BİR MAHALLE MASALI kitap kapağı

24. bölüm / 24

BİR MAHALLE MASALI

21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler

Vaveyla Yazarı: Kayıp Hayaller

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler

21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler
Selen’in Anlatımı
Umay derin bir nefes aldı. Önce sağa, sonra sola baktı. Sanki anlatacaklarını zihninde toparlamaya çalışıyor, nereden başlayacağını kestiremiyordu. Sonunda bakışları benimkilerle buluştu.
“Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Üzerini öyle bir kapattım ki… Şimdi nasıl açacağımı da bilmiyorum,” dedi.
Ona bakıp hafifçe gülümsedim. Acele etmesini istemiyordum. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, anlatacaklarını kendi istediği zaman anlatabilirdi.
“Aslında aramızda geçenleri kızlar bilmiyor. Bir Merve biliyor. Söyleyeceklerimi onlara anlatma, olur mu? Ben henüz onlara anlatmaya hazır değilim.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Kızlar bana Demir’in Umay’ı terk ettiğini söylemişti ama belli ki bilmediğim, hatta tahmin bile edemeyeceğim çok şey vardı.
“Burada anlattığın her şey burada kalır, Umay. Merak etme, benden sır çıkmaz.”
“Biliyorum.” Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi. “Evet, çok kısa bir süre oldu ama sanki hep birlikte büyümüşüz gibi hissediyorum.”
Ben de gülümsedim. “Ben de öyle hissediyorum.”
Sonra sustum. Elimi onun elinin üzerine bırakarak devam etmesini bekledim. Umay bir süre bahçenin karanlığa gömülen köşesine baktı. Konuşmaya başlamadan önce kendini hazırladığını anlayabiliyordum.

“Ben…” diye başladı, sonra durdu. “Kendimi bildim bileli, yani aklım ermeye başladığı andan beri o hep buradaydı.”
Sesindeki değişimi fark ettim. Demir’in adını anarken bile geçmişe uzanıyordu sanki.
“Onun annesiyle babası doktor. Zaten okulda tanışıp birbirlerine âşık olmuşlar. Elmas teyzem Demir’e hamile kalınca da evlenmişler. Babası Ali amcanın ailesi çok zengin. Dededen toruna doktorluk yapan bir aile düşün. Hastaneleri bile var, onlara bağlı özel okulları da…”
Bir an durup nefes aldı. Parmaklarını birbirine doladı.
“Neyse… Elmas teyze, Demir’i doğurduktan dört yıl sonra mesleğine geri dönmek istemiş. Bu yüzden Demir’i Hatice teyzeye bırakmaya başlamış. Önceleri ara sıra kalıyormuş, sonra sabah gelip akşam gitmeye alışmış.”
Umay’ın sesi gittikçe uzaklaşıyor, anlattıkları onu yıllar öncesine götürüyordu.
“Abim Demir’den dört yaş büyük. Bizimkiler mahallede birlikte vakit geçirdikçe kaynaşmışlar. Abim, Yiğit, Halit abi, Rüzgâr abi… Hep birliktelermiş. Demir de aralarındaki en küçükleri olduğu için onu daha çok koruyup kolluyorlarmış.”
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Fakat o gülümseme uzun sürmedi.
“Birkaç yıl böyle geçti. Sonra Duru’yla ben dünyaya geldik.”
Bir an sustu. Bakışları bahçenin bir köşesinde sabitlendi; sanki orada, geçmişinden bir görüntü belirivermişti.
“Abim benimle hiç oynamazdı,” dedi usulca. “Hep Duru’yla oynardı.”
Gözleri uzaklara daldı. Ben de sustum. Çünkü o an, Umay’ın anlattıklarının henüz başında olduğumuzu hissediyordum.
“Belki de Duru benden birkaç ay önce dünyaya geldiği içindir,” diye devam etti Umay. “Abimin ona olan bağlılığı bambaşkaydı. Duru’yu görünce herkesi unutur, bütün ilgisini ona verirdi. Ben de bir kenarda oturur, onların oyunlarını izlerdim. Bazen ağladığımda beni de aralarına alırlardı.”
Hafifçe güldü ama bu, insanın içini ısıtan bir gülümseme değildi. Geçmişte kalmış küçük bir kırgınlığın izlerini taşıyordu.
“O zamanlar abime çok kızardım. Küserdim ama o fark etmezdi bile.” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Hatta bir süre sonra Duru’yla da oynamak istemediğimi hatırlıyorum. Onlar dışarı çıktığında ben çıkmazdım. Kendi hâlimde takılırken Demir yanıma gelir, sessizce otururdu. Öylece yan yana dururduk. Konuşmazdık bile.”
Bakışlarını yere indirdi.
“Uzun süre bana acıdığı için yanımda olduğunu düşündüm.”
Bir an sustu. Derin bir nefes alıp ellerine baktı. Parmakları huzursuzca birbirine dolanıyordu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu.
“Sonra bu mahallede herkesin hayatını değiştiren bir olay yaşandı.” Sesi titremeye başladı. “Bir gün abimle Duru yine dışarıda oynuyorlarmış. Abimin gözlerinin önünde… Duru’yu kaçırmışlar.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Gerçekten mi?” diyebildim.
Umay gözlerimin içine baktı ve başını hafifçe salladı.
“Abimin bağırışlarını duyunca hepimiz sokağa çıktık. O görüntüyü asla unutamıyorum, Selen.” Sesi gittikçe kısıldı. “O kadar kötüydü ki…”
Yutkundu, gözlerini bir an kapattı.
“Pantolonu yırtılmıştı. Dizleri kanıyordu, ellerinden kan akıyordu. Ama bütün bunlara rağmen o kanlı elleriyle iki çikolatayı sımsıkı tutuyordu. Sanki onları bırakırsa Duru’yu da tamamen kaybedecekmiş gibi…”
Umay’ın sesi kırıldı. Gözlerinden süzülen yaşları silmeye bile çalışmadı.

“Ellerine bakıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.”
O anı yeniden yaşıyor gibiydi. Elimi uzatıp elini tuttum, parmaklarını usulca sıktım. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bazen insanın içindeki acıyı hafifletecek doğru bir cümle olmuyordu.
“Abim çok kötü oldu,” diye devam etti. “Biz onu bir daha eskisi gibi toparlayamadık. Sonra üst üste başka kötü olaylar da yaşandı. Her şey birbirine karıştı. Derken herkes kendi kabuğuna çekildi.”
Başını eğdi. Bir süre öylece kaldı.
Ben de elini bırakmadım. Artık Demir’in Umay’ın hayatındaki yerini biraz daha iyi anlıyordum. Bazı insanlar, insanın hayatına yalnızca girdikleri için değil, en zor zamanlarında sessizce yanında kaldıkları için yerleşirdi. Umay’ın hikâyesinde Demir, belki de en başından beri böyle biriydi.
Umay bir süre sustu. Başparmağıyla elimi usulca okşarken bakışlarını bahçenin karanlığına çevirdi.
“Bazen abimin bana bakışlarında farklı bir şey görüyordum,” diye devam etti. “Şimdi iyiyiz, aramız düzeldi ama o zamanlar çok kötüydü, Selen. Sanki yüzüme bakamıyordu. Ben de o bakışları gördükçe evden kaçıyordum. Çocuktum işte… Ne yapacağımı bilmiyordum.”
Gözlerini kısa bir an kapattı.
“Parka gidip oturuyordum. Öylece… Çocukları oynarken izliyordum ama kendim oynamıyordum. Demir de beni ne zaman görse yanıma gelirdi. Hiçbir şey sormazdı, beni konuşmaya zorlamazdı. Sadece yanımda otururdu.”
Dudaklarında bu kez daha sıcak, daha gerçek bir gülümseme belirdi.
“Sonra böyle böyle çok iyi arkadaş olduk. Onun okuldan, evden ne zaman geleceğini dört gözle beklerdim. Bazen daha sokağın başında görürdüm onu, hemen yanına koşardım. O da beni görünce gülümserdi.”
Umay’ın yüzündeki o küçük gülümsemeyi izledim. Geçmişin güzel bir anısına tutunmuş gibiydi.
“Sonra Demir okula başladı. Artık sadece hafta sonları gelebiliyordu. Yine de o günlerde birlikte vakit geçirirdik. Böyle devam etti… Ta ki liseye başlayana kadar.”
Gülümsemesi yavaşça silindi.
“Liseye başlayınca mahalleye gelmemeye başladı. Önceleri belki yoğundur, belki bu hafta gelemez diye düşündüm. Her hafta sonu parka gidip bekledim. Bazen saatlerce oturdum. Ama gelmedi.”
İçimde bir şey burkuldu. Umay’ın o yaşlarda, birinin gelmesini bekleyerek geçirdiği hafta sonlarını düşündüm. Belki de kimseye anlatamadığı şeyleri, o parkta tek başına otururken içinde biriktirmişti.
“Sonra liseyi bitirdi ve tıp fakültesini kazandı.” Derin bir nefes aldı. “Kazandığı yıl mahalleye bir haftalığına geldi. Ben de o zamanlar on beş yaşlarındaydım. Ama o kadar kötü bir hâldeydim ki, Selen…”
Sesi giderek kısıldı. Söyleyeceklerinin devamı boğazına düğümlenmiş gibi durdu. Elini biraz daha sıktım ama araya girmedim. Umay’ın gözleri dolmuştu; belli ki o bir haftayı hatırlamak bile canını acıtıyordu.
Umay derin bir nefes aldı, sonra anlatmaya devam etti.

