2. bölüm · GEÇMİŞTEN GELEN YÜK

Bölüm 2

CEPHEKALEMI 19

Yaklaşık 15 dakikalık dingin bir yolculuğun ardından araba, bahçeli mütevazı evlerinin önüne yavaşça yanaştı. Islak asfaltın üzerindeki motor uğultusu sustuğunda, yerini dışarıda ince ince yağmaya devam eden yağmurun ve rüzgarın huzur veren sesine bıraktı.

Gül, emniyet kemerini çıkarıp hafifçe arkaya doğru döndü. Koltuğunda büzülmüş, minik ellerini göğsünün üzerinde birleştirmiş halde mışıl mışıl uyuyan oğluna baktı. İçini kaplayan o tarifsiz anne şefkati gözlerine kadar yansıdı. Fısıltıyla, kocasının dikkatini arka koltuğa çekti:
— "Canım, bizimki hâlâ uyuyor... İstersen hiç uyandırmayalım, kucağımıza alıp öyle götürelim."

Cesur, kelimelere dökülmeyen o derin anlayışıyla sadece başını salladı. Aracın kapısını açıp dışarı çıktığında, soğuk ve nemli gece havası yüzüne çarptı. Hemen arka kapıya yöneldi, Gül de o sırada inip Emir Kağan’ı incitmekten korkan hassas bir dokunuşla kucağına aldı. Küçük çocuk, annesinin sıcaklığını hisseder hissetmez başını onun boyun girintisine biraz daha gömdü.

Cesur, bir an bile tereddüt etmeden üzerindeki kalın, sıcak hırkasını çıkardı. Soğuk havanın tenine işlemesine aldırış etmeden hırkayı oğlunun üzerine şefkatle örttü. Ardından, bir elini karısının beline koyup onu kendine doğru çekti ve Gül’ün alnına derin, koruyucu ve içten bir öpücük kondurdu. Gül, bu dokunuşla gözlerini kapatıp derin bir tebessümle kocasına baktı. Bu kısa an, dışarıdaki tüm soğuğa rağmen ikisi için de dünyayı durduran bir sıcaklığa sahipti.

Birlikte evin kapısına yöneldiler. Anahtarın kilitte dönmesiyle birlikte, yuva kokan o tanıdık atmosfer onları karşıladı. Cesur, hemen evin buz gibi havasını kırmak, sobayı ve kaloriferleri yakıp içeriyi ısıtmak için harekete geçti. Gül ise kucağındaki kıymetli yüküyle birlikte yatak odasına doğru süzüldü.

Oğlunu yumuşacık yatağına yatırırken, üzerindeki hırkayı düzeltip yorganı çenesine kadar çekti. Melekler gibi uyuyan Emir Kağan’ın alnına dudaklarını bastırıp uzunca öptü. Annesinin kokusuyla iyice gevşeyen küçük çocuk, derin uykusuna huzurla devam etti. Gül, oda kapısını aralık bırakarak sessiz adımlarla odadan çıktı. Koridordan salona geçtiğinde, karşılaştığı manzara içini bir kez daha ısıttı.

Cesur, salonun ortasındaki geniş koltuğa kurulmuş, gözlerini kapıya dikmiş karısını bekliyordu. Gül’ün salona adım attığı o ilk saniyede, Cesur’un yüzündeki o ciddi ve sert askeri ifade bir anda buharlaşıp gitti. Dudakları iki yana kıvrıldı, gözlerinin kenarları çizgi çizgi oldu ve 32 dişini de ortaya çıkaran, çocuksu bir neşeyle sırıtmaya başladı.

Bu tebessüm, dünyadaki hiç kimsenin göremediği, sadece ve sadece Gül’e ait olan özel bir ayrıcalıktı. Dışarıdaki insanlar, karargahtaki askerler ya da sokaktaki yabancılar için Cesur hâlâ o 'Buz Dağı' lakaplı, bakışlarıyla insanı titreten soğuk ve tavizsiz üsteğmendi. Ama bu çatının altında, karısının karşısında sadece ona aşık, onunla tamamlanan bir adamdı. Zırhını kapının dışında bırakmış, tüm savunmasızlığıyla eşine gülümsüyordu.

