19. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI16. Bölüm SÖYLENMEYENLER
Bölümler 24Şu an: 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
16. Bölüm SÖYLENMEYENLER
Gözlerim istemsizce Yiğit’in hemen arkasında kalan Alparslan’a kaydı. Yiğit’in bana sandalyeyi çekişini ve gözlerindeki o açık ilgiyi Alparslan tam da o anda fark etmişti. Esra’yla olan sohbeti bir anda bıçak gibi kesildi; kasılan çenesi ve koyulaşan bakışları doğrudan üzerimize kilitlendi.
"Bu ortamı kaçıramazdım, teşekkür ederim," diyerek Yiğit’in benim için çektiği sandalyeye kurulup yerleştim.
Yiğit tam yanımdaki boş sandalyeye oturmaya yeltenirken, masanın diğer ucundan Halil’in sesi yükseldi: "Yiğit! Abi, bir baksana buraya!"
Yiğit henüz oturamadan duraksayıp Halil’e doğru döndü. Ben de gayriihtiyari o tarafa bakınırken gözüm yine Alparslan’ın olduğu tarafa kaydı. Başını hafifçe öne eğmiş, çatık kaşlarıyla elindeki telefona hızlı hızlı bir şeyler yazıyordu. Tam o anda kafasını kaldırdı ve bakışlarımız havada kesişti. Gözlerindeki o yoğun, karanlık ifadeyle karşılaşınca hemen bakışlarımı kaçırıp Halil’in olduğu tarafa çevirdim.
Halil, bir elinde tuttuğu telefonla meşgulken diğer eliyle ısrarla Yiğit’i yanına çağırıyordu. Zihnime aniden garip, huzursuz bir his oturdu ama üzerinde durmayıp hızla bu düşünceyi kafamdan kovdum.
Yiğit mahcup bir edayla bana dönerek, "Ben bir bakayım Selen, kusura bakma olur mu? Gelince yine konuşuruz," dedi.
Kafamı kaldırıp yüzüme sıcak bir tebessüm yerleştirdim. "Hiç sorun değil, sen git bak. Sonra konuşuruz," dedim.
Yiğit samimi bir şekilde gülümseyip Halil’in yanına adımladı. O sırada Halil de telefonuna son bir şeyler yazıp cebine attı. Alparslan’ın bakışlarını, üzerimdeki o ağır ve rahatsız edici baskısını hâlâ hissedebiliyordum ama dönüp ona bakmayarak bu sessiz savaşı sürdürdüm. Kafamı tamamen aksi tarafa çevirdiğim anda yanıma Zeynep kuruldu.
Sonra hafifçe bana doğru eğildi. Yüzünde, söyleyeceği şeyden fazlasını biliyormuş gibi duran muzip bir gülümseme vardı.
“Niye Alparslan abi sürekli buraya bakıp duruyor? Bu konu hakkında bir ilgin olduğunu düşünüyorum,” dedi, dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi bastırmaya çalışarak.
Omuzlarımı hafifçe silktim. Alparslan’ın hâlâ bana baktığını göz ucuyla fark ettim. Esra yanından bir şeyler anlatmaya devam ediyor, onun omzuna doğru eğiliyordu ama Alparslan’ın tek yaptığı, elindeki çay bardağını sıkıca kavrayıp doğrudan buraya bakmaktı. Bakışları o kadar ağır, o kadar karanlıktı ki, sanki herkesin içinde aramıza görünmez bir hat çekmiş gibiydi.
“Buraya mı bakıyor? Belki kardeşine bakıyordur. Beni ilgilendirmiyor.”
“Hadi ama kankii, yeme beni. Seni bal gibi ilgilendiriyor.”
Kaşlarını çatıp bakışlarını Alparslan’ın olduğu tarafa kaydırdı. Ardından sanki önemli bir ayrıntıyı yeni fark etmiş gibi işaret parmağını dudaklarına götürdü.
“Gerçi Esra’nın yanına neden oturmuş, onu da anlamadım. Bir de Esra sürekli konuşuyor.”
İçimde belli belirsiz bir huzursuzluk kıpırdansa da yüzüme yansıtmamaya çalıştım.
“İnan bana, ben onun ne yaptığını anlayamıyorum. Artık ilgilenmiyorum da.”
Arkadaşımın gözleri bir anda büyüdü. Dudaklarında kocaman bir gülümseme belirdi.
“Aha! Bir şeyler olmuş. Ne, Allah aşkına? Söyle!” dedi, merakına yenik düşerek.
“Bir şey olduğunu düşünmüştüm ama… düşünmüşüm sadece. O yüzden boş verelim.”
Konuyu daha fazla uzatmak istemediğim için hafifçe gülümsedim. Ardından bakışlarımı ona çevirip konuşmayı başka bir yöne çekmeye çalıştım.
“Sen Aslı’yı söyle bana. Yiğit’ten hoşlanıyor mu?”
Kahkahayı zor tutarcasına başını iki yana salladı.
“Vallahi helal olsun! Herkes anladı. Bir o, at gözlüklü Yiğit, anlamadı.”
“Erkekler salak çünkü.”
“Hem de nasıl.”
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Konuşmaya öylesine dalmıştık ki çevremizde olup bitenleri birkaç saniyeliğine tamamen unutmuştuk. Tam o sırada karşı taraftan küçük bir çekirdek kabuğu havalanıp önümüze düştü. Başımı kaldırdığımda Umay’ın kaşlarını hafifçe çatmış, sevimli bir ifadeyle bize baktığını gördüm.
