11. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI9. Bölüm Part 2
Bölümler 24Şu an: 9. Bölüm Part 2
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
9. Bölüm Part 2
Müziğin ritmiyle mutfakta adeta süzülürken, tavadaki pişilerin cızırtısına annemin uykulu ama neşeli sesi karıştı. Eşiğe yaslanmış, hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir ifadeyle beni süzüyordu.
"Ooo, bu enfes kokuları neye borçluyuz hanımefendi?" dedi, dudaklarında muzip bir gülümseme belirirken. "Sen pek bu saatlerde mutfağa girip de böyle sofralar kurmazdın, hayırdır? Dağ fare doğurdu herhalde!"
Elimdeki maşayı havada hafifçe sallayıp ona döndüm. "Sana da günaydın anneciğim," dedim, neşemi sesime yansıtarak. "Valla bugün erkenden cin gibi uyandım, bir daha da uyku tutmadı. Ben de boş durmayayım, güzel bir kahvaltı hazırlayayım dedim. Hem aklımda bir fikir var; şu bizim mahallenin kızlarını mı çağırsak? Taşınırken canla başla yardım ettiler, bir teşekkür borcumuz var onlara. Güzel bir bahçe kahvaltısı eşliğinde borcumuzu öderiz diye düşündüm, sana da uygunsa tabii."
Annemin yüzündeki şaşkınlık yerini gururlu bir onaylamaya bıraktı. "Bak sen benim düşünceli kızıma! Çok iyi akıl etmişsin Selen, daha önce benim aklıma gelmediğine yandım şu an," diyerek mutfağa adımını attı. "Çok güzel olur valla, neşe gelir bahçemize. Hadi bakalım, yardım edilecek bir şey var mı? Ucundan tutayım ben de."
Tezgâhın üzerindeki hummalı çalışma, annemin de katılmasıyla tam bir ziyafet hazırlığına dönüştü.
Hazırlıklar neredeyse tamamlanmak üzereyken, tezgâhın üzerindeki telefonuma uzanıp Umay’a kısa bir mesaj attım: "Umay uyandın mı?"
Sanki telefon elinde bekliyormuş gibi cevabı anında ekranıma düştü: "Uyandım, bir şey mi oldu?"
Endişelendiğini fark edince yazışmak yerine doğrudan aradım. Telefon daha ilk çalışta açıldı. Sesi telaşlı geliyordu: "Selen, iyi misin?"
Onun bu anaç ve korumacı tavrına engel olamayarak güldüm. "İyiyim Umay, günaydın! Korkma, kötü bir şey yok," dedim sesimi yumuşatarak.
Derin bir nefes aldığını duydum. "Günaydın... Ay, ne bileyim öyle pat diye mesaj atınca bir an korktum. Sesini böyle neşeli duyduğuma çok sevindim."
"Aslında ben seni güzel bir sebep için aradım," diye söze girdim. "Bugün erkenden ayaktaydım ve sağlam bir kahvaltı hazırladım. Seni ve mahalledeki kızları bize, bahçe kahvaltısına davet ediyorum. Diğer kızların numaraları bende yok, sen onlara haber verip çağırır mısın?"
Umay’ın sesindeki o samimi mahcubiyet hemen kendini belli etti. "Ya canım benim, niye zahmet ediyorsun öyle? Biz sonra da gelirdik, yormasaydın kendini."
"Ne zahmeti canım, ben her şeyi hazırladım bile! Yarım saate kadar sizi bahçede bekliyorum, itiraz kabul etmiyorum. Sen kızlara söylersin, tamam mı?"
"Tamam madem, madem bu kadar döktürdün geliyoruz!" dedi neşeyle. "Hatta dur, ben şimdi haber veririm hepsine. Seni de hemen kızlar grubumuza ekliyorum, oradan haberleşiriz."
Telefonu kapattığımda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Akşamın o puslu havası, yerini cıvıl cıvıl bir sabah enerjisine bırakıyordu. Bahçe kapısına doğru bakarken, birazdan buranın neşeyle dolacağını bilmek içimi rahatlatmıştı.