Cesur’un yüzündeki çocuksu sırıtışı görünce, Gül pes edercesine başını sağa sola salladı. Yüzünde kocasının bu hallerini sadece kendisinin görebilmesinin getirdiği muzip ve gururlu bir ifade vardı. Adımlarını kocasının durduğu yere doğru attı ve hiç düşünmeden kendini onun geniş, güven kokan göğsüne bıraktı. Kollarını Cesur’un beline doladı, kocasının güçlü kolları da anında onu sarmaladı. Dışarıda kıyametler kopsa bile bu iki insanın birbirine sarıldığı an, dünyadaki en emniyetli sığınaktı.

Cesur, çenesini karısının saçlarına yaslamışken gözü duvardaki ahşap saate kaydı. Yelkovan her tıkırtıda biraz daha ilerliyor, bekledikleri konuğun geciktiğini haber veriyordu.
— "Bizim birader Ateş gelecekti ama... Nerede kaldı acaba?" dedi, sesinde kardeşine dair hafif bir merakla.

Gül, kocasının göğsünden başını hafifçe kaldırıp gülümsedi. Bakışlarında takılmaktan keyif aldığı bir aile üyesinden bahsetmenin tatlılığı vardı:
— "Kesin yine yolda kalmıştır," dedi kıkırdayarak. "Biliyorsun geç kalma konusunda tam bir uzman."

Cesur, karısının bu haklı tespitine katılarak başını salladı. Bıyık altından hafifçe güldü:
— "Haklısın karıcığım... Bu oğlan hiçbir zaman tam vaktinde yetişmeyi öğrenemeyecek."

Tam o sırada, evin sessizliğini kapının ritmik ve canlı çalışı böldü. Zamanlaması adeta Gül’ün sözlerini doğrular nitelikteydi. Cesur, karısının belindeki ellerini yavaşça çözdü.
— "Ben bakarım güzelim," diyerek ayağa kalktı. Eğilip Gül’ün sıcacık yanağına şefkatli, yumuşak bir öpücük kondurdu ve kapıya doğru yöneldi.

Ahşap dış kapıyı açtığında, karşısında adeta bir heybet ve asalet timsali duruyordu: Ateş Çelik.

Ateş, abisi gibi vatanına sevdalı bir askerdi; fakat onun adresi kara değil, sonsuz mavi gökyüzüydü. Hava Kuvvetleri'nde görev yapan, göklerin hakimi bir kartaldı. Abisi Cesur ile aynı geni taşıdıklarını ele veren, tıpkı onunki gibi derin ve keskin bakan zümrüt yeşili gözleri vardı. Ancak abisinin koyu renk saçlarına tezat, altın sarısı saçları ve yüzündeki o hırçın rüzgar hissi onu tamamen farklı kılıyordu.

İki kardeş göz göze geldiği an, zaman sanki bir saniyeliğine durdu. Cesur, bir an bile beklemeden kardeşini göğsüne çekip sıkıca sarıldı. Ateş de abisinin sırtını güçlü elleriyle kavradı.

Bu sarılma, öylesine alelade bir karşılama değildi. İkisinin de kemiklerine işleyen, çocukluklarından kalma kırık dökük anıların, yetimhanenin soğuk duvarları arasında birbirlerine tutunarak büyümelerinin bir dışavurumuydu. Geçmişten gelen o ortak yaralar, yetimliğin o kimsesiz sızısı bugün bile peşlerini bırakmamıştı. Ama her sarıldıklarında, birbirlerine değen her omuzda, o yaraları yeniden sarıyor ve dünyadaki tek gerçek aile olduklarını birbirlerine bir kez daha kanıtlıyorlardı.

Ateş’in yüzünde, abisinin o koruyucu sarılmasıyla aydınlanan gururlu ama muzip bir tebessüm belirdi. Yaşadıkları tüm o zor geçmişe, yetimhanenin soğuk anılarına inat, aralarındaki bağ her geçen gün daha da güçlenmişti. Yüzüne sahte, tatlı bir sinir ifadesi yerleştirerek abisine takıldı:
— "Ben yeğenimi görmeye geldim abicim, Emir’imi görmek istiyorum... Seni değil!"