“Ne fısır fısır konuşuyorsunuz?” diye sordu.
Elif hiç vakit kaybetmeden araya girdi.
“Bizsiz dedikodu yapıyorlar, kuşum.”
Zeynep hemen itiraz etti. Yüzüne masum bir ifade yerleştirerek ellerini iki yana açtı.
“Aaaa, günahımızı alıyorsunuz! Ne dedikodusu? Bilgi alışverişi.”
Ben de gülümseyerek başımı salladım.
“Aynen, bilgi alışverişi.”
Kızların konuşmaları arasında gözüm istemsizce Aslı’ya kaydı. Aslı, diğerlerinin söylediklerini neredeyse hiç duymuyormuş gibi Yiğit’in bulunduğu tarafa bakıyordu. Bakışlarında saklamaya çalışsa da ele veren, dalgın ve biraz da mahzun bir ifade vardı.
İçimden bir “Kıyamam ya…” diye geçirdim.
Biz kızlar niye böyleydik? Bir bakıştan anlam çıkarıyor, bir cümleyi defalarca düşünüyor, karşımızdaki insanın en küçük hareketini bile zihnimizde büyütüyorduk. Keşke biraz erkekler gibi olabilsek…
Odun olsak.Hiçbir şeyi anlamasak. Belki o zaman her şey çok daha kolay olurdu.
Zeynep, etrafına kısa bir bakış attıktan sonra Elif’e döndü.
“Derya, Merve gelmeyecek mi?” diye sordu.
Elif omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Kuzum, Derya ders çalışacakmış. Merve’nin de başı ağrıyormuş. Kendini iyi hissederse katılacakmış.”
Zeynep derin bir iç çekti.
“Benim de çalışmam gerek ama hiç çalışasım yok.”
Koluna hafifçe dokunup sıvazladım.
“Dinlen iyice, yarın çalışırsın,” dedim gülümseyerek.
Tam o sırada Halit, biraz ileriden Elif’e seslendi.
“Elif! Çaylar!”
Elif başını çevirip ona baktı.
“Geliyorum!”
Ardından Umay’la birlikte Halit’in olduğu tarafa doğru yürüdü. Onların uzaklaşmasını izlerken Zeynep, Aslı’ya eliyle işaret etti.
“Yaklaş kuzum, sana bir şey söyleyeceğim.”
Sesindeki ciddiyet hemen dikkatimi çekmişti. Aslı, yüzünde endişeli bir ifadeyle ona doğru eğildi.
“Ne oldu?”
Zeynep, Umay’ın az önce oturduğu yere geçti. Ben de merakla ikisine baktım.
“Önemli bir şey mi oldu?” diye sordum.
Zeynep cevap vermeden önce gözlerini Umay’ın bulunduğu tarafa çevirdi. Birkaç saniye oraya baktıktan sonra tekrar bize döndü. Yüzündeki tedirginlik iyice belirginleşmişti.
“Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Bana fikir verin,” dedi.
Derin bir nefes aldı. Parmaklarını birbirine kenetlemiş, ne söyleyeceğini toparlamaya çalışıyordu.
“Zeynep, korkutuyorsun beni. Çatlatma kızım, ne oldu? Söyle artık.”
Zeynep bir an tereddüt etti.
“Tamam ama sessiz olun. Bu sabah teyzem annemle konuştu.”
Aslı hemen kaşlarını çattı.
“Hangi teyzen? Mine teyze mi?”
“Hayır…”
Zeynep’in sesi bir anda kısıldı. Kısa bir duraksamanın ardından kelimeleri güçlükle ağzından çıkardı.
“Elmas teyzem.”
Aslı, o ismi duyar duymaz yüzünü buruşturdu. Kaşları çatıldı; sanki uzun zamandır duymak istemediği birinin adı ansızın karşısına çıkmış gibiydi.
“Tamam, Hatice teyzenle konuştuğunu biliyorduk. Eee?”
Zeynep ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Anneme bir haber vermiş. Annem de bana söyledi. Öğrendiğimden beri ne yapacağımı bilmiyorum.”
Merakım giderek artmıştı.
“Söyleyecek misin artık?”
Zeynep bana bakıp çaresizce iç geçirdi.
“Söylemeye çalışıyorum, bir sabret. Benim için de zor.”
Gözlerini bir an kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi kelimeleri bir çırpıda söyledi:
“Onlar Amerika’dan dönüyorlarmış. Buraya geliyorlarmış.”
Aslı’nın gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı.
“NEEE?”
Sesi öylesine yüksek çıkmıştı ki çevremizdeki herkes bir anda dönüp bize baktı.
Zeynep hemen Aslı’nın eline vurdu.
“Şşşt! Ne yapıyorsun?”
Aslı şaşkınlıkla etrafa bakarken Zeynep yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi ve çevredekilere eliyle “boş verin” der gibi işaret yaptı.
“Bir şey yok, bir şey yok,” dercesine başını salladı.
Sonra bize doğru iyice eğildi ve sesini fısıltıya çevirdi.
“Sessiz ol. Kimse bilmiyor.”
Aslı hâlâ duyduğu haberi sindirmeye çalışıyordu.
“Ne demek geliyorlar ya? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?”
Zeynep mahcup bir ifadeyle omuzlarını düşürdü.
“Kanka, benim ne suçum var? Ben duyduğumu söylüyorum.”