Telefonumun bildirim sesiyle irkildim ve ekranda beliren o ismi görünce kendimi tutamayıp bir kahkaha attım: "GÜL"ÜN GÜZEL KAŞARLARI🥂💅" grubuna eklenmiştim. İsimdeki o tuhaf samimiyet ve absürtlük, mahallenin kızlarıyla ne kadar eğlenceli bir gün geçireceğimizin ilk işaretiydi.
Hemen gruba girip profil fotoğraflarına baka baka numaraları tek tek kaydetmeye başladım. Grupta sohbet çoktan alev almıştı bile:
Zeynep: "Selen niye zahmet ediyorsun kuzum, daha yeni taşındınız zaten."
Merve: "Aynen kanka ya, ne gerek vardı şimdi bunca hazırlığa? Yorulmasaydın keşke."
Elif: "Kızlar hazırlamış işte ne boş yapıyorsunuz! Elleri dert görmesin şimdiden."
Umay: "Hadi kızlar, fazla konuşmayın! Yarım saate kapıda buluşuyoruz, kimse gecikmesin."
Aslı ve Derya ise kısa ve öz birer "👍" emojisi bırakarak hazır olduklarını belirttiler.
Mesajları okurken yüzümdeki gülümseme iyice yayıldı. Telefonu tezgâha bırakıp mutfaktaki son rötuşları yapmak için işe koyuldum. Pişiler tam kıvamında kızarmış, böreklerin kokusu bütün evi sarmıştı. Annem masaya son tabakları yerleştirirken, ben de bahçedeki sandalyeleri düzenleyip bu neşeli kalabalığı karşılamaya hazırlandım.
Bahçe masasına son dokunuşları yapıp her şeyi kusursuz bir sıraya dizdiğimiz an, kapının zili mahallenin sessizliğini neşeyle böldü. Anneme bakıp, "Ben bakıyorum!" diyerek heyecanla içeri koştum.
Kapıyı açtığımda karşımda adeta bir gökkuşağı gibi dizilmişlerdi. En önde Elif ve Umay, arkalarında ise pırıl pırıl gülümsemeleriyle Merve, Zeynep, Aslı ve Derya duruyordu. Sabahın bu erken saatinde hepsinin yüzünde taze bir enerji vardı.
"Günaydın kızlar, hoş geldiniz!" diyerek neşeyle kenara çekildim.
Hepsi bir ağızdan "Günaydın!" diyerek içeri süzüldüler. Onlar için kapı önüne özenle dizdiğim renkli terlikleri giyip salona doğru ilerlerken evin içine bir anda canlılık doldu. En son Derya’nın da içeri girmesiyle kapıyı kapattım ve onlara döndüm. Salonun ortasında, sanki yıllardır bu evde buluşuyormuşuz gibi sıcak bir atmosfer oluşmuştu bile.
Umay, her zamanki anaç tavrıyla öne çıkıp kollarını kocaman açtı. "Canım benim, ellerine sağlık şimdiden," diyerek bana sıkıca sarıldı. Onun bu samimiyeti içimdeki tüm gerginliği alıp götürdü. Ardından diğer kızlarla da tek tek sarılıp selamlaştık; her birinin bakışında yeni komşularını bağrına basmaya hazır bir dostluk vardı.
Elimle açık duran balkon kapısını ve ardındaki güneşli alanı işaret ederek gülümsedim:
"Hadi bakalım, yerlerimizi alalım. Kahvaltı dışarıda, bahçede bizi bekliyor!"
Güneşin masadaki bardaklara vurup pırıltılar saçtığı o huzurlu anda, herkes sandalyelerine yerleşti. Annem, masadaki o sıcak enerjiyi daha da artırmak istercesine her birine tek tek hal hatır sordu; kızların neşeli cevapları bahçenin sessizliğini dağıtan en güzel melodi gibiydi. Kısa bir sohbet faslından sonra hepsi meraklı ve iştahlı gözlerle bana döndüler.
Gülümseyerek, "E hadi, başlayalım mı? Ben gerçekten çok acıktım," dedim. Bu teklifim üzerine masadan onaylayan mırıltılar ve kafa sallamalar yükseldi.
Merve, önündeki iştah açıcı tabağa bakıp burnunu hafifçe çekerek, "Valla o enfes kokular kapıya kadar geliyordu, benim de karnım zil çalmaya başladı. Ne kadar çok şey hazırlamışsınız böyle, her şey harika görünüyor," dedi hayranlıkla.