“Onu yeniden gördüğümde dilim tutuldu, Selen. Çok değişmişti. Artık çocuk değildi, yetişkin bir adam olmuştu. Bana sadece bir kere yaklaştı. ‘Nasılsın, ufaklık?’ diye sordu.”
Dudaklarında mahcup bir gülümseme belirdi.
“Ben heyecandan tek kelime edemedim. Sadece başımı salladım. O da hafifçe gülümsedi, sonra abimlerle takılmaya devam etti.”
Bakışları uzaklara kaydı. Sanki yıllar önceki o anı yeniden yaşıyordu.
“Ben de onu uzaktan izledim. Çocuk aklı işte… Sırf onu görebilmek için tıp okumak istedim. Onunla aynı yerde olmak, belki her gün karşılaşabilmek istiyordum. Ama tıp kazanacak kadar başarılı değildim. İlk yıl kazanamadım, mezuna kaldım. Ertesi yıl da olmadı.”
Bir an durdu, derin bir nefes aldı.
“Sonra onun üniversitesindeki bölümleri araştırmaya başladım. Aynı binada hemşirelik bölümü de varmış. Puanım yetiyordu, üstelik yüzde yetmiş beş bursla okuyabilecektim. Ben de sırf onu görebilmek için hemşireliği seçtim.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Umay, başını iki yana sallayıp acı bir tebessümle devam etti.
“Biliyor musun, ben o yaşıma kadar kandan korkardım. Kan gördüğümde fenalaşırdım. Bizimkilere hemşirelik okuyacağımı söylediğimde kimse inanmadı. Yapamayacağımı söylediler. Haksız da sayılmazlardı aslında. Ama ben kafama koymuştum bir kere.”
Sözlerinin arasında kısa bir sessizlik oldu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip parmaklarıyla oynamaya başladı.
“Neyse, bir şekilde başladım okula. O beşinci sınıftaydı, ben daha yeni başlamıştım. Bizimkilerin ona haber verdiğini biliyordum. Aynı binada, aynı fakültede olacağımızdan haberi vardı. Ama düşün, ilk iki hafta yanıma bir kere bile gelmedi.”
Umay’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Sonra bir gün dersim onun bulunduğu kattaydı. Öyle denk geldik. Yanıma gelip konuştu. Ondan sonra da arada bir beni nerede görse selam veriyor, hâlimi hatırımı sorup gidiyordu. Derslerinin ne kadar yoğun olduğunu biliyordum. Yine de onu görebilmek için fırsat kolluyordum.”
Başını hafifçe eğdi. Birkaç saniye düşündükten sonra yeniden konuştu.
“Sonra sınıf arkadaşı Yusuf’la tanıştım. Meğer Yusuf, Demir’le konuşurken beni fark etmiş. Ama Demir bizi tanıştırmak istememiş.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Umay ise gözlerini kapatıp eliyle alnını ovaladı.
“Şimdi nedenini anlıyorum,” diye fısıldadı.
Ardından öne doğru eğildi, ellerini başının üzerine götürdü. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir şey artık ağır geliyordu.
“Ben de Yusuf’la yakınlaşırsam Demir’i daha çok görürüm diye düşünmüştüm. Ama yemin ederim, Selen… Yusuf’a hiçbir zaman onun yanlış anlayacağı şekilde yaklaşmadım. Asla. Hatta Yusuf’un bana farklı bir gözle bakmasına bile izin vermedim.”
Son cümlesini söylerken başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sanki yalnızca anlattıklarını değil, yıllardır içinde taşıdığı bir suçluluk duygusunu da bana anlatıyordu. Elini tuttum. Ona inanmadığımı düşündürecek tek bir şey bile söylemek istemiyordum.
“Umay,” dedim usulca, “sana inanıyorum.”
Gözleri yeniden doldu. Dudaklarını birbirine bastırıp bakışlarını kaçırdı. Ben de yanında sessizce oturdum. Çünkü anlatacaklarının henüz bitmediğini, asıl canını yakan şeyin biraz ileride bizi beklediğini hissediyordum.
Başını kaldırdı. Gözleri doluydu.
“Biliyorum. Ama keşke mesele yalnızca Yusuf olsaydı, Selen.”
İçimdeki merak biraz daha arttı. Yine de sorularımı peş peşe sıralamadım. Elini bırakmadan bekledim.
Umay derin bir nefes aldı.
“Ben yıllarca Demir’in beni yalnızca çocukluk arkadaşı olarak gördüğünü düşündüm. Onun için ne ifade ettiğimi bilmiyordum. Bazen bana öyle yakın davranıyordu ki… Sanki ben de onun için diğer insanlardan farklıydım. Sonra bir bakıyordum, yine aramıza mesafe koymuş.”
“Peki, hiç ona sordun mu?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır. Çünkü cevabından korkuyordum. Ya benim için hiçbir şey hissetmediğini söylerse? O zaman onu bir daha eskisi gibi sevemezdim demiyorum… Ama yanında kalmak için bile bir sebebim kalmazdı.”
Kalbim sıkıştı. Umay’ın yıllarca bir insanın birkaç sözüne, küçücük bir gülümsemesine tutunarak yaşadığını düşündüm.
“Sonra ne oldu?” diye sordum.
Umay gözlerini benden kaçırdı. Bir süre parmaklarıyla oynadıktan sonra kısık bir sesle konuştu.
“Sonra ilk kez beni kıskandığını düşündüm.”
Umay gözlerini benden kaçırdı. Bir süre parmaklarıyla oynadıktan sonra derin bir nefes aldı.
“Sonra ilk kez beni kıskandığını düşündüm.”
Başımı hafifçe yana eğdim. Demir’in Umay’a karşı hissettiklerini merak etmeye başlamıştım. Ama bunu belli etmeden onu dinlemeye devam ettim.
“Nasıl yani?” diye sordum.
Umay dudaklarını birbirine bastırdı. Yüzünde, hatırladığı şeye hem üzülüyor hem de o günlere dönmek istiyor gibi bir ifade vardı.
“Bir gün Yusuf’la kütüphaneden çıkıyorduk. Birlikte ders çalışmıştık. Beni yurda bırakmak istedi, ben de kabul ettim. Tam fakültenin kapısından çıkıyorduk ki Demir’i gördüm. Arkadaşlarıyla konuşuyordu. Bizi görünce sustu.”
Umay kısa bir an durdu.
“Önce bana baktı, sonra Yusuf’a. Yanlarına gittiğimizde Yusuf selam verdi. Demir de başıyla karşılık verdi ama yüzü değişmişti. Normalde benimle konuşurken gülümserdi. O gün yüzüme bile doğru düzgün bakmadı.”
“Sonra?”