Ben ise hâlâ konuşmanın tam ortasında ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. İkisinin yüzündeki ifadeye bakılırsa, Amerika’dan dönecek olan bu insanlar sıradan bir misafir değildi. Asıl mesele, onların neden bu kadar korktuğuydu.
Kaşlarımı hafifçe çatarak ikisine baktım.
“Gelmeleri neden problem ki? Ben hiçbir şey anlamadım.”
İkisi de aynı anda bana döndü. Birbirlerine kısa bir bakış attılar. Sanki “Bunu ona nasıl anlatacağız?” diye sessizce anlaşmaya çalışıyorlardı. Sonunda Aslı derin bir nefes aldı.
“Onların gelmesi sorun değil,” dedi. Bir an duraksadı, ardından sesi daha da ciddileşti. “Asıl Demir’in gelmesi sorun.”
Sonra Zeynep’e döndü.
“Geliyor mu o karaktersiz peki?”
Zeynep dudaklarını büzdü. Bakışlarını istemsizce Umayların bulunduğu tarafa çevirdi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra yavaşça başını salladı. Aslı’nın yüzü bir anda gerildi.
“Ha, sikeyim böyle işi. Ne yüzle geliyor o şerefsiz?”
Kaşlarımı çatıp ikisine baktım. Konuşmanın neresinden tutacağımı hâlâ anlayamıyordum. Bir yandan Demir’in kim olduğunu merak ediyor, diğer yandan Umay’la arasındaki bağlantıyı çözmeye çalışıyordum.
Zeynep çaresizce iç çekti.
“Anladın mı şimdi beni? Ne yapacağımı bilmiyorum. Umay’a söylesem mi, söylemesem mi diye düşünmekten kafayı yiyeceğim.”
Aslı başparmağını hafifçe ağzına götürdü. Ardından sandalyesine yaslanıp bakışlarını masaya sabitledi. Birkaç saniye düşündükten sonra kesin bir ifadeyle konuştu.
“Tabii ki söyleyeceğiz. Bizden duymalı.”
Başını kaldırıp Zeynep’e baktı.
“Söylemezsek daha kötü olur. Bir de o şerefsizi karşısında görürse ve bundan haberi yoksa… daha kötü. En azından neyle karşılaşacağını bilsin.”
Zeynep başını salladı.
“Peki ne zaman geliyorlarmış?”
“İşleri varmış. Onları halledince gelecekmiş. Ama büyük ihtimalle Aralık gibi burada olurlar.”
Aslı düşünceli bir şekilde başını salladı.
“Tamam. O zamana kadar söyleriz. Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra…”
Bir an durdu. Dudaklarını büzerek düşündü.
“Gerçi bunu nasıl alıştıra alıştıra söyleyeceğiz ki?”
İkisi de birkaç saniye sessiz kaldı. Ben ise artık daha fazla dayanamadım. Kaşlarımı çatıp ikisine doğru biraz eğildim.
“Bana anlatacak mısınız artık?”
İkisi de aynı anda bana baktı.
“Umay’la ne alakası var onların gelişinin?”
Bu kez ikisinin yüzündeki ifade değişti. Zeynep’in gözlerinde tedirginlik, Aslı’nın yüzünde ise söylemek istemediği bir şeyin ağırlığı vardı. Birbirlerine baktılar. Ben de sabırsızlıkla cevaplarını bekledim.
Çünkü belli ki bu hikâyede benim bilmediğim, Umay’ın ise geçmişinden gelen oldukça büyük bir mesele vardı.Aslı masaya doğru biraz daha eğildi. Sesini alçaltmıştı; sanki birkaç metre ötede oturan Umay’ın bu konuşmadan haberdar olmasından çekiniyordu.
“Bunu bizim anlatmamız çok doğru olmaz,” dedi. Bakışlarını kısa bir süre Zeynep’e çevirdi. “Umay’ın sana anlatması daha doğru. Ama kısaca şunu söyleyebilirim…”
Bir an duraksadı. Söyleyeceklerinin ağırlığını toparlar gibi derin bir nefes aldı.
“Umay, Demir’e aşıktı.”
Söylediği cümleyle birlikte yüzündeki ifade daha da ciddileşti.
“O şerefsiz ise onun duygularıyla oynayıp Umay’ı ortada bıraktı ve sonra yurt dışına gitti.”
Bir an sessizlik oldu.
“Ne yaşadıklarını, nasıl bir şey olduğunu Umay sana kendi anlatsın, olur mu?”
Gözlerim istemsizce Umay’a kaydı. Birkaç dakika önce uzaktan bakıp dalgınlığını fark ettiğim o yüz, şimdi gözümde bambaşka bir anlam kazanmıştı.
“Gerçekten mi?” dedim, hâlâ duyduklarıma inanamıyormuş gibi. “İnanamıyorum… Kıyamam ben ya.”
İçim burkuldu.
“Demek gözlerindeki o acının sebebi buymuş…”
Aslı’nın yüzündeki sert ifade bir anda yumuşadı. Umay’a doğru baktı. Gözlerinde hem üzüntü hem de onu korumak isteyen birinin çaresizliği vardı.
“Mahvoldu,” dedi sessizce.
Kısa bir süre sustu.
“O kadar kötü oldu ki hepimiz onun için çok korktuk. Onu o hâlde görmek… gerçekten çok ağırdı.”
Parmaklarını masanın üzerinde birbirine geçirirken başını hafifçe eğdi.
“Daha yeni yeni kendini toparlıyor.”
Sonra bakışlarını Zeynep’e çevirdi. Sesinde bu kez belirgin bir sitem vardı.