Annem, gurur dolu gözlerle bana bakıp elini omzuma koydu. "İnanır mısınız, bunların hepsini Selen tek başına hazırladı. Ben ancak sonuna yetişebildim, sadece yardıma dahil oldum," dedi ve kızlara dönerek ekledi: "Hadi bakalım, afiyetle yiyin, soğutmayın."
Annemin bu sözleri üzerine kızlardan takdir dolu sesler yükselirken, tabakların ve çatalların birbirine vurduğu o samimi kahvaltı sesleri bahçeye yayıldı.
Sohbet arasında kızların kaç yaşında olduğunu ne yaptıklarını öğrendim. Merve 23 yaşındaymış. Bankada çalışıyormuş. Aslı 24 yaşındaymış. Bir kilinikte sekreterlik yapıyormuş. Elif 22 yaşında kendi kuaför dükkanı varmış. Zeynep ise 22 yaşındaymış. Tıp fakültesi 2. Sınıf öğrencisiymiş tıp fakültesini kazanmak için 2 yıl çalışmış. Derya ise en küçüğümüz 20 yaşındaydı. Elifin kardeşiymiş. O da hukuk okuyormuş.
Annem, bizlere eşlik ettikten bir süre sonra "Ben içeriye geçiyorum kızlar." diyerek nazikçe masadan kalktı ve içeriye geçti. Biz ise kızlarla, aradaki mesafeleri çoktan aşmış, kırk yıllık dost gibi kahvaltıya devam ediyorduk. Çayımı tazeleyip, zihnimi kurcalayan o asıl meseleye, Salih Amca’nın gizemli hikâyesine konuyu getirmek için tam ağzımı açmıştım ki, Umay’ın telefonu sessizliği keskin bir melodiyle böldü.
Umay, ekranı kontrol edip "Abim arıyor," dediğinde masadaki o cıvıl cıvıl sohbet bıçak gibi kesildi. Herkes merakla ona dönerken, o telefonu kulağına dayadı.
"Efendim abiciğim?" dedi Umay, yumuşak bir sesle.
Karşı taraftan gelen ses dışarıya taşmasa da, Alparslan’ın o buyurgan tonunu tahmin etmek zor değildi. Umay, bir süre dinledikten sonra hafifçe gülümsedi: "Sağ ol abiciğim, ben de iyiyim. Sen nasılsın?"
Anlaşılan Alparslan hal hatır sormayı pas geçip doğrudan meseleye dalmıştı. Umay’ın kaşları çatıldı, yüzündeki neşeli ifade yerini hafif bir gerginliğe bıraktı. "Abi, sana sabah sordum ya... Sen o boş deyince ben de aldım USB'yi."
Hattın diğer ucundaki sesin tonu biraz daha yükselmiş olmalıydı ki, Umay telefonu kulağından hafifçe uzaklaştırdı. "Tamam ama ben evde değilim abi," dedi savunmaya geçer gibi.
Alparslan’ın "Umay, neredesin sen abiciğim? Sabah sabah nereye gittin?" diyen otoriter sesi, bu kez masadaki herkes tarafından duyulacak kadar net çıkmıştı.
Umay, sakinliğini korumaya çalışarak bana kısa bir bakış fırlattı: "Sakin ol abi. Selenlerdeyim, kahvaltı yapıyoruz."
Kısa, buz gibi bir sessizlik oldu. Ardından Alparslan’ın sesinde o tanıdık, sorgulayıcı ve tuhaf bir tını yankılandı: "Selen mi?"
"Evet, Selen. İstersen buraya gel, al emanetini," dedi Umay.
Alparslan’ın cevabı kısa, net ve geri adım atmaz bir tondaydı: "Ayrılma bir yere. Geliyorum."
Umay telefonu kapattığında masaya garip bir ağırlık çökmüştü. Bakışlarımı karşı evin o sessiz balkonuna çevirdim. Birazdan o kapıdan çıkacak ve bu bahçeye, tam da kaçmaya çalıştığım o gerginliğin kalbine gelecekti. Alparslan geliyordu ve bu kez kaçacak bir market reyonu yoktu.