“Yusuf yanımızdan ayrılınca bana döndü. ‘Sen onunla ne zamandır bu kadar yakınsın?’ diye sordu.”
Umay’ın dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme geçti.
“İnanabiliyor musun? O an içimde bir şey kıpırdadı. İlk defa beni merak ettiğini, belki de başkasının yanında görmeye dayanamadığını düşündüm.”
“Peki, sen ne dedin?”
“Birlikte ders çalıştığımızı söyledim. Başka bir şey olmadığını da ekledim. Ama o sanki bana inanmak istemiyordu. ‘Dikkat et, ufaklık. Herkes senin çocukluk arkadaşın değil,’ dedi.”
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.
“Bunu gerçekten söyledi mi?”
Umay başını salladı.
“İşte o gün her şey değişti. Demir bizi gördükten sonra birkaç gün boyunca benimle doğru düzgün konuşmadı. Ne zaman yanına gitsem ya işi çıkıyordu ya da arkadaşlarının yanına gidiyordu. Önceleri anlam veremedim. Sonra bir gün ders çıkışında karşıma dikildi.”
Umay’ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Yusuf’la aramızda bir şey olup olmadığını sordu. Ben de olmadığını söyledim. Bana inanmadı. Hatta Yusuf’tan hoşlanıp hoşlanmadığımı bile sordu.”
“Sen ne dedin?”
“Ben de ona bunun kendisini neden ilgilendirdiğini sordum.”
Umay hafifçe güldü.
“Bir görseydin, Selen. Bir anda sustu. Sonra bana yaklaşıp, ‘Çünkü seni onunla görmek istemiyorum,’ dedi.”
Gözlerimi büyüttüm.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Ben de kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken nedenini sordum. Bir süre yüzüme baktı. Sonra…”
Umay durdu. Gözleri dolu değildi artık; aksine, hatırladığı anı anlatırken yüzüne yıllardır görmediğim bir mutluluk yerleşmişti.
“Sonra beni öptü.”
İstemeden gülümsedim.
“Ne? Aman Allahım! Sen ne yaptın?”
“Ne yapayım? Ben de neye uğradığımı şaşırdım. Yıllardır sevdiğim adam karşımdaydı ve beni öpüyordu. Geri çekildiğinde yüzüme baktı. Ben hâlâ tek kelime edemiyordum.”
“Sonra ne söyledi?”
“‘Şimdi de bunun beni neden ilgilendirdiğini soracak mısın, ufaklık?’ dedi.”
Umay kahkaha attı. Ben de onunla birlikte güldüm. İlk defa anlatırken yüzündeki acının yerini güzel bir anının sıcaklığı almıştı.
“Ben de ona çocuk olmadığımı söyledim. O da gülerek, ‘Fark ettim,’ dedi.”
Başını iki yana salladı.
“İnan bana, Selen, o gün dünyalar benim olmuştu. Ama asıl şaşırtıcı olan, Demir’in ertesi gün de yanıma gelmesiydi. Sonraki gün de… Bir süre sonra bana karşı hissettiklerini açıkça söyledi. Benden hoşlandığını, hatta bunun yeni bir şey olmadığını anlattı. Sadece aramızdaki yaş farkı ve beni çocukluğumdan beri tanıyor olması yüzünden kendine bile itiraf edememiş.”
“Peki, neden ilişkinizi gizlediniz?”
Umay’ın yüzündeki gülümseme biraz küçüldü.
“Demir istedi. Son sınıftaydı, mezuniyetine bir yıl kalmıştı. Ailemizin birbirini tanıdığını, abimin bunu öğrenirse sorun çıkaracağını düşünüyordu. Bir de kimsenin ilişkimize karışmasını istemiyordu. Önce birkaç ay gizli tutalım, sonra uygun bir zamanda herkese söyleriz, dedi.”
“Sen de kabul ettin.”
“Tabii ki ettim.” Omuzlarını silkti. “Onunla birlikte olabilmek için yıllarca beklemişim. Bir süre daha beklemek bana zor gelmedi.”
Umay’ın yüzünde yeniden o eski gülümseme belirdi.
“Bir yıl boyunca herkesten gizli sevgili olduk, Selen. Düşünsene, aynı mahallede büyüdüğüm, çocukluğumdan beri sevdiğim adam artık sevgilimdi. Ama bunu kimse bilmiyordu.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Üniversitede koridorda karşılaştığımızda birbirimize sıradan iki arkadaş gibi davranıyorduk. Bazen yanımdan geçerken parmaklarıma dokunuyordu. Bazen kimse görmeden elimi tutuyordu. Akşamları beni arıyor, günümün nasıl geçtiğini soruyordu. Buluştuğumuzda saatlerce konuşuyorduk. Ben onun yanında kendimi dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyordum.” Bir an sustu.
“Sonra Demir’in son senesiydi. Ben ikinci sınıftaydım. Sürekli hastanedeydi, TUS’a çalışıyordu. Onunla doğru düzgün görüşemiyorduk. İlişkimiz hâlâ gizliydi ama ben artık bir gün herkese anlatacağımızı düşünüyordum. Özellikle abime… Onunla aynı sofraya otururken Demir’in elini tutabilmeyi, herkesin yanında ona sarılabilmeyi istiyordum.”
“Peki, ne oldu?”
Umay’ın bakışları uzaklaştı.
“Sonra Merve bizim okuldan tıbbi sekreterliği kazandı.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Merve mi?”
Başını salladı.
“Evet. Benden bir yaş küçüktü. O birinci sınıftaydı, ben ikinci sınıftaydım, Demir de mezun olmak üzereydi. Zamanla Demir’le birlikte olduğumuzu öğrendi. Başta çok şaşırdı ama sırrımızı kimseye söylemedi.”
“Merve ile Yusuf bir süre sonra sevgili oldular. Başlangıçta her şey yolundaydı. Hep birlikte vakit geçiriyorduk. Yusuf’la Merve mutluydu, ben de Demir’le… Ama zaman geçtikçe Demir’in kıskançlığı arttı.”
Umay’ın sesi yavaşladı.
“Yusuf’la konuşmamdan, aynı ortamda bulunmamızdan, hatta bazen onun şakasına gülmemden bile rahatsız oluyordu. Ben de ona Merve’nin Yusuf’la birlikte olduğunu, Yusuf’un benim arkadaşım olduğunu anlatıyordum. Ama ne söylesem yetmiyordu.”
“Sen de kıskanıyor muydun?”
Umay hiç düşünmeden başını salladı.
“Elbette. Ben de Demir’i kıskanıyordum. Ama aramızda bir fark vardı. Ben onun hayatındaki yerimi biliyordum. En azından bildiğimi sanıyordum. O ise sanki her an onu aldatabilecekmişim gibi davranıyordu.”
Parmaklarını birbirine geçirdi.