“Ve senin o şerefsiz kuzenin şimdi yine gelip onu mahvedecek.”
Zeynep’in yüzündeki ifade düştü. Söyleyecek bir şey bulamamış gibi birkaç saniye sessiz kaldı.
Ben ise hiçbir şey söylemeden Umay’a baktım. Bir insanın yüzünde gördüğüm o sessiz hüznün arkasında böyle bir hikâye olduğunu bilmiyordum. Şimdi onun her bakışı, her dalgınlığı ve her sessizliği bana biraz daha farklı görünüyordu.
“Aslı, elimde olsa bırak buraya gelmesini, ülkeye gelmesine bile izin vermezdim. Şimdi bırakın onu, Umay’a bunu nasıl anlatacağımızı düşünelim,” dedi Zeynep.
Aslı başını salladı.
“Sessiz bir yerde söylemeliyiz. Umay duyunca kendini bırakır.”
Bir süre ne yapacağımızı düşündükten sonra aklıma bir fikir geldi.
“Yarın bizim evde toplanalım. Annemden rica ederim, Şükran Teyze’ye geçer. Serhan da zaten dershanede olur.”
Aslı’nın yüzü biraz olsun rahatladı.
“Çok iyi olur.”
Zeynep' e döndüm.
“Ben buradan kalkarken sizi çağırırım. Kahvaltıya gelirsiniz.”
“Tamam ama sen kahvaltıyı hazırlama. Hep birlikte yaparız,” dedi Zeynep.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne yapacağım sanki? Altı üstü kahvaltı.”
Aslı hemen söze karıştı.
“Hayır, hep birlikte hazırlayalım. Hem ortam yaratırız.”
Onların ne planladığını anlamış gibi gülümseyerek başımı salladım.
“Tamam. Hiçbir şey hazırlamam.”
İkisi de aynı anda gülümsedi.
“İşte bu!”
Tam o sırada Aslı’nın aklına başka bir şey geldi.
“Elif’e mesaj atarım. Annesine desin, Ayşegül Teyze’yi de kahvaltıya çağırsın.”
Kaşlarımı çattım.
“Sizde mi toplanacaklar Şükran Teyze’yle?” diye sordum.
Aslı yüzüme boş boş baktı.
“Şükran Teyze derken?”
“Kuzum, Şükran Teyze işte. Umay’ın annesi.”
Bir an ikisi de sustu. Sonra birbirlerine baktılar. Ben ise iyice şüphelendim.
“Ne oldu? Neden öyle bakıyorsunuz?”
Aslı dudaklarını birbirine bastırarak gülümsemeye çalıştı.
“Aynı kişilerden bahsetmiyoruz.”
Kaşlarım daha da çatıldı.
“Nasıl yani?”
“Umay’ın annesinin adı Sultan. Şükran Teyze ise Elif’in annesi.”
Bir an öylece kaldım.
“Ne?”
İkisi de gülmeye başladı.
“Hayır ya, emin misiniz?” dedim şaşkınlıkla. “Umay’ın annesinin adı Şükran Teyze değil mi?”
Tam o sırada ikisi de daha fazla dayanamayarak kahkahayı bastı. Ben hâlâ ciddi ciddi yüzlerine bakarken Umay ve Elif, ellerinde çaylarla yanımıza geldi. Çayları masaya bırakıp yerlerine geçtiler. Umay, yüzümüzdeki gülümsemeleri görünce kaşlarını hafifçe çattı.
“Ne oldu böyle? Kakara kikiri konuşuyorsunuz.”
Sonra Aslı' ya döndü.
“Sen niye bağırdın az önce?”
Aslı cevap vermeden önce hâlâ gülümseyerek bana bakıyordu.
“Bak şimdi… Emin miyiz, değil miyiz?”
Ardından başını Umay’a çevirdi. Umay’ın kaşları daha da çatıldı.
“Neyden emin değilsiniz?”
Aslı hiç bozuntuya vermeden sordu:
“Senin annenin ismi ne?”
Umay birkaç saniye boyunca Aslı’ya inanamaz bir ifadeyle baktı.
“Bunadın mı kuzum sen? Annemin ismini bilmiyor musun?”
Sandalyeye otururken başını iki yana salladı. Aslı gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ya sen bir söyle.”
Umay iyice şüphelenmiş bir şekilde kaşlarını çattı.
“Sultan.”
Bir an durdu.
“Ne oldu ya?”
Ben hâlâ duyduğuma inanamamış gibi Umay’a döndüm.
“Sultan mı? Şükran değil mi senin annenin adı?” diye sordum şaşkınlıkla.
Umay yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi.
“Yok kuzum.”
Kaşlarımı çatıp başımı iki yana salladım.
“Ama ben hep Şükran Teyze diyordum. Siz hiç düzeltmediniz beni.”
Umay’ın yüzündeki gülümseme biraz daha yumuşadı. Kısa bir an duraksadıktan sonra sakin bir sesle konuşmaya başladı.
“Annem istemedi.”
“Niye?”
“Çünkü ona birini hatırlatıyormuşsun.”
Bu sözle birlikte yüzümdeki şaşkınlık yerini meraka bıraktı. Umay devam etti.
“Bizi hep uyardı. ‘Kimse gerçek adımı söylemesin,’ dedi. Senin yanında da özellikle dikkat etmemizi istedi.”
Bir an sustu. Sonra gözlerini hafifçe kaçırarak gülümsedi.