Umay, telefonu masaya bırakırken mahcup bir ifadeyle bizlere baktı. Bakışları tek tek hepimizin üzerinde gezindi. "Kızlar, gerçekten kusura bakmayın. Abim ve bitmek bilmeyen işleri işte... Ondan bir USB bellek almıştım, çok önemliymiş. Şimdi gelip onu benden alacak. Sizin için bir sorun olur mu?" diye sordu.
Hepimiz, bu küçük müdahalenin sohbetimizi bozmayacağını belirtircesine eş zamanlı olarak hayır anlamında kafa salladık. Masadaki o sıcak hava, Alparslan'ın adının geçmesiyle hafifçe elektriklense de dostane havasını koruyordu.
Merve, tabağındaki peynirden bir parça alırken yüzüne muzip bir gülümseme yerleşti. "Alp abi desene... Yine heyheyleri tepesinde anlaşılan," dedi kıkırdayarak. Onun bu rahat tavrı, Alparslan'ın mahalledeki o "sert ama tanıdık" imajını bir kez daha hatırlatmıştı. "O gelene kadar biz şu böreklerin hakkını verelim bari, yoksa onun o ciddi yüzünü görünce lokmalar boğazımızda kalır."
Kızlar bu espriye gülerken, benim içimde akşamdan kalma o huzursuzluk yeniden nüksetti.
Ben de bardağımdaki çayı ağır ağır karıştırırken, aklımda marketteki o buz gibi bakışları canlandırıp, "Çok sinirli birine benziyor," dedim, sesimdeki merakı gizlemeye çalışarak. "Yani, dışarıdan bakınca sanki her an birine patlayacakmış gibi bir havası var."
Benim bu yorumum üzerine Umay, tabağındakilerle oynamayı bırakıp yüzüne yumuşak, biraz da korumacı bir ifade yerleştirerek bana döndü. "Aslında dışarıdan, özellikle de tanımadığı kişilere karşı tam olarak öyle görünüyor, haklısın," dedi iç çekerek. "Serttir, kuralları vardır, eyvallahı pek yoktur. Ama özünde öyle biri değil Selen. O duvarların arkasında bambaşka bir adam var. Onu biraz tanıdıkça, o sert kabuğun altındakini gördükçe ne demek istediğimi çok daha iyi anlarsın."
Umay'ın bu sözleri, Alparslan hakkındaki merakımı dindirmek yerine daha da körüklemişti. "Tanıdıkça anlarsın" demişti ama onunla her karşılaşmamız bir savaş alanını andırırken, o duvarları aşmak pek de mümkün görünmüyordu. Kızlar kendi aralarında onun eski hâllerinden, mahalledeki otoritesinden bahsetmeye devam ediyorlardı. Benim aklım ise karşılaştığımız anlarda gidiyordu.
Kızlar masada Alparslan’ın o sarsılmaz otoritesini ve gizemli hallerini konuşmaya devam ederken, ben sessizce sandalyemden kalkıp mutfağa süzüldüm. Zihnimde tek bir düşünce vardı: O keskin kokular evin her köşesine, hatta bahçenin dışına kadar taşmıştı.
"Şimdi kapıya kadar gelecek; böreklerin, taze pişilerin kokusu burnuna çalınacak. Canı çeker de söyleyemezse günahı boynuma kalır," diye mırıldandım kendi kendime. Aramızdaki o tuhaf gerginlik bir yana, misafirperverlik ve vicdan her zaman daha ağır basardı. Sırf "günaha girmeyeyim" bahanesine sığınarak, mutfak tezgâhının üzerinden şık bir saklama kabı çıkardım.
Hâlâ dumanı üzerinde tüten, altın sarısı pişilerden birkaç tane yerleştirdim kabın içine. Yanına, dışı çıtır çıtır içi yumuşacık kalmış peynirli böreklerden ve kıyır kıyır poğaçalardan ekledim. Kabın kapağını kapatırken mutfağa süzülen sabah güneşinin altında bu hazırladığım küçük pakete baktım. Bu; sadece Selen’in, kim olursa olsun kapısına gelenin hakkını gözetme şekliydi.
Annem her zaman "Kapına geleni eli boş göndermek olmaz," derdi. Elime tutuşturduğu o eski kulağa küpe söz olmasa, ona bir adım bile yaklaşmazdım aslında. Sırf o kadim misafirperverlik kuralı bozulmasın, günahı üzerime kalmasın diye hazırlamıştım o paketi; yoksa ona özel bir ikramda bulunmak aklımın ucundan geçmezdi.