Cesur, kardeşinin bu şakacı hallerine içten bir gülüşle karşılık verip Ateş’in geniş sırtına dostça, hafifçe vurdu:
— "İnsan abisini hiç mi özlemez lan?"

İki kardeşin bu kısa ve samimi atışması, koridorda yankılanan neşeli bir gülüşle son buldu. Ateş, adımlarını salona doğru yönlendirirken Cesur da arkadaki dış kapıyı kapatıp kardeşinin peşine takıldı.

Ateş salona adım attığında, koltukta oturan yengesini gördü. Yüzündeki muzip ifade anında yerini derin bir saygıya ve şefkatli bir gülümsemeye bıraktı. Gül’ü başıyla selamlayıp tam karşısındaki koltuğa geçti. Elinde getirdiği rengârenk hediye poşetlerini masanın üzerine bırakırken, koridordan Cesur’un sesi yükseldi.

Cesur, uykusunu tam alamamış ama amcasının sesini hissetmişçesine gözlerini oğuşturan Emir Kağan’ı kucağında taşıyarak içeri girdi:
— "Abim onlar ne öyle? Bizimki de uyandı... Seni hissetti mi, naptı?"

Cesur, kucağındaki kıymetli yüküyle birlikte karısının yanına kuruldu. Emir Kağan, bir sarmaşık gibi annesiyle babasının arasına süzülmüştü. Cesur, oğlunun mis kokulu saçlarına derin bir öpücük bırakırken, Gül de şefkat dolu elleriyle minik yavrusunun sırtını, saçlarını okşamaya başladı.

Emir Kağan, mahmur gözlerle karşısında duran sarışın dev adama baktı. Uykulu haline rağmen amcasına selam vermeyi ihmal etmedi:
— "Hoş deldin Ateş amca..."

Ateş’in gözleri, yeğeninin bu sevimli haliyle ışıldadı. Göğsünü kabartan derin bir gülümsemeyle yanıt verdi:
— "Hoş bulduk küçük komutan!" deyip masadaki poşetleri işaret etti. "Bak, sana ne getirdim... İçinde tam senin seveceğin asker oyuncakları var."

Emir Kağan, bir gözü kapalı, annesinin ve babasının sıcaklığının arasında adeta erimiş vaziyetteydi. O peltek, tatlı diliyle dudaklarından dökülen cevap salondakilerin içini eritmeye yetti:
— "Teşekküy edeyim amcam... Ama şuan buyası çok yahat. Sana sonya tekyay teşekküy edeyim..."

Bu tatlı ve mantıklı bahane, salonda kocaman bir tebessüm dalgası yarattı. Ateş, yeğeninin bu halini büyük bir anlayışla karşıladı. Çünkü o da iyi biliyordu o kucağın anlamını... Abisi Cesur ile yıllarca bir anne şefkatinin, bir yuva sıcaklığının hasretini çekerek büyümüşlerdi. Yeğeninin anne ve baba kucağında bulduğu o sonsuz güveni bozmaya kıyamazdı.

Gül ve Cesur, oğullarının yerine sevgiyle söze girip:
— "Biz senin yerine teşekkür ederiz amcası," dediler tek bir ağızdan.

O küçük salon; birleşmiş iki yetim kardeşin, vatanı koruyan iki üsteğmenin ve onların sevgisiyle büyüyen minik bir çocuğun sıcaklığıyla, dışarıdaki yağmura ve soğuğa tamamen geçit vermeyen bir huzur kalesine dönüşmüştü.

Bir süre sonra salondaki o mahmur ve huzurlu sessizlik, mutfaktan yayılmaya başlayan nefis yemek kokularıyla yerini tatlı bir telaşa bıraktı.

Gül, kocasının ve oğlunun yanından hafifçe sıyrılarak ayağa kalktı. Mutfak kapısından salona doğru gülümsayarak seslendi:
— "Ben sofrayı kuruyorum, siz iki koca asker ile bir küçük komutan fısıldaşmayı bırakıp yardıma gelin bakayım!"

