve köpüklü burnunu kendi yanağına bastırarak öptü.
— "Aferin benim aslanıma... Annesini yalnız bırakmaz zaten benim oğlum," dedi Cesur, ardından başını hafifçe kırıp karısının kulağına fısıldadı: "Ellerine sağlık Gül’üm."
Gül, kocasının bu aniden gelen dokunuşuyla gözlerinin içi parlayarak baktı ona.
Kapıda duran Ateş ise bu manzarayı izlerken kollarını indirdi. Yüzünde, geçmişin tüm yoksulluğuna ve yalnızlığına inat, abisinin kurduğu bu sıcak yuvayı görmenin verdiği huzurlu bir tebessüm vardı. Masanın üzerindeki oyuncak poşetini eline alıp içeri bir adım attı:
— "Eee, mutfak ekibi görevini tamamladıysa... Küçük komutanın asıl görevi şimdi başlıyor demektir! Oyuncaklar masada seni bekliyor Emir Bey."
Emir Kağan "oyuncak" kelimesini duyar duymaz basamaktan tek hamlede indi. Islak ellerini üzerindeki pantolonuna silmeye çalışırken:
— "Ateş amcaaa!" diye çığlık atarak salona doğru koşmaya başladı.
Mutfakta kalan Gül ve Cesur, birbirlerine bakıp derin birer nefes aldılar. Cesur, karısının elindeki kurulama bezini alıp tezgâhtaki son bardağı kurulamaya başlarken; dışarıda yağan Yağmurun sesi, salon taraflarından gelen amca-yeğen kahkahalarına karışıyor, evin her köşesini huzurla dolduruyordu.
Çelik ailesinin evinden yayılan o sıcak kahkahaların ve huzur dolu yuva kokusunun kilometrelerce ötesinde, bambaşka bir dünya hüküm sürüyordu.
Şehrin gürültüsünden uzak, yüksek duvarların ardına gizlenmiş devasa, siyah bir villanın üst katındaki karanlık çalışma odasında zaman adeta buz tutmuştu. Odadaki tek ışık kaynağı; tavandan tabana uzanan devasa camlara vuran şimşeklerin anlık çakımları ve masanın üzerindeki loş, sarımsı masa lambasından sızan zayıf aydınlıktı.
Karanlığın ortasında, maun ağacından yapılma geniş masanın önünde dimdik duran siluet, elindeki kristal viski bardağını yavaşça sallıyordu. Bardağın içindeki buz küplerinin birbirine çarparken çıkardığı tiz ses, odadaki tek tıkırtıydı. Adam, kehribar rengi içeceğinden derin bir yudum aldı. Gözleri, masanın üzerine yan yana dizilmiş üç adet vesikalık fotoğrafa kilitlenmişti.
Dudaklarının arasından buz gibi, tırmalayıcı bir fısıltı döküldü:
— "O meşhur Üsteğmen çifti sizsiniz demek..."
İlk olarak bakışları Cesur’un fotoğrafına kaydı. Fotoğraftaki adamın keskin, tavizsiz ve dik duruşunu inceledi. Bakışlarındaki o koruyucu zırhı, bir askerin kolay kolay kırılamayacak direncini saniyeler içinde analiz etti. Zihninde açtığı görünmez deftere ilk notunu düştü: Cesur Çelik... Karadaki en sert zırh. Ama her zırhın bir eklem yeri vardır.
Ardından bakışları ortadaki fotoğrafa, Gül’e çevrildi. Kadının fotoğraftaki taze gülümsemesine, gözlerinin içindeki o ışığa baktı. Bu gülümsemenin arkasındaki gücü de, o gücün Cesur için ne anlam ifade ettiğini de çok iyi biliyordu. Gül Çelik... Zırhın kalbi. Kalbe vurulan darbe, zırhı tamamen un ufak eder.
Ve en son... Gözleri masanın sağ tarafında duran, henüz birkaç yaşındaki Emir Kağan’ın fotoğrafına takıldı. Küçük çocuğun masum bakan gözleri, loş ışıkta adeta parıldıyordu.