Tam mutfaktan çıkacakken kapının zili, o beklediğim ama her çalışında içimi ürperten sesiyle yankılandı. Hole doğru ilerlerken istemsizce duraksadım. Kapı koluna uzanmadan önce derin bir nefes alıp ciğerlerimi doldurdum; ellerimle saçlarımı hızlıca düzeltip üzerimi çekiştirdim. Karşısına dağınık ya da özensiz çıkıp ona koz vermek istemiyordum.
Kapıyı açtığımda tam karşımda duruyordu. Başını eğmiş, elindeki telefona odaklanmış bir şeyler yapıyordu. Kapının açılma sesini duyunca bakışlarını yavaşça yukarı kaldırdı. Gözlerimiz çakıştığı an, o her zamanki sert ve kendinden emin ifadesi bir anlığına dondu; beni orada, o kapının eşiğinde görmeyi beklemiyor gibiydi. Şaşkınlığı bir saniye sürdü, sonra o bildik maskesi geri geldi.
Selam vermek yerine doğrudan konuya girdi: "Umay nerede?" diye sordu. Sesi her zamanki gibi mesafeli, buyurgan ve sanki beni orada hiç görmemiş gibi yoksayıcıydı.
İstemsizce kaşlarımı çattım. Bu kadar nezaketsizlik benim için bile fazlaydı. "Size de merhaba," dedim iğneleyici bir tonda, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Umay dışarıda, bahçede. Çağırayım."
Tam arkamı dönmüştüm ki, Umay salon kapısından içeri süzüldü. Yüzünde muzip bir ifadeyle yanımıza doğru adımlarken, "Abi, bu ne hız? Işınlandın mı ne yaptın?" diyerek aramızdaki o gergin atmosferi dağıtmaya çalıştı. Alparslan’ın bakışları Umay’a kaydı ama bedenindeki o gerginlik, sanki her an bir fırtına kopacakmış gibi kapı eşiğinde asılı kaldı.
Umay yanımıza ulaştığında, Alparslan’ın sert bakışları bir anlığına yumuşar gibi olsa da üzerindeki o ciddi devlet memuru havası zerre dağılmamıştı. Elini cebine atıp beklemeye başladı.
"Gereksiz konuşma Umay, ver şu USB’yi de gideyim. İşler yığıldı zaten," dedi, sesi koridorda yankılanırken. Bir yandan da göz ucuyla salonun ötesine, kızların kahkaha seslerinin yükseldiği bahçeye bakıyordu.
Umay, abisinin bu aceleci ve kaba tavrına alışık olduğundan hiç istifini bozmadı. "Aman abi, iki dakika soluklan. Bak Selen bize ne sofralar kurdu, bir görsen aklın çıkar. Bir çayımızı içseydin?" dedi, beni de işin içine katarak.
Alparslan’ın bakışları tekrar bana döndüğünde, o an bir şey söylemem gerektiğini hissettim. Ama marketteki o tartışmamız ve az önceki selamımı havada bırakışı hâlâ taze bir yara gibi zihnimdeydi. "Umay haklı," dedim, sesimi mümkün olduğunca mesafeli tutarak. "Ama abinin daha önemli işleri var anlaşılan, vaktini çalmayalım."
Alparslan, lafımdaki iğneyi anında fark etmişti. Gözlerini kısıp yüzüme öyle bir baktı ki, bir an zaman durdu sandım. "Vakit her zaman değerlidir," dedi alçak ama etkili bir sesle. "Hele ki boşa harcanıyorsa."
Umay, aradaki elektriği fark edip hızla araya girdi: "Tamam tamam, kavga etmeyin hemen. Sen burada bekle abi, çantamın cebindeydi, hemen getiriyorum."
Umay odaya doğru koştuğunda, kapı eşiğinde Alparslan ile baş başa kaldık. O, telefonunu cebine koyup kollarını göğsünde birleştirdi; bense ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek öylece durdum. Sessizlik, bir ip gibi aramızda gerildikçe geriliyordu. Bakışları evin içini, duvardaki tabloları ve en sonunda yine beni taradı.