Cesur, karısının bu neşeli buyruğu üzerine anında asker selamı çakarak ayağa kalktı. Ateş ise yeğeni Emir Kağan’ı kucağına alıp havaya savurarak peşlerine takıldı. Mutfak, üç yetişkinin ve bir minik çocuğun kahkahalarıyla bir anda şenlendi. Tabakların porselen çınlamaları, çatal bıçak sesleri ve tencerelerden yükselen o sıcak buhar; dışarıda camlara vuran yağmurun ritmine karışıyordu.

Çok geçmeden, salonun ortasındaki geniş ahşap masa adeta bir ziyafet sofrasına dönüştü. Mutfaktan yayılan buram buram tarhana çorbası ve fırından yeni çıkmış et yemeğinin kokusu, soğuk kış akşamını tamamen unutturmuştu.

Herkes masadaki yerini aldı. Emir Kağan, annesiyle babasının ortasındaki yüksek sandalyesine kurulmuş, elindeki küçük kaşıkla çorbasını üflemeye çalışıyordu.

Ateş, çorbasından ilk yudumu aldıktan sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi:
— "Yenge... Yemin ederim şu çorbanın tadını göklerde, 10 bin metre irtifada bile özlüyorum. Bizim askeri gazinonun yemeklerine hiç benzemiyor," dedi muzip bir edayla.

Gül, bu iltifata içten bir tebessümle karşılık verdi:
— "Afiyet olsun Ateş’im. Sen yeter ki gel, ben sana her gün yaparım. Hem anlat bakalım, son tatbikatta gökler nasıldı? Biz karacılar çamurla boğuşurken sen yine bulutların üstünde keyif çatıyordun herhalde?"

Ateş, tabağındaki ekmek parçasını bölerken bakışları derinleşti. Bakışlarında, F-16 kokpitinde sonsuz maviye bakan bir pilotun o gururlu ama mütevazı ışığı vardı:
— "Hiç sorma yenge... Gökyüzü yine muazzamdı ama yukarıdan aşağıya, şu sislere doğru bakınca insanın aklı da kalbi de karada kalıyor. Abim bilir; fırtınanın ortasında uçmak zordur ama aşağıda, şu toprağın üstünde nöbet tutmak her babayiğidin harcı değildir."

Cesur, kardeşinin bu sözleri üzerine bıyık altından gururla gülümsedi. Masanın altından Gül’ün elini hafifçe sıktı, ardından kardeşine baktı:
— "Göklerde sen olduğun sürece bizim yerde sırtımız yere gelmez koçum. Bak bakayım şu aslan parçasına, o da amcası gibi uçacak belki kim bilir?"

Bu sözler üzerine Emir Kağan, çorba lekesi olmuş minik ağzıyla lafa atıldı:
— "Ben uçmacağım baba! Ben tanka bineceğim, senin gibi üsteğmen olacağım!"

Masada bir anda gür bir kahkaha tufanı koptu. Ateş, elini göğsüne koyup sahte bir kırgınlıkla gözlerini devirdi:
— "Aşk olsun küçük komutan! Hava kuvvetlerini satıp karacı mı olacaksın yani? Amcanın kalbini kırdın ama..."

Emir Kağan, amcasının gönlünü almak istercesine hemen ekledi:
— "Ama amca... Tanka senin uçakla yaptığın gibi küçücük bir amblem çizeriz, senin uçağın gibi hızlı gider!"

Bu tatlı mantık, masadaki herkesin içini ısıtmıştı. Gül, oğlunun çenesindeki çorba lekesini peçeteyle nazikçe silerken, Cesur ile Ateş’in göz göze geldiği o kısa ana şahit oldu.

O an, masada sadece üç yetişkin ve bir çocuk yoktu. O masada, geçmişin soğuk yetimhane koridorlarında kuru ekmeği paylaşan iki yetim çocuğun bugün kurduğu o kocaman, yıkılmaz yuva vardı. Yaralar sarılmış, kimsesizlik buğulu bir çorba kokusunun ve aile olmanın o sıcacık hissinin içinde eriyip gitmişti.

Yağmur dışarıda karanlığı yıkamaya devam ederken, bu küçük evin pencerelerinden dışarı sızan sarı ışık; sevginin, sadakatin ve kopmaz aile bağlarının en güzel resmi olarak geceye kazınıyordu.