“Bu yüzden tartışmalarımız çoğalmaya başladı. Önce küçük şeylerdi. Sonra her görüşmemizde bir mesele çıkmaya başladı. Bazen günlerce konuşmuyorduk. Ardından Demir arıyor, özür diliyor, ben de onu affediyordum. Çünkü onu seviyordum. Hem de hâlâ çok seviyordum.”
Umay’ın gözleri yeniden doldu.
“Ta ki o güne kadar…”
Elini biraz daha sıkı tuttum.
“Hangi gün, Umay?”
Başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı.
“Demir’in elinde bir fotoğrafla karşıma geldiği güne kadar.”
İçimde kötü bir his belirdi.
“Nasıl bir fotoğraf?”
Umay’ın sesi titredi.
“Yusuf’la benim öpüştüğümüzü gösteren bir fotoğraf.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Ne? Ama sen Yusuf’la…”
“Biliyorum, Selen.” Umay başını eğdi. “Ben de ona bunu anlatmaya çalıştım. Ama Demir beni dinlemedi bile.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“O gün bana söylediklerini, yüzüme nasıl baktığını hiç unutamıyorum. Çünkü yıllarca ona güvenmiştim. Birlikte geçirdiğimiz bir yıl boyunca, ne olursa olsun bana inanacağını düşünmüştüm.”
Sesi kırıldı.
“Ama elindeki tek bir fotoğraf, benim ona anlattığım her şeyden daha gerçekti onun için.”
Umay sustu. Ben ise onu dinlerken içimde hem öfke hem de üzüntü hissediyordum.
“Peki, fotoğraf nasıl çekilmişti?” diye sordum. “Yusuf’la gerçekten öpüşmedin, değil mi?”
Umay gözlerimi kaçırmama izin vermeden yüzüme baktı.
“Hayır, Selen. Öpüşmedim.”
Ardından derin bir nefes aldı.
Umay ellerini dizlerinin üzerine koydu. Bir süre parmaklarıyla oynadıktan sonra derin bir nefes aldı.
“O gün her şey çok normal başlamıştı, Selen. Demir’le akşam buluşacaktık. Son birkaç gündür aramız biraz gergindi ama ben konuşup düzeltebileceğimizi düşünüyordum. Hatta buluşmadan önce ona sevdiği tatlıdan almıştım.”
Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
“Ne kadar aptalmışım, değil mi? Ben onunla aramızı düzeltmenin hayalini kurarken o, elinde bir fotoğrafla karşıma çıkmaya hazırlanıyormuş.”
“Umay, kendine böyle söyleme,” dedim usulca.
Başını salladı ama cevap vermedi.
“Akşam beni aradı. Sesinden bir tuhaflık olduğunu anlamıştım. Nerede olduğumu sordu, ben de evde olduğumu söyledim. Gelmek istediğini söyledi. Bekledim. Kapı çaldığında elimde tatlı kutusu vardı. Onu görünce gülümsemeye çalıştım ama yüzüme bile bakmadı.”
Umay’ın gözleri dolmaya başladı.
“İçeri girdi. Ben de arkasından salona geçtim. Bir şey söylemesini bekliyordum. Sonra cebinden telefonunu çıkardı, ekranı bana çevirdi.”
Bir an sustu. Dudaklarını birbirine bastırdı.
“Fotoğrafta Yusuf vardı. Bana doğru eğilmişti, ben de başımı ona çevirmiştim. Dışarıdan bakınca gerçekten öpüşüyormuşuz gibi görünüyordu.”
“Peki, o fotoğraf nasıl çekilmiş?”
“Bilmiyorum. O an bunu düşünemedim bile. Çünkü Demir’in yüzünü gördüm, Selen. Bana öyle bakıyordu ki…” Sesi titredi. “Sanki karşısında bir yıldır sevdiği kadın değil de tanımadığı biri vardı.”
Umay gözlerini sildi.
“‘Bana bunun ne olduğunu açıklar mısın?’ diye sordu. Sesi o kadar soğuktu ki ilk başta ne diyeceğimi bilemedim. Fotoğrafa baktım, sonra ona döndüm. Yusuf’la aramda hiçbir şey olmadığını söyledim.”
“İnandığını söyledi mi?”
Umay acı acı güldü.
“İnanmak mı? Ben daha cümlemi bitiremeden sesini yükseltti. Bana ne zamandır onu aptal yerine koyduğumu, herkesin bildiği bir şeyi kendisinden saklayıp saklamadığımı sordu.”
İçimde yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım. Umay’ın elini tutarken onun o gün kendisini nasıl savunmaya çalıştığını düşünüyordum.
“Ben de Yusuf’la öpüşmediğimi söyledim. Fotoğrafın nasıl çekildiğini bilmediğimi anlattım. Ama beni dinlemedi. Bir ara, ‘Ben sana güvenmek için ne yaptım da sen bunu bana yaptın?’ dedi.”
Umay’ın sesi kırıldı.
“İşte o cümle canımı çok yaktı, Selen. Çünkü ben ona hiçbir şey yapmamıştım. Bir yıl boyunca ilişkimizi herkesten saklamıştım. Bazen onunla rahatça yan yana yürüyemediğim için üzülmüştüm ama yine de kabul etmiştim. Bir gün her şeyin düzeleceğine inanmıştım.”
Başını öne eğdi. Gözyaşları ellerinin üzerine düştü.
“Sonra ona, ‘Demir, bana bir kere olsun inan. Beni tanıyorsun,’ dedim.”
Bir süre sustu.
“Bana ne söyledi, biliyor musun?”
Başımı iki yana salladım.
“‘Seni tanıdığımı sanıyordum, Umay.’”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bazen birkaç kelime, uzun bir tartışmadan daha fazla acıtabilirdi.
“Sonra ne oldu?” diye sordum.
Umay başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı.
“Sonra elindeki fotoğrafı masaya bıraktı. Bana bir daha yüzümü görmek istemediğini söyledi.”
“Umay…”
“Ben de gitmemesi için yalvardım, Selen.” Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Beni dinlemesini istedim. Yusuf’la aramda hiçbir şey olmadığını tekrar tekrar söyledim. Ama o kararını vermişti.”
Umay derin bir nefes aldı, fakat nefesi yarıda kesildi.
“Kapıdan çıkarken arkasından seslendim. Bana dönmedi bile.”
Elimi iki eli arasına aldı.
“Bir yıl boyunca herkesten gizlediğimiz ilişkimizi, tek bir fotoğrafa bakarak bitirdi. Ne bana bir açıklama fırsatı verdi ne de gerçeği öğrenmeye çalıştı.”
Bir an durdu.
“Ve en kötüsü, Selen…”
Yüzüme baktı. Gözlerinde hâlâ dinmeyen bir kırgınlık vardı.
“Demir beni terk ettikten sonra bana tek bir kez bile dönüp gerçeği sormadı.”
Bahçeye sessizlik çöktü. Uzakta bir kapı kapandı, annemin mutfaktan gelen sesi duyuldu. Ama ikimiz de yerimizden kıpırdamadık.
Umay’ın anlattıklarından sonra aklımda tek bir soru vardı.