Hiçbir şey demeden arkamı dönüp mutfağa süzüldüm. Tezgâhın üzerinde duran, içini taze pişiler ve dumanı tüten böreklerle doldurduğum saklama kabını elime aldım. Kalbim, nedenini bilmediğim bir hızla göğsümü döverken koridora geri döndüm. O sırada Umay, küçük siyah belleği abisine uzatmış, Alparslan da "Gidiyorum ben," diyerek veda cümlesini kurmuştu.
Umay arkasını döndüğünde beni elindeki kapla gördü. Yüzüne o muzip, her şeyi anlayan gülümsemesi yerleşti; bana hafifçe göz kırpıp hiçbir şey demeden salona doğru süzüldü. O an yanaklarımın alev aldığını, ısısının kulaklarıma kadar tırmandığını hissettim.
Alparslan tam arkasını dönüp gitmeye hazırlanırken, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak, "Bir saniye, Alparslan Bey," dedim.
Adımlarını durdurup ağır bir hareketle bana döndü. Kaşları, "Yine ne var?" dercesine hafifçe çatıktı. "Ne oldu?" diye sordu, sesi her zamanki gibi mesafeliydi.
Ben kapıya doğru yaklaştıkça, onun o delici bakışları önce yüzümde durdu, sonra yavaşça elimdeki kaba kaydı. Gözlerindeki o sert ifade, yerini saf bir şaşkınlığa ve merak dolu bir sorgulamaya bıraktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki dünyanın en uzun yoluymuş gibi geldi.
"Iıı, şey..." diye kekeledim, bakışlarımı kabın kapağına sabitleyerek. "Şimdi içerideki kokular dışarı kadar taşmıştır. Canınız çekmiştir mutlaka... O yüzden hazırladım. Yolda giderken ya da iş yerinizde yersiniz."
Elimdeki kabı, ikimizin arasındaki o görünmez ama buz gibi soğuk mesafeye doğru uzattım. Kap, havada asılı kalmış bir ateşkes bayrağı gibi tam ortamızda duruyordu. Yüzündeki o şaşkınlık anlık bir parıltı gibi geçti, dudakları belli belirsiz gerildi.
"Gerek yoktu," dedi, sesi bu kez biraz daha boğuk çıkmıştı. "Neden zahmet ettiniz?"
Kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. "Zahmetlik bir durum yok. Kahvaltı için fazlasıyla yapmıştım zaten, ziyan olmasın istedim," dedim, sesime yapay bir profesyonellik katarak.
Alparslan, bir elimdeki kaba bir de doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında ilk kez o yargılayan, sert tavrı yerine bir şeyleri tartmaya çalışan, anlamlandırmaya uğraşan bir ifade vardı. Elini yavaşça uzatıp kabın kenarından tuttuğunda, parmaklarımızın birbirine değmemesi için gösterdiğimiz o gizli çaba, koridorun sessizliğinde yankılanan en gürültülü şeydi.
Alparslan, bakışlarını elimdeki kaptan çekip gözlerimin tam içine sabitlediğinde, o sert çehresinin ardında ilk kez bir tereddüt dalgası geçtiğini gördüm. Uzandığı an, kabın yüzeyindeki sıcaklık aramızdaki o gergin buz kütlesini eritir gibiydi.
Başını hafifçe öne eğerek, "Sağ olun," dedi; sesi her zamanki gibi tok ama bu kez şaşırtıcı bir nezaket barındırıyordu. Fakat bu anlık yumuşama bir saniye bile sürmedi. Teşekkürünü eder etmez, sanki orada durursa bir şeyler açığa çıkacakmış gibi aniden arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Ne bir veda cümlesi ne de yüzünde ikinci bir bakış... Saniyeler içinde kapının eşiğinden uzaklaşmış, ağır adımlarıyla gözden kaybolmuştu bile.
Öylece kapının eşiğinde, elim havada asılı kalmış bir şekilde bakakaldım. İçimden yükselen o tanıdık öfke, yanaklarımdaki sıcaklıkla yarışmaya başladı.
"Şuna bak ya!" diye homurdandım kendi kendime, kapıyı sertçe kapatırken. "Bu adam gerçekten beni çıldırtmak için özel eğitim almış. İnsan bir durur, iki çift laf eder, bir 'afiyet olsun' dememi bekler... Ne bu hız be adam? Sanki arkasından atlı kovalıyor!"