“İlk başta sen ‘Şükran Teyze’ dediğinde seni her seferinde düzeltmek istedim. Ama sonra alıştım.”
Bakışları yumuşadı.
“Annem de sen o ismi her söylediğinde mutlu oluyordu.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Şimdiye kadar benim için sıradan bir isimden ibaret olan “Şükran Teyze”, meğer Umay’ın annesi için geçmişten kalan bir hatıranın kapısını aralıyormuş.
İçimden sessizce, Demek beni her Şükran Teyze deyişimi duyduğunda başka birini hatırlıyordu… diye geçirdim.
“Benim hiçbir şeyden haberim yokmuş.”
Umay hafifçe güldü.
“Artık öğrendin işte.”
Tam o sırada Aslı araya girdi.
“İyi, şimdi bu isim meselesini çözdüğümüze göre yarınki kahvaltıya gelecek misin?”
Umay kaşlarını kaldırdı.
“Yarın mı?”
Zeynep hemen söze girdi.
“Evet kuzum. Biz yarın kahvaltı yapacağız. Sen de gel.”
“Kimler olacak?”
Zeynep kısa bir an Aslı’ya baktı.
“Biz olacağız işte.”
Umay gözlerini kısıp ikisine baktı.
“Siz bir işler çeviriyorsunuz.”
Aslı kahkahayı bastı.
“Ne iş çevireceğiz kızım? Alt tarafı kahvaltı.”
“Bilmiyorum ama ikinizin de yüzünde bir tuhaflık var.”
“Sen de her şeyi kurcalama,” dedi Aslı gülerek.
Umay başını iki yana sallayıp çayından bir yudum aldı.
“Tamam, gelirim. Ama kahvaltıyı siz hazırlarsınız. Ben karışmam.”
Zeynep hemen bana dönüp sırıttı.
“Duydun mu? Kahvaltıyı sen hazırlayacaksın.”
“Ben mi? Daha az önce hiçbir şey hazırlamayacağımı söyledim.”
Aslı kahkaha atarak araya girdi.
“Yok yok, sen hiçbir şey hazırlama. Zaten amaç hep birlikte yapmak.”
Umay bize şaşkın şaşkın bakıyordu.
“Ne yapıyorsunuz siz?”
“Hiç,” dedim hemen.
Aslı ve Zeynep aynı anda gülmeye başlayınca Umay’ın şüpheli bakışları daha da arttı.
“Kesin bir şey var.”
Ben de gülümseyerek çayımı elime aldım.
“Yok kuzum, gerçekten yok.”
Ama içimden geçen tek şey bambaşkaydı. Keşke gerçekten hiçbir şey olmasaydı.
Çünkü ertesi gün yapacağımız o kahvaltının asıl sebebini düşündükçe içimde garip bir sıkıntı oluşuyordu.
Umay’ın Demir’in geleceğini öğrenmesi gerekiyordu. Biz konuşmaya dalmışken gözüm istemsizce erkeklerin oturduğu masaya kaydı. Esra tek başına oturuyordu. Alparslan ise yerinde yoktu. Onun nerede olduğunu görmek için başımı hafifçe çevirdim. Birkaç adım ileride, adlarını hatırlayamadığım erkeklerle ayakta sohbet ettiğini gördüm. Vücudu hafifçe yana dönüktü. Bir elinde çay bardağı vardı, diğer eliyle konuşurken ara sıra küçük hareketler yapıyordu.
O kadar karizmatik duruyordu ki kalbim istemsizce hızlandı.
Saçmalama Selen.
Tam bakışlarımı ondan çekmeye çalışırken Alparslan hafifçe başını çevirdi. Göz göze geldik. Yüzündeki o sakin ifade, beni gördüğü anda bir anda değişti. Az önce yumuşak duran yüz kasları gerildi, kaşları hafifçe çatıldı. Sonra bakışlarını benim arkamdaki bir noktaya kaydırdı. Ne olduğunu anlamadığım için ben de istemsizce dönüp arkamda ne olduğuna baktım.
Yiğit.
Biraz geride, Halit'le duruyordu. Bakışlarımı yeniden Alparslan’a çevirdim. Hâlâ Yiğit’in olduğu tarafa bakıyordu. Kaşları çatılmış, yüzünde anlam veremediğim bir sertlik vardı.
Ne oldu şimdi?
Alparslan neden Yiğit’e öyle bakıyordu, hiçbir fikrim yoktu. Aralarında bir şey mi olmuştu? Yoksa ben mi gereksiz yere anlam yüklüyordum? Tam o sırada Alparslan’ın bakışları yeniden bana döndü. Birkaç saniye göz göze kaldık. Ardından karşısındaki genç bir şey söyleyince başını ona çevirdi ve konuşmasına devam etti. Ben de daha fazla oyalanmadan bakışlarımı masaya indirdim. Çaylarımız da bitmişti zaten. Bu, ayağa kalkmak için yeterince iyi bir bahaneydi.
“Çayları tazeleyeyim,” dedim masadaki tepsiyi elime alarak.
Kızlar neredeyse aynı anda,
“Yardım edelim mi?” diye sordular.
Onlara gülümseyerek başımı salladım.
“Siz konuşun, geliyorum hemen.”
Tepsiyi elimde taşıyarak masadan uzaklaştım. Termosların bulunduğu masaya geldiğimde düşüncelerimi bir kenara bırakıp boş pet bardakları tek tek doldurmaya başladım. Tam çay koyuyordum ki arkamdan gelen bir sesle irkildim.