Bir insan, yıllarca tanıdığı ve sevdiğini söylediği birine nasıl olur da tek bir fotoğraf yüzünden sırtını dönebilirdi?
Onu kendime çekip sarıldım. Başını omzuma yasladığında bir süre yalnızca saçlarını okşadım.
“Peki, Yusuf ne dedi? Fotoğrafı ona gösterdin mi?”
Umay kollarımın arasında hareketsiz kaldı. Sonra yavaşça başını kaldırdı.
“Yusuf’un o fotoğrafla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Ama Demir’in onu nereden bulduğunu da bilmiyorum.”
“Keşke Demir de bana bunu sormaya tenezzül etseydi.”
Umay bir an sustu, sonra konuşmaya devam etti.
“Bana, ‘Kim ne derse desin sana inanmadım. Ama bu son noktaydı. Senin nasıl iki yüzlü biri olduğunu bilmiyordum. Sen buna değmezmişsin,’ dedi.”
Gözleri yeniden doldu.
“Sonra benden kaçtı. Ben ona anlatabilmek için yırtındım, kendimi parçaladım. Merveyi gönderdim, gerçeği anlatsın diye. Yusuf da konuşmaya çalıştı ama Demir onlarla konuştukça daha da sinirleniyordu. Bana inanmıyordu, Selen. Ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim bana inanmıyordu.”
Umay’ın sesi titremeye başladı.
“Sonra mezun oldu ve gitti. Giderken onu durdurmak istedim. Kendimi ona inandırmaya çalıştım. Ama karşıma geçti ve ‘Ben senin gibi bir kızla nasıl birlikte oldum?’ dedi. Ardından da ‘Senin iğrenç yüzünü daha fazla görmek istemiyorum,’ dedi.”
Umay’ın sesi son kelimelerde tamamen kırıldı.
“Beni bırakıp gitti, Selen…”
Daha fazla dayanamadı ve ağlamaya başladı.Umay’ın hıçkırıkları arasında söyledikleri içime oturmuştu. Onu kendime çekip sıkıca sarıldım. Başını omzuma yaslamış, bütün biriktirdiklerini gözyaşlarıyla dışarıya bırakıyordu. Bir süre hiçbir şey söylemedim. Bazen insanın ihtiyacı olan şey, ona her şeyin geçeceğini söyleyen cümleler değil, acısını anlatırken yanında kalan biriydi.
Saçlarını usulca okşadım.
“Tamam, canım. Ağla, içinde tutma.” Sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalıştım. “Ama kendini bu kadar yıpratma. Sen elinden geleni yapmışsın, Umay. Bir insana gerçeği anlatmak için kendini parçalamak zorunda kalmamalısın.”
Umay başını omzumdan kaldırmadan başını iki yana salladı.
“Ama ben onu hâlâ seviyorum, Selen.” Sesi ağlamaktan kısılmıştı. “Bunca şeyden sonra bile… Bunu kendime bile itiraf etmek istemiyorum ama hâlâ seviyorum.”
İçimi derin bir nefesle doldurdum. Ona ne söyleyebilirdim ki? Kalbinin bir köşesinde hâlâ Demir’e yer olduğunu biliyordum. İnsan, kendisini en çok inciten kişiyi bile bir anda sevmekten vazgeçemiyordu.
“Seviyor olman seni güçsüz yapmaz,” dedim. “Birini çok sevmişsin. Onunla hayaller kurmuşsun, bir gün her şeyin güzel olacağına inanmışsın. Bunların hiçbirinden utanma. Ama onun sana yaşattıkları yüzünden kendini suçlama, olur mu?”
Umay yavaşça başını kaldırdı. Kızarmış gözleriyle yüzüme baktı.
“Ya gerçekten benim yapmadığım bir şey yüzünden her şey bittiyse?”
Elimi yanağına götürüp gözyaşını sildim.
“O zaman bir gün gerçeğin ortaya çıkmasını umarız. Ama Umay, sen kendi gerçeğini biliyorsun. Yusuf’la aranda bir şey olmadığını biliyorsun. Kendini tekrar tekrar kanıtlamak için daha ne yapabilirdin?”
Umay cevap vermedi. Bakışlarını dizlerine indirdi.
“Keşke bana bir kez olsun inansaydı,” diye fısıldadı.
“Biliyorum, canım.”
Yeniden sarıldım ona. Bu kez ağlaması yavaş yavaş hafifledi. Bir süre sonra omuzlarının titremesi durdu. Yanımızdaki sehpadan peçete alıp ona uzattım. Umay burnunu çekerek peçeteyi aldı, gözlerini ve yanaklarını sildi.
“Şu hâlime bak,” dedi, zoraki bir gülümsemeyle. “Bütün akşam seni de dertlerimle boğdum.”
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
“Umay, sen ciddi misin? Bunun için mi özür diliyorsun?”
Dudaklarını büzdü.
“Ne bileyim…”
“Bak, şimdi sana kızacağım.” Parmağımı hafifçe ona doğru uzattım. “İnsan arkadaşına derdini anlatmayacaksa kime anlatacak? Hem ben seni dinlemekten sıkılmadım. Bir daha böyle düşünürsen gerçekten darılırım.”
Umay’ın yüzünde küçük de olsa gerçek bir gülümseme belirdi.
“Tamam, kızma.”
“Güzel. Şimdi de biraz su iç.”
Sehpadaki su bardağını ona uzattım. Umay birkaç yudum içtikten sonra arkasına yaslandı. Gözleri hâlâ yorgundu ama biraz olsun sakinleşmişti.
Bir süre daha konuştuk. Bu kez Demir’den bahsetmedik. Ben ona okulda yaşadığım komik bir olayı anlattım. Mini birlerimin sınıfta yine nasıl birbirine girdiğinden, bir öğrencimin beni teneffüste bile rahat bırakmadığından söz ettim. Umay, anlattıklarımı dinlerken arada bir güldü. O gülüşü görmek içimi rahatlattı.
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştik. Bahçenin üzerine gece çoktan çökmüş, hava iyice serinlemişti.
Umay başını sallayıp ayağa kalktı. Ben de onunla birlikte kalktım. İçeri geçerek çantasını aldı. Kapıya kadar birlikte yürüdük.
Onu kapının önüne kadar uğurladım. Gitmeden önce bir kez daha sarıldık. Ardından arkasından bakarken içimden, umarım bu gece biraz olsun huzurlu uyuyabilir, diye geçirdim.
Kapıyı kapatıp içeri döndüğümde ev sessizleşmişti. Annem çoktan odasına çekilmişti. Ben de odama geçip üzerimi değiştirdim. Yatağa uzandığımda Umay’ın anlattıkları yeniden zihnimde canlandı.
Demir’in ona söyledikleri, Umay’ın kendini anlatmak için verdiği mücadele, bütün çabalarına rağmen arkasından bakakaldığı o gün…
Gözlerimi kapattım ama düşüncelerim bir türlü susmuyordu.Sonunda yorgunluğa yenik düşüp uykuya daldım.