Sakinleşmek için derin bir nefes alıp saçlarımı geriye ittim. Kendimi yine o cevapsız soruların ve Alparslan’ın o anlaşılamaz tavırlarının içinde bulmuştum. Ama ne kadar kızarsam kızayım, kapıyı kapatıp salona doğru yürürken dudaklarımda istemsizce oluşan o hafif kıvrılmaya engel olamadım. Kızların yanına döndüğümde yanaklarım hâlâ alev alevdi ve Umay’ın beni kapıda bekleyen o muzip bakışlarından kaçışım olmayacağını biliyordum.
ALP ARSLAN’IN ANLATIMI
Direksiyonun başındaki sert tutuşu, zihnindeki karmaşayı dindirmeye yetmiyordu. Alp Arslan, vites kolunun hemen yanındaki koltuğa bıraktığı o saklama kabına kısa, kaçamak bir bakış fırlattı. İçeriden yayılan taze hamur işi ve susam kokusu, lüks aracın deri döşeme kokusuna karışmış, tüm kabini istila etmişti.
"Neydi şimdi bu?" diye mırıldandı kendi kendine, kaşlarını çatarken.
Gözünün önüne o an geldi: Selen’in kapı eşiğinde, yanakları hafifçe pembeleşmiş, saçları sabahın mahmurluğuyla ama özenle düzeltilmiş hali... O hırçın, markette kendisine kök söktüren kadının gitmiş, yerine elinde bir kap yemekle "Canınız çekmiştir," diyen o naif ama inatçı duruşun gelmiş olması dengesini bozmuştu.
Selen’in gözlerindeki o savunmacı ama bir o kadar da içten parıltı, Alp Arslan’ın yıllardır titizlikle inşa ettiği o soğuk duvarlarda bir çatlak açmıştı sanki.
Trafik ışıklarında durduğunda bakışları tekrar kaba kaydı. Sadece bir kap yemek değildi bu; o kapı eşiğinde geçen o birkaç saniye, Alp Arslan’ın alışık olmadığı bir nezaketi temsil ediyordu. "Gerek yoktu," demişti ama aslında içten içe o anın uzamasını istemişti. Kendi nezaketsizliğini, selamı almayışını ve mesafeli tavrını düşündükçe direksiyonu biraz daha sıkı kavradı.
"Zahmetlik bir şey yok, fazladan yapmıştım dedi bir de..." diye düşündü, hafifçe bıyık altından gülümseyerek. "Yalan söylüyorsun Selen. O telaşlı halinden, o titreyen sesinden belli ki mahsus yaptın."
Yeşil ışık yandığında gaza bastı ama zihni hâlâ o kapı eşiğinde asılı kalmıştı. Yıllardır kimsenin ona böyle hesapsızca, sadece "canı çekmiştir" diye bir şeyler hazırlamadığını fark etmek, göğsünde tuhaf, sıcak bir sızıya sebep oldu. Sert mizacıyla herkese korku salan, mesafesiyle tanınan Alp Arslan, şimdi kucağında bir paket sıcak pişiyle ofise gidiyordu.
Kendi kendine, "Bu kız ya çok saf ya da çok tehlikeli," diye düşündü.
Alparslan, zihnindeki o karmaşık görüntüleri —Selen’in kızarmış yanaklarını ve kapı eşiğindeki o inatçı duruşunu— bir kenara itmeye çalışarak Emniyet Müdürlüğü’nün bahçesine giriş yaptı. Arabayı her zamanki yerine park ettikten sonra motoru durdurdu. Bakışları bir an yan koltuktaki saklama kabına kaydı. Sert mizacına taban tabana zıt duran o pembe kapaklı kabı eline alırken, kendi kendine hafifçe güldü.
Alparslan, Emniyet Müdürlüğü’nün o gri ve resmi koridorlarında yürürken elindeki saklama kabını sanki dünyanın en gizli belgesini taşıyormuş gibi sıkı sıkıya kavramıştı. Nöbetçi polislerin "Günaydın komiserim," nidaları arasında, her zamanki mesafeli duruşuyla asansöre yöneldi. Ancak asansörün aynasındaki yansımasında, o sert yüz hatlarının ardında bir yumuşama olduğunu sadece kendisi fark edebilirdi.