“Pardon.”
Hızla arkamı döndüm. Birkaç adım ötemde Yiğit duruyordu.
“Korkuttuysam özür dilerim,” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Yok, sadece boş bulundum,” dedim ben de gülümsemeye çalışarak.
Yiğit birkaç adım daha yaklaşıp yanıma geldi.
“Yardım edeyim sana.”
Elini uzatıp termosa yöneldi.
“Teşekkür ederim ama zahmet etmeseydin, ben yapıyordum.”
“Ne zahmeti?”
Sanki çok doğal bir şey yapıyormuş gibi gülümsedi.
“Hem az önce doğru düzgün konuşamadık. Nasılsın? Okul nasıl gidiyor?”
Çayları tepsiye yerleştirirken aramızdaki mesafeyi fark ettim. Gereğinden fazla yakındı. Belli etmemeye çalışarak hafifçe yana döndüm. Ardından tepsiyi düzeltmek bahanesiyle iki adım geriye çekildim.
“Teşekkür ederim, iyiyim. Okul da iyi gidiyor.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Sen nasılsın?”
Yiğit ellerini cebine sokup bana bakarak gülümsedi.
“Ben de iyiyim. Biraz yoğunluk var ama…”
Cümlesinin devamını dinlerken gözüm istemsizce onun omzunun üzerinden erkeklerin bulunduğu tarafa kaydı. Alparslan hâlâ oradaydı. Onunla göz göze gelmemeye çalışarak bakışlarımı yeniden çay tepsisine indirdim.
“Yoğun olması güzel değil mi?”
Yiğit gülümsedi.
“Yoğunluktan şikâyetim yok, biliyorsun. Yüksek lisans yapıyorum, pek fırsatım olmuyor.”
Yiğit edebiyat öğretmeniydi. Hiç atanmak istememişti. Kitapları seviyordu ve sırf bu yüzden o bölümü okumuştu. Bir bakıma meslektaş sayılırdık.
“Allah kolaylık versin,” dedim.
Son bardağı da tepsiye yerleştirip iki elimle tepsiyi kavradım.
“Ben çayları götüreyim, kızlar bekler.”
“Ben de eşlik edeyim.”
İtiraz etmeme fırsat vermeden yanımda yürümeye başladı. Masaya doğru ilerlerken gözüm istemsizce Aslı’ya kaydı. Bize bakıyordu. Bakışlarından ne düşündüğünü tahmin etmek zor değildi. İçim burkuldu. Onun kalbinin kırılmasını hiç istemiyordum. Bu yüzden Yiğit’e bakmamaya, aramızdaki mesafeyi mümkün olduğunca korumaya çalışarak yürüdüm. Yiğit hafifçe yavaşladı. Ben de birkaç adım sonra durmak zorunda kaldım.
“Aslında…” dedi.
Elini saçlarının arasından geçirip hafifçe gülümsedi.
“Yarın müsait misin diye soracaktım.”
Şaşkınlıkla ona döndüm.
“Bir şey mi oldu?”
Yiğit başını iki yana salladı.
“Yok, yok. Çocuklar için sipariş verdiğin hikâye kitapları gelmişti. Yarın müsaitsen onları verecektim. Hatta istersen taşımana yardım ederim diye düşünmüştüm.”
Bir an rahatladım.
“Ya… büyük ihtimalle müsait olamam. Yarın kızlarla kahvaltı yapacağız. Ne zamana kadar otururuz bilmiyorum.”
Tepsiyi biraz daha sıkı tuttum.
“Pazartesi okula giderken alsam senden?”
Yiğit bu kez mahcup bir ifadeyle gülümsedi.
“Pazartesi dersim olduğu için dükkân kapalı olacak. O yüzden yarın demiştim.”
Kısa bir an düşündüm.
“O zaman salı günü gelirim, alırım.”
Tam Alparslan ve diğerlerinin bulunduğu yerin önünden geçeceğimiz sırada Yiğit
“Tamam,” dedi başını sallayarak. “Salı olur.”
“Tamamdır.”
Tepsiyi yeniden dengelerken masaya doğru yürümeye başladım.
Çaylar içildikten sonra yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Arabayla gidecek olanlara eşyaları dağıtıldı. Ben ise kızları beklemek için elimde telefonla olduğum yerde duruyordum.Ekrana dalmışken yaklaşan ayak seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda Yiğit’in bana doğru geldiğini gördüm. Birkaç adım arkasında ise Halit ve Alparslan vardı. Kendi aralarında konuşarak ilerliyorlardı. Yiğit tam önümde durdu. Aynı anda kızlar da bulunduğum yere doğru gelmeye başladı.
“Selen, istersen Serhan’la seni bırakayım. Yorulduysan hiç uğraşma,” dedi Yiğit.
Kızlar yanıma gelmişti. Halit ve Alparslan da Yiğit’in birkaç adım arkasında durmuşlardı. Nedense hepsi aynı anda bana bakıyordu. Sanki vereceğim cevabı bekliyorlardı.
“Teşekkür ederim ama kızlarla yürüyerek geleceğiz,” dedim.
Sonra kızlara dönüp baktım.
“Ama Aslı’yla Zeybep seninle gelebilir. Onlar çok yoruldu.”
Cümlem biter bitmez Alparslan’ın bulunduğu taraftan hafif bir homurtu duydum. Başımı ona çevirmedim. Ne söylediğini anlayamamıştım ama sesindeki ton, hoşuna gitmeyen bir şey olduğunu düşündürüyordu.