───

Sabah alarmın sesiyle gözlerimi açtım. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştıktan sonra bugünün okul günü olduğunu hatırladım. Yataktan kalkıp hızla hazırlandım. Yüzümü yıkadım, saçlarımı toparladım ve üzerimi giyindim.
Aşağı indiğimde annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu.
“Günaydın, anne.”
“Günaydın, kuzum. Gel, kahvaltını yap.”
Masaya otururken saate göz attım. Çok oyalanacak vaktim yoktu. Birkaç lokma yiyip çayımı içtim, ardından çantamı alarak annemin yanına gittim.
“Ben çıkıyorum, anne.”
Annem yanıma gelip yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Allah zihin açıklığı versin, ak kuzum. Kendine dikkat et.”
“Ederim, merak etme.”
Evden çıktığımda sabahın serinliği yüzüme çarptı. Sokak yavaş yavaş hareketleniyordu. Bazı dükkânlar açılmış, insanlar işlerine yetişmek için yola koyulmuştu.
Arabaya binip okula doğru yola çıktım. Yol boyunca Umay’ı düşündüm. Umarım sabah uyandığında dünden daha iyi hissediyordur, diye geçirdim içimden. Onu üzgün görmek istemiyordum ama yaşadığı şeylerin bir gecede geçmeyeceğini de biliyordum.
Okula vardığımda arabamı park edip çantamı aldım. Bahçeye adım attığım anda çocukların neşeli sesleriyle karşılaştım. Bazıları arkadaşlarıyla koşuyor, bazıları öğretmenlerinin peşinden sınıflarına gidiyordu.
Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.
“Günaydın, çocuklar!” diye seslendim.
Birkaç minik birden bana döndü.
“Günaydın, öğretmenim!”
Onların sesini duymak, zihnimde dönüp duran düşüncelerden bir anlığına uzaklaşmamı sağladı. Şimdi onların öğretmeniydim ve beni bekleyen kocaman bir gün vardı.
Çantamı alıp sınıfıma doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda miniklerimin bir kısmı çoktan yerlerine oturmuştu.
“Haydi bakalım, herkes yerine! Bugün bizi güzel bir gün bekliyor.”
Sınıfın içi kısa sürede çocukların sesleriyle doldu. Ben de masama geçip ders için hazırlıklarımı yapmaya başladım.
Gün bitip eve döndükten sonra biraz dinlendim. Ardından hazırlamam gereken ponponları hatırlayıp bahçeye çıktım. Hava serindi. Hafifçe esen rüzgâr yüzüme vururken bir yandan şarkı dinliyor, bir yandan da renkli şeritlerden ponpon yapıyordum.
29 Ekim gösterisi için hazırlıklarım hâlâ bitmemişti. Minik birlerimle yapacağımız gösteri için her şeyi yetiştirmeye çalışıyordum. Şeritleri tek tek kesip ponponlara dönüştürürken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile.
Ta ki elimdeki son şeridi de bitirene kadar…
Elimde kalan malzemelere baktım. Şeritlerim tükenmişti ama daha yapmam gereken beş ponpon vardı.
“Eyvah!” diye mırıldandım.
Şimdi ne yapacaktım ben? Yarın gösterinin son provası vardı ve son beş öğrencimin ponponları eksikti. Bir an elimdeki malzemelere bakıp kaldım. Keşke daha önce kontrol etseydim. Telefonumu çıkarıp saate baktım. Dokuz olmak üzereydi. Bu saatte nereden şerit bulacaktım? Aklıma bir anda Yiğit’in kırtasiyesi geldi. Acaba dükkânı kapatmış mıydı? Arasam mıydım? Ya kapattıysa? Bir yandan da onu bu saatte rahatsız etmek istemiyordum.
Telefonu elimde çevirirken kendi kendime düşündüm.
“Şansımı deneyeyim, ne olacak?”
Rehberimden Yiğit’in numarasını bulup aradım. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Alo, Selen?”
Sesini duyunca yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
“Yiğit, merhaba. Rahatsız etmiyorum, değil mi?”
“Yok, ne rahatsızlığı? Hayırdır, bir şey mi oldu?”
Hemen konuya girdim.
“Aslında senden bir şey isteyecektim. Yarın çocuklarla 29 Ekim için son provamız vardı. Ponpon hazırlıyordum ama şeritlerim bitti. Son beş öğrencimin ponponları kaldı. Kırtasiyeyi kapattın mı acaba?”
“Yok, daha dükkândayım.”
İçimden derin bir oh çektim.
“Gerçekten mi? Çok iyi oldu! Peki, elinde renkli şerit var mı?”
“Var, Selen. Hangi renk lazım?”
İhtiyacım olan renkleri söyledim. Yiğit de hepsinin bulunduğunu belirtti.
“Tamam, o zaman hemen gelip alayım. Seni daha fazla tutmayayım.”
“Hiç sorun değil. Ben buradayım, seni beklerim.”
“Çok teşekkür ederim, Yiğit. Gerçekten son anda yetiştin.”
“Ne demek, Selen. Görüşürüz.”
Telefonu kapattığımda rahatlamıştım. En azından yarın için eksik kalan ponponları tamamlayabilecektim.
Hemen malzemelerimi toparlayıp içeri girdim. Merdivenleri hızla çıkıp odama geçtim. Üzerimdeki rahat kıyafetleri çıkararak dışarı çıkmaya uygun bir şeyler giydim. Çantamı alıp aynada kendime son bir kez baktım.
Tam odadan çıkarken saate göz attım. Gerçekten geç olmuştu ama kırtasiyeye uğrayıp hemen dönecektim.
Salona indiğimde annem koltukta oturuyordu. Beni hazırlanmış hâlde görünce şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“N’oldu, kızım? Nereye böyle?”
Çantamı omzuma takarken cevap verdim.
“Anne, kırtasiyeye gidip geleceğim.”
Annemin yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Bu saatte mi? Tek gitme kızım, saat geç oldu. Serhan’ı çağır, o da seninle gelsin.”
Başımı iki yana salladım.
“Serhan ders çalışıyor anne. Hem bir şey olmaz, gidip hemen geleceğim.”
Annem ikna olmamış gibi yüzüme baktı.
“Yine de kızım, bu saatte tek başına…”
“Anneciğim, kapatmadan gitmeliyim. Yarın çocukların son prova gösterisi var, eksik malzemeleri almam gerekiyor. Merak etme, hemen dönerim.”
Annem bir şey daha söyleyecek gibi oldu ama ben çoktan kapıya yönelmiştim.
“Aklın bende kalmasın, anne!” diye seslendim.
Bahçe kapısını açıp dışarı çıktım. Tam o sırada evine girecek olan Alparslan’la karşı karşıya geldim.
Hay şansıma tüküreyim!
İçimden geçirdiğim bu cümle yüzüme yansımasın diye kendimi zor tuttum. Alparslan, kaşlarını çatarak beni baştan aşağı süzdü. Bakışları önce yüzümde, ardından omzumdaki çantada durdu.
Ben de ona bakıp başımı hafifçe salladım.
“İyi akşamlar.”
Cevabını beklemeden yanından sıyrılmak için döndüm. Ancak birkaç adım atmıştım ki sesi arkamdan yetişti.
“İyi akşamlar. Bir şey mi oldu? Bu saatte nereye gidiyorsun?”
Durmak zorunda kaldım. İçimde kabaran öfkeyi bastırmak için derin bir nefes alıp ona döndüm.
“Bir şey olmadı. Almam gereken bir şey var,” dedim. Açıklama borçlu olmadığımı özellikle belli edercesine yeniden arkamı döndüm.
“Markete mi?” diye seslendi arkamdan.
Gözlerimi kapatıp bir nefes daha aldım. Sakin kal, Selen. Ona istediğini verme.
“Hayır.”
“Nereye?”
Olduğum yerde durdum, yalnızca başımı hafifçe yana çevirdim.
“Sana ne?”
Cevabını beklemeden yürümeye devam ettim.
“Ne demek sana ne?”
Ayak sesleri arkamdan yaklaşınca adımlarımı hızlandırdım. Belli ki bu kez susup gitmeme izin vermeyecekti. Alparslan da peşimden geliyordu.
“Selen!”
Dişlerimi sıktım. Yetmiyormuş gibi bir de adımı, sanki beni durdurmaya hakkı varmış gibi söylüyordu.
“Saatin ne kadar geç olduğunun farkında mısın?”
“Saat dokuz buçuk. O kadar geç değil,” dedim ve yürümeye devam ettim.
Alparslan da hemen yanımdaydı. Sanki biraz önce ona ters ters cevap veren ben değilmişim gibi benimle birlikte yürüyordu.
“Öyle mi? Peki, sana göre saat kaç olunca geç oluyor, söyler misin?”
Başımı ona çevirdim.
“Sen eve gitmiyor muydun? Sana göre geçse eve git o zaman.”