Kendi katına ulaşıp ekibin odasına girdiğinde, ortamın havası bir anda değişti. Masasının başında dosyalarla boğuşan Kerem, Alparslan’ın gölgesini görür görmez kafasını kaldırdı. Her zamanki neşeli tavrıyla, "Ooo, Alp’im günaydın!" diye seslendi. Fakat gözleri Alparslan’ın elindeki kaba takılınca bakışları muzip bir hayretle parladı.
"O ne lan?" dedi Kerem, oturduğu yerde doğrularak. "Şükran teyzem mi gönderdi yoksa mahalledeki platonik mi kuryeliğe başladı?"
Alparslan, Kerem’in bu damardan giren sorusuna cevap vermek yerine dudaklarını birbirine bastırıp masasına ilerledi. Kabı, cinayet dosyalarının ve operasyon planlarının hemen yanına, adeta odanın yeni başrol oyuncusuymuş gibi bıraktı. Kapağın kenarlarından sızan o taze hamur ve susam kokusu, odanın o ağır evrak kokusunu saniyeler içinde bastırmıştı.
Kerem, kokunun cazibesine dayanamayıp masadan fırladı ve kabın tepesine dikildi. "Oğlum bu koku ne? Burnumun direği sızladı resmen. Açıyorum bak, valla dayanamam," diyerek elini kapağa uzattı.
Alparslan o sırada bilgisayarının açılış düğmesine basmış, gözlerini ekrana dikmişti. Sesini olabildiğince düz ve otoriter tutmaya çalışsa da, Selen’in kapıdaki o inatçı ama düşünceli yüzü zihninde dönüp duruyordu.
"Sana ne Kerem, uzatma," dedi, bakışlarını ekrandan ayırmadan. "Acıktıysan ye, yoksa dön işinin başına. Zaten dünya kadar dosya birikti."
Kerem, "Emredersiniz komiserim!" diyerek kapağı araladığı an, odanın içine adeta küçük bir fırın dükkanı boşaldı. Altın sarısı pişiler ve çıtır börekler karşısında Kerem’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Alparslan ise dosyalara bakıyormuş gibi yapsa da, parmaklarının ucunda hissettiği o hayali sıcaklıkla, Selen’in "Canınız çekmiştir," derkenki ses tonunu tekrar tekrar zihninde yankılatıyordu.
Kerem, kapağı açtığı andan itibaren büyülenmiş gibiydi; ağzına attığı ilk lokmanın tadı damağında kalırken, elindeki tabağımsı kapağın üzerine koyduğu bir adet çıtır böreği Alparslan’a doğru uzattı.
"Kendi ellerinle getirdin, yemeyecek misin?" diye sordu, sesi ağzındaki lokma yüzünden boğuk çıkıyordu. "Oğlum, bu gerçekten efsane bir şey... Şükran teyze yapmamış bunu, tadı bambaşka. Kim yaptı lan bunu? Elinin lezzeti resmen içine işlemiş."
Alparslan, bilgisayar ekranına odaklanmaya çalışsa da Kerem’in ısrarı ve odanın içini saran o ev yapımı koku konsantrasyonunu darmadağın ediyordu. Kaşlarını her zamanki sertliğiyle çattı; önce önünde duran kaba, sonra da ağzı tıka basa dolu olduğu için yanakları şişmiş, merakla cevap bekleyen Kerem’e baktı. Selen’in o mahcup ama dik başıyla paketi uzatışını Kerem’e anlatmak, şu an dünyadaki en zor iş gibi geliyordu.
"Sen ye, Kerem. Beni de rahat bırak," dedi sesi buz gibi bir otoriteyle.
Ancak bakışları, Kerem’in elindeki böreğe takılıp kalmıştı. O hırçın kızın, hazırladığı bu küçük ikram, masasının üzerindeki en tehlikeli kanıttan daha fazla meşgul ediyordu zihnini. Kerem’in "Kim yaptı?" sorusu odada asılı kalırken, Alparslan dosyasındaki bir satırı üçüncü kez okuyor ama tek bir kelimesini bile anlamıyordu. İçindeki bir ses, o börekten bir ısırık almazsa gün boyu o kapı eşiğindeki Selen’in hayalinden kurtulamayacağını fısıldıyordu.
Beğenmeyi ve düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşmayı unutmayın 💕🌸
Bölüm etkileşimi