Ben ise hiç duymamış gibi kızlara döndüm.
“Siz Yiğit’le gidin bence.”
Zeynep hemen itiraz edecek gibi ağzını açtı.
“Aslında biz…”
Kaşlarımı hafifçe çatıp ona baktım. Zeynep bir anda cümlesini değiştirdi.
“Aaa, şey… Olur aslında. Yiğit abi, eğer kabul edersen seninle gelelim.”
Bunu söylerken Aslı’nın koluna girdi. Aslı ise ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi önce bana, sonra Zeynep’e baktı. Yiğit başının arkasını hafifçe kaşıyıp gülümsedi.
“O ne demek? Tabii ki gelebilirsiniz.”
Sonra hepimize bakarak başını salladı.
“O zaman haberleşiriz. İyi geceler.”
Kızlara eliyle “hadi gidelim” der gibi işaret etti. Tam o sırada Esra yanımıza geldi. Hiç tereddüt etmeden Alparslan’ın yanında durdu.
“Alparslan, ben de seninle geleyim, olur mu?” dedi.
Bir anlığına ortam sessizleşti. Bakışlarım istemsizce Esra’ya kaydı. Sonra Alparslan’a baktım. Yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışıyordum. Ama o, sanki biraz önceki konuşmanın hiçbirini duymamış gibi karşısına bakıyordu. Tam o sırada Umay lafa karıştı.
“Gelemezsin şekerim. Abim bizimle gelecek.”
Alparslan’ın yüzündeki ifade, Umay’ın sözleriyle bir anda değişti. Az önce sakin görünen yüz kasları gerildi, çenesi hafifçe sıkıldı. Başını Esra’ya çevirdi.
“Sen Yiğit’le git. Ben yürüyeceğim.”
Esra’nın yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Alparslan ise sanki başka hiçbir şey olmamış gibi bize döndü.
“Her şeyi aldıysanız hadi gidelim.”
Ardından Yiğit’le vedalaşıp Halit’le birlikte öne doğru birkaç adım attı. Sonra durup arkasını döndü.
“Ne bekliyorsunuz? Hadi.”
Hepimiz bir anda toparlandık. Zeynep ve Aslı’yla hızlıca vedalaştık. Ardından yürümeye başladık. Arda ile Serhan da koşturarak yanımıza geldi ve grubun en önüne geçtiler. Halit ile Alparslan birkaç adım gerimizden yürüyordu.
Ben, Umay ve Elif ise ortalarda kalmıştık. Birkaç dakika boyunca kimse konuşmadı.Az önce yaşananlar hâlâ hepimizin aklındaydı. Elif sessizliği daha fazla sürdüremedi. Başını hafifçe çevirip bana ve Umay’a baktı.
“Bu neydi şimdi?”
Umay kaşlarını kaldırdı.
“Ne neydi?”
Elif gözlerini devirdi.
“Esra meselesi tabii ki. Kız resmen Alparslan’la gelmek istedi, sen de çat diye ‘abim bizimle gelecek’ dedin. Sonra Alparslan da kızı gönderdi.”
Umay omuzlarını silkti.
“Ne var bunda? Abim zaten bizimle gelecekti.”
Elif’in yüzündeki ifade daha da anlamlı bir hâl aldı.
“Tabii canım… Kesinlikle mesele sadece bu.”
Ben istemsizce gülümsedim ama konuşmaya karışmadım. Arkamızda yürüyen Alparslan’a bakmamaya çalışıyordum. Az önce Esra’ya söylediği cümle zihnimde yeniden yankılandı.
Sen Yiğit’le git. Ben yürüyeceğim.
Neden böyle bir karar vermişti? Üstelik Umay’ın sözleriyle yüzünün bir anda sertleşmesini de hâlâ anlayamıyordum. Elif yeniden bana doğru eğildi.
“Sen ne diyorsun Selen?”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Ben mi?”
“Evet, sen. Sen gördün her şeyi.”
Omuzlarımı hafifçe silktim.
“Ne bileyim? Bence Alparslan’ın canı yürümek istedi.”
Elif birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra dudaklarını büzerek gülümsedi.
“Hı hı… Tabii. Kesin öyledir.”
Umay da kıkırdadı. Ben ise gözlerimi kaçırıp önüme baktım. Elif bir süre daha yanımızda yürüdü. Sokağın ayrımına geldiğimizde durup bize döndü.
“Bizim ayrım burası. Yarın görüşürüz.”
Halit birkaç adım geriden seslendi.
“Elif, hadi. Biz eve geçelim.”
Elif başını çevirip abisine baktı, ardından yeniden bize döndü.
“Tamam, ben gidiyorum. Görüşürüz.”
“Görüşürüz,” dedik hep bir ağızdan.
Halit de yanımıza kadar gelip başıyla selam verdi.
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
İkisi yan yana yürüyüp sokağın diğer tarafına doğru ilerlerken biz de yolumuza devam ettik. Arda ile Serhan önden gidiyordu. Umay, Alparslan ve ben ise biraz gerilerinde yürüyorduk.Bir süre kimse konuşmadı. Gecenin serinliği yüzüme vuruyor, ayak seslerimiz kaldırım boyunca birbirine karışıyordu. Tam o sırada Umay’ın telefonu çaldı.
“Bir dakika,” dedi.
Telefonunu çıkarıp kulağına götürdü.
“Alo?”