Kaşlarından biri hafifçe kalktı. Bana kısa bir bakış attıktan sonra önüne döndü.
“Dışarıdan nasıl görünüyorum, godoş mu ? Bu saatte seni yalnız bırakmam. Hem nereye gidiyoruz?”
Bir an adımlarım yavaşladı.
Nereye gidiyoruz mu?
Az önce tek başıma gidiyordum, şimdi bir anda biz olmuştuk! Dudaklarımın kenarına yerleşen gülümsemeyi fark edince hemen kendimi toparladım. Hafifçe sırtımı ona dönüp sırıtmamı silmeye çalıştım. Ne gülüyorsun Selen? Adamın seni sorguya çektiğinin farkında mısın?
Başımı yeniden ona çevirdim.
“Kırtasiyeye gitmem gerek.”
Sözlerimi duyar duymaz kaşlarını çattı.
“Bu saatte niye gitmen gerek? Çok mu gerekli?”
“Evet, çok gerekli,” dedim, yürümeye devam ederek.
“Ne alacaksın?”
Bir an durup yüzüne baktım. Gerçekten bütün gece böyle mi devam edecektik?
“Alparslan, kırtasiyeye gidiyorum. Sence ne alabilirim?”
“Ben de bilmediğim için soruyorum ya.”
“Kırtasiyeden ne alırsın sence?”
Çenesini hafifçe sıktı. Belli ki sabrını zorluyordum. Ne yapayım, benimle uğraşmayı kendi seçmişti!
“Seninle konuşmak gerçekten zor, farkında mısın?”
Dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi.
“İnan bana, bu konuda yalnız değilsin.”
Bana doğru dönüp baktı. Göz göze geldiğimizde bir an ikimiz de sustuk. Sonra bakışlarını benden çekip önüne döndü.
“Peki, öğretmen hanım. Madem bu kadar gizemli bir işin var, söyle bakalım. Hangi kırtasiyeye gidiyoruz?”
İçimden gözlerimi devirmek geldi.
“Mahallenin kırtasiyesine.”
“Yiğit’in dükkânı mı?”
İsmini söylerken sesindeki değişikliği fark ettim. Çok küçük bir değişiklikti ama gözümden kaçmamıştı.
“Evet.”
“Yiğit’le ne işin var?”
İşte yine başlamıştı!
Derin bir nefes alıp ona döndüm.
“Alparslan, gerçekten sabrımı sınamak için özel bir çaba mı harcıyorsun?”
“Bir soru sordum, Selen.”
Olduğum yerde durdum.
Allah’ım, sabır ver!
“Sen ciddi misin?”
“Gayet.”
“Yiğit’le aramda bir şey yok, Alparslan. Ama şimdilik…” dedim. Son kelimeyi özellikle vurgulayıp kaşlarımı çattım.
Alparslan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Şimdilik?”
Ağzımı açtım, sonra kapattım. Dudaklarımın kenarına yerleşen gülümsemeyi gizlemeye bile çalışmadım.
“Zaman ne gösterir, belli olmaz,” diye mırıldanıp önüme döndüm.
“Bu ne demek?”
Sorusunu duymazdan geldim ve adımlarımı hızlandırdım. Birkaç saniye sonra onun da benimle aynı tempoda yürüdüğünü fark ettim. Ne kadar hızlanırsam hızlanayım yanımdan ayrılmıyordu.
İçimden kıs kıs gülüyordum. Biraz önce beni sorguya çeken adamın şimdi benim tek bir cümleme takılıp kalması nedense fazlasıyla hoşuma gitmişti.
Neyse ki kırtasiye sonunda görünmüştü. Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden öne geçtim. Dükkânın kapısına yaklaştığımda Yiğit’in içeride olduğunu gördüm. Beni fark edince gülümseyerek kapıya yöneldi.
“Selen, hoş geldin! Tam zamanında geldin.”
“Hoşbukduk. Gerçekten çok teşekkür ederim,” dedim içtenlikle.
Yiğit kapıyı biraz daha açıp içeri girmem için kenara çekildi. Ben tam içeri adım atacaktım ki arkamdan Alparslan’ın sesini duydum.
“Kolay gelsin, Yiğit.”
Yiğit başını kaldırdı. Beni görünce yüzünde beliren gülümseme, Alparslan’ı fark edince hafifçe değişti.
“Alparslan? Sen de mi buradasın?”
Alparslan ellerini ceplerine koydu.
“Evet. Selen’le karşılaştık. Ben de ona eşlik edeyim dedim.”
Başımı yavaşça ona çevirdim.
Ona eşlik edeyim dedim.
Sanki az önce beni sorguya çekip peşimden gelmeye kendi kendine karar veren o değilmiş gibi!
Yiğit bana baktı, sonra yeniden Alparslan’a döndü.
“İyi yapmışsın. Buyurun, geçin içeri.”
İçeri girerken Yiğit’e doğru eğilip alçak sesle konuştum.
“Yarınki gösteri için şeritlerim bitmişti. Son beş ponpon kaldı da…”
“Hiç merak etme, Selen. Hepsini hazırlarız.”
Rahatlamış bir gülümsemeyle ona baktım.
“Çok teşekkür ederim, Yiğit.”
Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz arkamda bir sessizlik hissettim. Başımı çevirmedim ama Alparslan’ın bizi duyduğundan emindim. Nedense içimden küçük bir gülümseme yükseldi. Belki de bu gece kırtasiyeye gelmek sandığım kadar kötü bir fikir değildi.
Yiğit, istediğim renklerdeki şeritleri hazırlamak için tezgâhın arkasına geçti. Ben de dükkânın içinde dolaşıp raflara göz gezdirdim. Birkaç dakika sonra elinde hazırladığı şeritlerle yanıma geldi.
“İşte, istediğin renkler. Başka bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Hayır, bunlar yeterli. Çok teşekkür ederim.”
Şeritleri elime alıp çantama yerleştirdim. Ardından cüzdanımı çıkardım. Yiğit’e parasını uzatırken gülümsedim.
“Ne kadar tuttu?”
Yiğit elini uzatıp paraya bakmak yerine başını iki yana salladı.
“Olmaz, Selen. Senden para alamam.”
Kaşlarımı çattım.
“Yiğit, saçmalama. Bunlar dükkânın malı. Elbette parasını ödeyeceğim.”
“Yok, gerçekten gerek yok. Hem iki şeritten ne olacak?”
“Olmaz ama…”
Tam yeniden ısrar edecektim ki yanımdan bir el uzandı. Alparslan cüzdanından iki yüz lira çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı.
“Al kardeşim, ekmek teknen sonuçta.”
Şaşkınlıkla önce Alparslan’a, sonra tezgâhtaki paraya baktım. Yiğit de aynı şaşkınlıkla ona döndü.
“Alparslan, gerek yoktu,” dedi.
Alparslan’ın çenesi hafifçe gerildi.
“Ne demek gerek yok? Malını veriyorsun, parasını alacaksın.”
Yiğit güldü.
“Alt tarafı birkaç renkli şerit, kardeşim. Selen’den para almaya gönlüm razı gelmedi, hepsi bu.”
Alparslan’ın yüzündeki ifade o an değişti. Bakışları bir an Yiğit’in üzerinde kaldı, ardından bana döndü.
“Öyle mi?” dedi, sesi her zamankinden daha soğuk çıkarak. “Ne kadar düşüncelisin.”
Yiğit onun sesindeki imayı fark etmemiş gibi omuz silkti.
“Ne yapalım? Selen bizim mahallemizin öğretmeni. Elbette yardımcı olacağız.”
Alparslan parayı tezgâha doğru biraz daha itti.
“Güzel. O zaman bunu da kabul et. Sonuçta sen de mahallemizin kırtasiyecisisin, değil mi?”
Yiğit bir an ona baktı. Sonra parayı alıp kasaya koydu.
“Peki, madem öyle.”
Ben ise Alparslan’a bakıyordum. Yiğit’in benim için para almamasına takılmış gibiydi. Üstelik yüzündeki ifadeyi saklamak için pek çaba gösterdiği de söylenemezdi.
“Teşekkür ederim, ” dedim, dudaklarımın kenarında beliren gülümsemeyi bastırmaya çalışarak.
Alparslan bana döndü.
“Teşekküre gerek yok.” dedi sert sesiyle.
Yiğit ellerini tezgâha dayayıp ikimize baktı.
“Hazır gelmişken bir çay içmeden göndermeyeyim sizi. Çay koyayım mı?”
Daha ben cevap veremeden Alparslan konuştu.
“Bu saatte ne çayı, Yiğit?”
Yiğit kaşlarını kaldırdı.
“Ne var canım? Bir bardak çay içeceğiz alt tarafı.”
“Geç oldu. Selen’in evde işi varmış zaten.”
Başımı hızla ona çevirdim. Selen’in evde işi varmış zaten! Bunu ne ara kararlaştırmıştık? Yiğit bana baktı.
“Öyle mi, Selen? Bir çay içmeye vaktin yok mu?”
Alparslan’ın bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Cevabımı beklerken kollarını göğsünde birleştirmiş, sanki yanlış bir şey söylememi bekliyormuş gibi duruyordu. İçimden gülmek geldi. Belli ki Yiğit’in çay teklifinden hiç hoşlanmamıştı. Hafifçe öksürerek araya girdim.
“Şey… Çok teşekkür ederim, Yiğit ama başka sefere içsek olur mu? Benim daha ponponları tamamlamam gerekiyor. Yarın gösteri var, biliyorsun.”
Yiğit anlayışla başını salladı.