O an, adamın yüzünde insani hiçbir duygunun kırıntısını barındırmayan, gölgelerin içinden çıkan vahşi bir tebessüm belirdi. Dudakları acımasız bir memnuniyetle kıvrıldı. Kendince kurduğu o karanlık denklem tamamlanmıştı. Bir askeri cephede yenmek zordu ama bir babayı ve anneyi vuracak doğru zaafı bulmak... Dünyanın en kolay işiydi.
Zaaflar haritası zihninde netleştiğinde, bardağındaki son yudumu da boğazından aşağı yuvarladı. Ağır adımlarla devasa camın önüne kadar yürüdü.
Dışarıda, siyah villanın kasvetli bahçesine kırbaç gibi inen yağmuru ve sisin içinde eriyen şehir ışıklarını izlemeye başladı. Yağmur damlaları camsa çarpıp aşağı kayarken, adamın camdaki yansıması, sıcak bir yuvaya yaklaşmakta olan karanlık bir fırtınanın habercisi gibiydi.
Kristal bardağı masanın üzerine bırakırken çıkan tok ses, odanın tekinsiz sessizliğinde yankılandı. Adam, parmak uçlarını maun masanın pürüzsüz yüzeyinde yavaşça gezdirdi. Bakışları hâlâ devasa camdan dışarıya, gecenin siyahına gömülmüş şehre çiviliydi.
Acemi bir avcı gibi acele etmeyecekti. Askerlerle oynamanın ilk kuralını çok iyi biliyordu: Bileği bükülemeyen adamı, adımlarını takip ederek devirirsin.
Dudaklarının kenarına yerleşen o soğuk tebessüm derinleşti. Bakışlarını yeniden masadaki fotoğraflara çevirmeden, fısıltıyla kendi kendine konuştu:
— "Şimdilik sadece izleyeceğiz... Her adımlarını, her nefeslerini, ne zaman gülüp ne zaman uyuduklarını öğreneceğiz. Yuvaya giden yolu ezberlemeden, kurdu ininden çıkaramazsın."
Odanın gölgeli köşesinde sessizce bekleyen adamına doğru dönmedi bile. Sadece eliyle kısa, kestirme bir işaret yaptı. Köşedeki karaltı, mesajı anında almıştı. Çelik ailesinin etrafında görünmez bir çember kurulacak; takipler, kameralar, uzaktan izlemeler başlayacaktı. Fırtına kopmadan önceki o en tehlikeli aşama, yani sessiz izleme süreci başlamıştı.
Aynı dakikalarda, kilometrelerce ötedeki mütevazı evde ise bu karanlık planlardan tamamen habersiz, bambaşka bir dünyanın huzuru yaşanıyordu.
Ateş, saatin iyice ilerlediğini fark ederek kapının önünde abisi ve yengesiyle vedalaşıyordu. Sırtına geçirdiği deri ceketinin fermuarını çekerken, kucağında uyuyakalan Emir Kağan’ın başına şefkatle bir öpücük kondurdu.
— "Ben kaçar abicim. Yarın sabah erkenden üste olmam lazım," dedi Ateş, sesini yeğeni uyanmasın diye iyice kısarak. Abisinin gözlerine baktı; o bakışta geçmişin kırgınlıklarını örten, sarsılmaz bir kardeşlik bağı vardı. "Kendinize dikkat edin."
Cesur, kardeşinin omzunu güçlü eliyle kavradı. "Sende koçum. Göklerde gözünü dört aç," dedi. Gül de gülümseyerek Ateş’e hayırlı görevler diledi. Kapı kapandığında, dışarıdaki yağmurun sesi bir an içeri dolsa da, ahşap kanat kapandığı an ev yine o sıcak kozasına büründü.
Cesur, kucağı boşalan karısının beline kolunu doladı. Salondaki ışıkları tek tek söndürdüler. Yatak odasına geçtiklerinde, Emir Kağan’ı kendi minik yatağına incitmeden yatırdılar. Gül, oğlunun üzerini örterken Cesur da pencerenin perdesini hafifçe aralayıp dışarıya, karanlık sokağa baktı.
İçgüdüsel bir asker refleksiyle sokağı taradı gözleri. Islak asfalt, cılız sokak lambasının sarı ışığı altında parıyordu. Her şey sakindi... Ya da şimdilik öyle görünüyordu.