Konuşmaya başlayınca birkaç adım gerimizde kaldı. Ben de farkında olmadan Alparslan’la yan yana yürümeye başladım.Aramızda birkaç adımlık sessizlik vardı. Ne söyleyeceğimi bilemediğim için önüme bakıyordum. O da bir süre sessizce yürüdü. Sonra, sanki aklına yeni gelmiş gibi sakin bir sesle konuştu.
“Bakıyorum da…”
Başımı ona çevirmeden sordum.
“Neye?”
“Mahalledekilerle çabuk kaynaşmışsın.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Ses tonunda anlam veremediğim bir ima vardı.
“Mahalledekiler?”
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra bakışlarını yoldan ayırmadan ekledi:
“Yiğit mesela.”
Adımlarım istemsizce yavaşladı.
“Yiğit mi?”
“Evet.”
Sesindeki belli belirsiz alay bu kez daha net hissediliyordu.
“Daha geleli ne kadar oldu? Şimdiden beraber çaylar, sohbetler…”
Şaşkınlıkla ona döndüm.
“Ne ima ediyorsun?”
Alparslan bu kez bana baktı. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı ama gözleri hiç gülmüyordu.
“İma etmiyorum. Doğrudan söylüyorum. Gün verecek kadar kaynaşmışsınız.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Seni rahatsız eden ne? Çabuk kaynaşmam mı, yoksa Yiğit’le kaynaşmam mı?”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Beni neden rahatsız etsin ki?”
“Orasını sen bileceksin. Sorduğuna göre…”
Bir an sustum. Ardından ona dönüp ekledim:
“Demek ki bir şey dikkatini çekmiş.”
Alparslan birkaç saniye cevap vermedi. Sonra gözlerini tekrar yola çevirdi.
“Yiğit’le ne kadar çabuk samimi olduğun beni neden rahatsız etsin?”
Sesinde inkâr etmeye çalıştığı bir şey vardı. Ben de hafifçe gülümsedim.
“Yiğit, bazıları gibi ne istediğini bilmeyenlerden değil. Yaptığı davranışın sonuna kadar arkasında duruyor. O yüzden samimi olmuşumdur.”
Alparslan’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Artık ne kadar görüştüyseniz onu tanıyıp savunacak hâle gelmişsiniz.”
Kaşlarımı daha da çattım.
“Seni alakadar etmez ne kadar görüştüğüm. Hem bu soruyu sormadan önce bana ne söylediğini unutma. Ben senin istediğin gibi davranıyorum, sen de öyle davran.” Alparslan cevap vermedi.
Sadece çenesini hafifçe sıktığını gördüm. Birkaç saniye boyunca sessizce yürüdü. Aramızdaki sessizlik, az önceki sözlerden daha ağırdı. Tam o sırada Umay telefon konuşmasını bitirip hızla yanımıza yetişti.
“Abim neden sinirliydi?”
Alparslan’ın arkasından baktım. O, Umay’ın geldiğini fark eder etmez adımlarını hızlandırmış, Arda ile Serhan’a yetişmişti. Omuzlarımı silktim.
“Bilmiyorum.”
Umay gözlerimin içine, inanmadığını açıkça belli eden bir ifadeyle baktı.
“Bilmiyorsun?”
“Evet.”
Daha fazla açıklama yapmadım. Zaten ne söyleyeceğimi ben de bilmiyordum. Kısa süre sonra evimizin bulunduğu sokağa geldik. Bahçe kapısının önünde durdum.
“Yarın konuşuruz güzelim. İyi geceler.”
Umay’a gülümsedim. Sonra Arda’ya el salladım.
“Hadi Serhan.”
Serhan’a bakmadan bahçe kapısına doğru yürüdüm. O da arkamdan geldi. Kapının önüne geldiğimizde elini uzatıp kapıyı açtı ve birlikte içeri girdik. Bahçeden geçip eve girdikten sonra kimseyle konuşmadan doğruca odama çıktım.Üstümü değiştirdim.Telefonumu komodinin üzerine bıraktım.Sonra yatağa uzandım.Gözlerimi kapattığım anda gün boyunca yaşananlar yeniden zihnimde dönmeye başladı.
Umay’ın geçmişi…
Demir’in dönecek olması…
Yarınki kahvaltı…
Aslı’nın Yiğit’e olan hisleri…
Ve en çok da Alparslan’ın sözleri.
Mahalledekilerle çabuk kaynaşmışsın.
Yiğit mesela.
İstemsizce kaşlarımı çattım. Sonra kendi kendime kızıp yorganı üzerime çektim.
“Boş ver,” diye mırıldandım. Bugünlük daha fazla düşünmek istemiyordum.Gözlerimi kapattım ve hiçbir şeyi düşünmemeye çalışarak uykuya daldım.
Herkese merhaba 🤗Nasılsınız, umarım herkes iyidir 💕
Sizleri uzun bir bölümle baş başa bırakıyorum, umarım keyifle okursunuz. Beğenilerinizi ve yorumlarınızı eksik etmeyin!
Yeni bölümlerin gecikme sebebine gelecek olursak; şu sıralar hayatımı düzene sokmaya çalıştığım için buraya zaman ayırmakta zorlanıyorum. Hikaye yazmaya, kendi karmaşık hayatımdan biraz olsun uzaklaşıp kafamı dağıtabilmek için başlamıştım. Gösterdiğiniz ilgi ve sevgi için hepinize sonsuz teşekkürler. Lütfen sitem etmeyin, elimden geleni yapıyorum.
Keyifli okumalar!
Bölüm etkileşimi