“Tabii, haklısın. Senin işin de çok. O zaman sizi daha fazla tutmayayım.”
“Gerçekten kusura bakma.”
“Ne kusuru, Selen? Ne zaman istersen gelirsin.”
Bunu söylerken yüzünde yine o sıcak gülümseme vardı. Ben de ona gülümsedim. Tam o sırada yanımdan bir ses yükseldi.
“Evet, artık gidelim.”
Alparslan çoktan kapıya yönelmişti. Belli ki burada geçirdiğimiz her saniye sabrını biraz daha tüketiyordu.
Arkasından bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Bu adam kıskanıyor muydu, yoksa ben mi öyle olmasını istiyordum?
Çantamı omzuma takıp kapıya doğru yürüdüm. Alparslan kapının yanında durmuş, beni bekliyordu. Yiğit de arkamızdan gelerek seslendi.
“Durun, ben de geleyim sizinle. Hem geç oldu, dükkânı kapatayım artık.”
Alparslan’ın yüzündeki ifade bir anda sertleşti. Başını yavaşça Yiğit’e çevirdi.
“Sen de mi geliyorsun?”
Yiğit şaşkınlıkla ona baktı.
“Evet. Ne var ki?”
“Bir şey yok,” dedi Alparslan, ama ses tonu söylediğinin tam tersini anlatıyordu. “Dükkânı kapatıp evine gitmen daha mantıklı olur diye düşündüm.”
Yiğit güldü.
“Zaten onu yapacağım. Selen’le aynı yöne gidiyoruz, beraber yürürüz diye düşündüm.”
Alparslan’ın çenesi yeniden gerildi. Bakışları kısa bir an bana kaydı, sonra Yiğit’e döndü.
“Merak etme, ben Selen’e eşlik ediyorum.”
İçimde bir şey kıpırdadı. Ben daha tek kelime etmemiştim ama Alparslan, sanki Yiğit’in benimle yürümesine kesinlikle izin vermeyecekmiş gibi konuşuyordu.
Yiğit de bu kez gülümsemesini gizlemedi.
“İyi işte, üçümüz yürürüz.”
Alparslan cevap vermek üzere ağzını açmıştı ki kapının üzerindeki zil çaldı. Üçümüz birden kapıya yöneldik. İçeri bir müşteri girmişti.
“Tüh!” dedi, sahte bir hayal kırıklığıyla. “Tam da gidiyorduk, Yiğit. Müşterin geldiğine göre biz kaçalım artık.” Ardından dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
Yiğit hafifçe güldü.
“Peki, görüşürüz o zaman.”
Alparslan başıyla selam verdi.
“Görüşürüz, kardeşim. İyi akşamlar.”
Ardından kapıya yöneldi. Ben de Yiğit’e dönüp gülümsemek zorunda kaldım.
“Biz artık gidelim, Yiğit. Hem senin de müşterin var, daha fazla tutmayalım seni.İyi akşamlar, Yiğit”
Yiğit başını sallayıp gülümsedi.
“Peki, o zaman.İyi akşamlar, Selen. Görüşürüz.”
Alparslan çoktan dışarı çıkmıştı. Ben de peşinden giderek kapıdan çıktım. Birkaç adım attıktan sonra yanına yetiştiğimde bana şöyle bir baktı.
“Ne oldu, hoca hanım? Vedalaşmak zor mu geldi?"
“Gerçekten mi, Alparslan?” dedim, yüzüne sinirle bakarak.
Cevabını beklemeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Adımlarımı hızlandırırken kendi kendime söyleniyordum. Bıktım şu hoca hanım lafından! Onunla iki adım ileri gidebildiğimiz yoktu. Ne zaman aramızda bir yakınlık oluşsa mutlaka bir şey yapıyor, beni yeniden kendisinden uzaklaştırıyordu.
Arkamdan ayak seslerini duydum. Birkaç saniye sonra Alparslan’ın sesi geldi.
“Selen!”
Duymamış gibi yürümeye devam ettim.
“Hey, bir dakika! Ne oldu şimdi?”
Adımlarımı daha da hızlandırdım. Alparslan yanıma yetişmek için hızlanınca bu kez başımı ona çevirmeden konuştum.
“Canın isteyince nasıl da Selen diyorsun! Sen kendi işine bakacaktın ya, hadi bak işine.”
Bir an sessizlik oldu. Ardından adımlarının yavaşladığını duydum. Sanırım söylediklerimi anlamlandırmaya çalışıyordu.
“Selen, ne diyorsun sen?”
“Gayet açık konuşuyorum bence.”
“Az önce iyiydin. Şimdi birden ne oldu da sinirlendin?”
Durup ona döndüm. Yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce sinirim daha da arttı.
“Gerçekten anlamıyor musun, yoksa anlamamış gibi mi yapıyorsun? Biz seninle neden ilerleyemiyoruz? Gerçekten bıktım şu bir ileri, beş geri gitmenden!”
Alparslan’ın yüzündeki şaşkınlık biraz daha belirginleşti. Bana bakıyor ama ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi.
“Ne demek bir ileri, beş geri gitmek?”
İnanamıyordum! Bir de bana soruyordu.
“Alparslan, bak, gerçekten sabrım tükeniyor. Bazen öyle davranıyorsun ki aramızda bir şeyler değişiyor sanıyorum. Sonra bir bakıyorum, yine o soğuk komiser tavırlarına dönmüşsün. Bir gün benimle ilgileniyorsun, ertesi gün sanki seni hiç ilgilendirmiyormuşum gibi davranıyorsun. Bir gün Selen diyorsun, ertesi gün yine hoca hanım!”
Son cümleyi söylerken sesimin biraz yükseldiğini fark ettim ama artık kendimi tutmak istemiyordum.
“Ben seninle konuşurken her kelimemi düşünmek, attığım her adımda acaba şimdi ne yapacak diye beklemek zorunda mıyım? Ben de ne yaşadığımı, ne hissettiğimi anlamaya çalışıyorum, Alparslan. Ama senin yüzünden hiçbir şeyi anlayamıyorum!”
Bir an durup nefes aldım. Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama bu kez kendime engel oldum.
Alparslan dudaklarını araladı ama bir şey söylemedi. İşte en çok buna sinirleniyordum. Ben burada içimde biriktirdiğim ne varsa dökerken o yine susuyordu.
“Biliyor musun, bazen gerçekten ne istediğini anlayamıyorum. Beni kendine yaklaştırıyorsun, sonra da sanki fazla yaklaşmışım gibi geri çekiliyorsun. Ben de artık ne yapacağımı şaşırdım.”
Bu kez sesim biraz daha alçalmıştı. Öfkemin altında biriken kırgınlığın sesime yansımasını engelleyemiyordum. Başımı iki yana sallayıp yeniden yürümek için döndüm.
“Boş ver. Seninle konuşmak da bir işe yaramıyor zaten.”
Fakat bu kez Alparslan kolumu tutmadan, yalnızca önüme geçerek durmamı sağladı.
“Selen, bir dakika.”
Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Ne var?”
Gözlerimin içine bakıyordu. Az önceki şaşkınlığı gitmiş, yerini daha ciddi bir ifadeye bırakmıştı.
“Ben seni…”
Cümlesinin devamını bekledim. Kalbim, istemsizce biraz daha hızlı atmaya başlamıştı.
Ama Alparslan sustu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İşte yine aynı şey!
“Tamam,” dedim, başımı sallayarak. “Söylemek zorunda değilsin.”
Yanından geçip gitmek üzereydim ki bu kez sesi arkamdan geldi.
“Her şey düşündüğün gibi değil, Selen.”
Olduğum yerde durdum ama arkamı dönmedim.
“Peki, nasıl?” diye sordum. “Anlat da ben de bileyim.”
Sessizlik…
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra başımı hafifçe sallayıp ona döndüm.
“İşte mesele de bu zaten, Alparslan. Sen hiçbir şey anlatmıyorsun. Benden ne beklediğini söylemiyorsun ama ben uzaklaşınca da peşimden geliyorsun. Böyle nereye kadar devam edeceğiz?”
Bu kez cevap vermesini beklemeden yürümeye başladım. Arkamdan gelip gelmediğine bakmadım. Çünkü ilk defa onun ne yapacağını merak etmekten çok, kendi sabrımın ne zaman tükeneceğini düşünüyordum.

Herkese merhaba! 🌸 Nasılsınız? Umarım hepiniz iyisinizdir.

Hikâyemi okuyup beğendiğiniz ve bana eşlik ettiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. Yorumlarınızı elimden geldiğince okumaya ve her birinizin düşüncelerine yetişmeye çalışıyorum. 💗

Yeni bölümleri de elimden geldiğince her hafta cuma günü paylaşmaya çalışacağım. Desteğiniz ve güzel yorumlarınız benim için çok kıymetli. İyi ki buradasınız!

Sevgiyle kalın, kendinize çok iyi bakın. 🤍✨ Ve beğenmeyi yorum yapmayı unutmayın 💕

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

263okunma 31beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18