Cesur perdeyi kapatıp arkasını döndü. Karısı Gül, yatağın kenarına oturmuş, yorgun ama huzurlu gözlerle kocasına bakıyordu. Cesur yaklaştı, Gül’ün yanına oturup elini tuttu.
— "Huzurlusun değil mi Gül’üm?" diye fısıldadı adam, karısının alnına öpücük kondururken.
Gül, başını kocasının geniş göğsüne yasladı:
— "Siz yanımda olduğunuz sürece ben hep huzurluyum Cesur’um... Dünyadaki tüm fırtınalar dışarıda kalsa yeter."
İki üsteğmen, birbirlerinin kollarında gecenin sessizliğine teslim olurken, dışarıda, karanlığın içinden onları izlemeye başlayan ilk gözlerin varlığından henüz habersizdiler.
Evin diğer odalarındaki tüm sesler çekilmiş, gece sadece bu odanın içindeki o mahrem, tutkulu ve huzur dolu anlara alan açmıştı.
Yatak odasının yumuşak, loş ışığı altında Cesur yatağın kenarına oturmuş, dünyadaki her şeyden soyutlanmış bir halde üstünü değiştiren karısını izliyordu. Dışarıda dağları deviren, en çetin çatışmalarda gözünü bile kırpmayan o tavizsiz subay; bu odada, karısının tek bir bakışıyla tüm savunmasını kaybeden bir adama dönüşüyordu. Gül’ün her bir hareketi, Cesur için zamanı durduran büyüleyici bir ritüel gibiydi.
Gül ise kocasının kendisini böyle pürdikkat, adeta büyülenmiş gibi izlediğini gördükçe içten içe derin bir gurur ve mutluluk duyuyordu. Hayatın sert rüzgarlarından sonra, aşktan tamamen ümidini kestiği bir dönemde Cesur ile karşılaşmak, ona gerçek bir masalın içinde yaşıyormuş hissi veriyordu. Kocasının bu çocuksu, hayran dolu halini bozmak istercesine muzip bir edayla takıldı:
— "Cesur’um, kapat ağzını sinek girecek yoksa..."
Ancak Cesur’un zihni bu cümleyi işleyecek durumda değildi. Gözleri, kıymetli eşinin pürüzsüz teninde takılı kalmıştı. İçinden, kalbinin ritmini değiştiren bir hayranlıkla "Oğlum çok şanslı adamsın..." diye geçiriyordu.
Kocasından hiçbir tepki gelmeyince Gül, adımlarını kocasının oturduğu yatağa doğru attı. Eğilip yumuşacık eliyle Cesur’un açık kalan ağzını kapattı ve yüzüne o son derece kadınsı, çekici tebessümünü yerleştirdi.
Cesur, adeta boğazı kurumuş gibi derin bir şekilde yutkundu. Meslek hayatı boyunca sayısız zorlu eğitimden geçmiş, baskı altında soğukkanlılığını korumuş, acıya ve işkenceye göğüs germişti. Hiçbiri kalbinin şu anki gibi göğüs kafesini delercesine çarpmasına sebep olmamıştı. Ama mevzubahis önünde tüm güzelliğiyle duran karısı olunca, o çelikten irade bir anda eriyip gidiyordu.
Gözlerini karısının gözlerine dikip, derin ve şehvetli bir sesle konuştu:
— "Gül’üm... Bence ikinci çocuğu tekrardan bir düşünelim, ne dersin?"
Gül, kocasının bu tutkulu haline şefkatle gülümsedi. Eğilip Cesur’un kısa kesilmiş sert saçlarına derin, kokulu bir öpücük kondurdu. Ardından kıvrımlı hareketlerle kocasının kucağına oturdu. Ellerini Cesur’un geniş omuzlarına koyup yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı:
— "Olmaz üsteğmenim... Benim minik bebeğim daha bir yaşında, tüm zamanımı ona adamak istiyorum. Hem... Ben senin bebeğin değil miyim zaten?"
Cesur, soruların ve tereddütlerin zihninde yer bulmasına izin vermeden, anında yanıt verdi. Dudaklarını karısının boyun girintisine bastırıp oraya derin, tutkulu bir öpücük bıraktı:
— "Tabii ki öylesin..."
Gül, kocasının bu boyun eğen haline kıkırdayarak yanıt verdi. Şefkatli parmaklarını Cesur’un o kaslı, koca kollarında gezdirdi:
— "Aferin üsteğmen..." dedi ve muzip bir parıltıyla ekledi: "Ama yarın belki bir kaçamak düşünebilirim..."
Cesur, tam bir şey söylemek için şaşkınlıkla gözlerini açmışken; Gül kıvrak bir hareketle kocasının kucağından sıyrıldı. Masanın üzerindeki geceliğini eline alıp giymeye başladı. Yüzündeki o muazzam tebessümle arkasını dönüp kocasına göz kırptı:
— "Sen bu halinle nasıl üsteğmen oldun kocam? Dikkatin bir saniyede darmadağın oluyor!"
Cesur, yatakta doğrulup karısının geceliğini giyişini izlerken derin bir nefes verdi. Yüzünde, bu tatlı tuzaklara her defasında seve seve düşen bir adamın mağrur tebessümü vardı.
Cesur, yatağın kenarından bir kaplan çevikliğiyle doğruldu. Karısının geceliğinin kumaşı henüz omuzlarından aşağı dökülürken, bir anda aralarındaki mesafeyi kapattı.
Gül, ne olduğunu anlamadan kocasının o güçlü, sarsılmaz göğsüyle soğuk duvar arasında kaldı. Cesur, iki devasa kolunu Gül’ün başının iki yanından duvara dayayarak karısını kendi özel alanına hapsetti. İki askerin bakışları loş ışıkta kesiştiğinde, odadaki tüm havanın bir anda ısındığı hissediliyordu.
Cesur, tek bir kelime daha etmesine fırsat vermeden karısının dudaklarına tutkuyla yapıştı. Bu öpücükte hem bir askerin sahiplenici sertliği hem de karısına tapacak kadar aşık bir adamın derin şefkati vardı. Gül, kocasının bu ani ve baştan çıkarıcı hamlesi karşısında hafif bir nefes kesintisi yaşadı; ardından kollarını Cesur’un boynuna dolayarak bu tutkulu baskıya seve seve teslim oldu.
Göz göze geldikleri o tutku dolu saniyede Cesur, karısının kulağına doğru eğildi. Sıcak nefesi Gül’ün boynunu yakıp geçerken, tok ve kendinden emin bir fısıltıyla cevap verdi:
— "Kendine aynadan bir bak Gül’üm... Anlarsın."
Gül, kocasının bu derin fısıltısıyla başını yan taraftaki boy aynasına doğru çevirdi. Aynadaki yansıma, kelimelerin ötesinde bir tabloyu sunuyordu onlara:
Duvara yaslanmış, gözleri aşktan ve tutkudan ışıl ışıl parlayan güzel bir kadın... Ve onun üzerine bir zırh gibi devrilmiş, bakışlarında sadece o kadına ait olmanın gururunu taşıyan devasa bir adam. Gül’ün üzerindeki geceliğin hafifçe kaymış omzu, Cesur’un karısının belini sıkıca kavrayan nasırlı elleri ve ikisinin birbirine geçmiş silueti... Bir insanın neden tüm dikkatini, tüm dünyasını o aynadaki kadına adayabileceğinin en canlı kanıtıydı.
Gül, aynadaki yansımalarına bakarken dudaklarının kenarında mağrur ve kadınsı bir tebessüm belirdi. Başını yeniden kocasına çevirdi, gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
— "Demek suç bende, öyle mi üsteğmenim?"
Cesur, karısının belindeki elini biraz daha sıkılaştırıp onu kendine çekti, dudakları karısının dudaklarına milim kala durdu:
— "Suç tamamen sende Gül Hanım... Ve ben bu cezayı ömrümün sonuna kadar çekmeye razıyım."
O odada, dışarıdaki yağmurun ve yaklaşan karanlık tehlikelerin çok ötesinde, iki insanın birbirine duyduğu o kopmaz, sarsılmaz aşk hüküm sürüyordu.
