9. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI8. BÖLÜM TATLI
Bölümler 24Şu an: 8. BÖLÜM TATLI
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
8. Bölüm Tatlı
Tam karşımda, koltuğa tüm heybetiyle yerleşmiş olan o adam... O komiserin ta kendisiydi. Başımı kaldırdığım an çarptığım bu gerçek, göğüs kafesimi daraltıp nefesimi kesti. Aman Allahım, dünya gerçekten bu kadar küçük müydü yoksa kader benimle acımasız bir oyun mu oynuyordu?
Bakışları, bir suçluyu köşeye sıkıştırmak istercesine üzerimde asılı kalmıştı. Aniden, ağır çekimdeymiş gibi ayağa kalktığında odadaki tüm sesler bıçakla kesildi. Herkesin meraklı bakışları ona kayarken, onun rotası sadece bendim. Zihnimi istila eden o tanıdık şaşkınlığın pençesinde kıvranırken, odanın ortasına ağır bir sis gibi çöken sessizliğin içinde kaybolduğumu hissettim. Bu görünmez baskı altında daha fazla ezilmemek ve içimdeki fırtınayı ele vermemek için bakışlarımı hızla ondan kaçırdım.
Sığınacak güvenli bir liman ararcasına gözlerimi Mustafa Amca’ya çevirdim. Ancak orada da huzur bulamadım; kaşlarını hafifçe çatmış, sanki ruhumun en gizli dehlizlerini okumaya çalışırcasına beni tartıyordu. Ortamdaki hava bir anda elektriklenmiş, zamanın akışı kurşun gibi ağırlaşmıştı.
Sessizliği, Sultan Teyze’nin endişe dolu sesi böldü:
"Bir şey mi oldu kızım?"
Bir bana, bir de az önce ayağa kalkan oğluna bakıyordu. Dudaklarım titreyerek, "Yok efendim, sadece..." diye kekeledim ama cümlem yarım kaldı. O, otoriter ama bir o kadar da sakin sesiyle araya girdi:
"Yeni komşumuz olduğunu bilmeden bugün markette karşılaştık baba. Sanırım bu tesadüf hanımefendiyi biraz şaşırttı."
Gözleri yeniden yüzüme kilitlendi. Bakışlarındaki o gizli davetle ismimi söylememi bekliyordu. Meraklı gözlerin daha fazla üzerimde gezinmesine dayanamayarak fısıltıyla karışık bir sesle, "Selen," dedim.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. "Selen Hanım, değil mi?" dedi, ismimi bir mühür gibi vurgulayarak. Şimdi tüm bakışlar, sanki yeni keşfedilmiş bir kıtaymışım gibi üzerimde toplanmıştı.
Rolümü geri kazanmak adına kendimi toparladım ve hafif bir tebessümle ekledim:
"Evet... Kasa sırasında önümdeydi oğlunuz. Tam bir beyefendi gibi davranıp sırasını bana verdi."
Söylediğim o birkaç nezaket dolu kelime, odadaki gergin havayı bir anda dağıtmış; Şükran Teyze ve Mustafa Amca’nın yüzünde gurur dolu, içten bir tebessümün açmasına sebep olmuştu. Mustafa Amca, göğsü kabararak elini oğlunun sırtına sert ama şefkatli bir tavırla yerleştirdi.
"Öyledir benim oğlum," dedi sesi gururla titreyerek. "Nerede, nasıl davranacağını her zaman bilir."
Ardından Şükran Teyze, ev sahipliğinin getirdiği o anaç heyecanla söze girdi. Önce annemi, sonra kardeşimi ve en son beni, sanki birer kıymetli mücevheri takdim ediyormuş gibi tek tek tanıttı. Tanıştırma sırası yeniden o heybetli adama geldiğinde, Şükran Teyze’nin bakışlarındaki ışıltı daha da derinleşti. Bakışlarını oğluna çevirip sevgiyle süzerek:
"Bu da bizim ilk göz ağrımız, Alparslan’ımız..." dedi.
İsmi havada asılı kalırken, Alparslan’ın üzerimdeki delici bakışları bir an olsun gevşememişti. Şükran Teyze tam o sırada sanki birini daha arıyormuş gibi başını hafifçe yana çevirip etrafa bakındı; bir eksiklik olduğunu hissetmiş gibi gözleriyle odayı taramaya başladı.
Şükran Teyze, "Bizim küçüğü de buralardaydı..." diye mırıldanırken kapı eşiğinde iki karaltı belirdi. Umay’ın hemen yanında, yaklaşık 1.75 boylarında, esmer ve enerjisiyle odayı bir anda dolduran bir genç içeri girdi. Gözleri haylaz bir parıltıyla parlıyordu; sanki her an yeni bir şaka yapmaya hazırdı.
Şükran Teyze, içeri girenleri gururla işaret etti:
"Ha, işte bizim evin küçüğü; Arda. Bu da kızımız, onunla zaten tanışmıştınız: Arya."
İsim duyulur duyulmaz Umay’ın yüzünde bezgin bir ifade belirdi ve gözlerini sabır dilercesine devirdi.
"Umay, anne... Umay," diye düzeltti annesini, bıkkın bir ses tonuyla.
Şükran Teyze, o meşhur "anne bakışını" kuşanıp gözlerini hafifçe büyüterek otoritesini konuşturdu:
"Benim için Arya’sın kızım. Bir sorun mu var?"
O an havada asılı kalan o görünmez anne gücü karşısında Umay, daha fazla direnmenin beyhude olduğunu anlamıştı. Hemen ellerini teslim olurcasına havaya kaldırarak geri adım attı:
"Tamam anneciğim, hiçbir şey demedim... Senin için Arya olsun," diyerek konuyu tatlıya bağladı. Ardından yüzüne samimi bir gülümseme yerleştirip bize döndü. "Hoş geldiniz," dedi içtenlikle. Tek tek yanımıza gelip, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi sıcak birer kucaklaşmayla karşıladı bizi.
Onun hemen ardından, enerjisi kendinden önce gelen Arda sahnede yerini aldı. Adımları hafif, tavırları ise oldukça rahattı. Yanımıza vardığında duraksadı ve yüzünde o çocuksu ama hayranlık dolu ifadeyle bize baktı.
"Aman Allahım!" dedi abartılı bir şaşkınlıkla ellerini iki yana açarak. "Mahallemize bu kadar güzel biri gelmiş de ben daha şimdi mi tanışıyorum? Bu resmen bir ihmalkârlık!"
Bakışlarındaki o muzip parıltı, odadaki ağır havayı bir anda dağıtıvermişti. Herkesin yüzünde hafif bir tebessüm belirirken, Arda’nın bu ani ve içten çıkışı ortamdaki tüm yabancılık hissini bir çırpıda silip attı.
Arda’nın bu flörtöz çıkışı üzerine, ayakta bir heykel gibi dikilen Alparslan’ın kaşları hafifçe çatıldı. Boğazını temizleyerek yerinde dikleştiğinde, odanın diğer ucundan senkronize bir tepki gecikmedi. Kardeşim Serhan da aynı şekilde boğazını temizlemişti. Dönüp ona baktığımda, kaşlarını bir kalkan gibi çatmış, Arda’yı adeta bakışlarıyla sorguluyordu. Odadaki hava, abilerin ve kardeşlerin sessiz koruma kalkanları arasında yeniden ciddiyet kazandı.
Arda ise ne abisinin o buz gibi duruşunu ne de Serhan’ın sert uyarısını zerre kadar umursamıyordu. Parlayan gözleriyle bana bakmaya devam ederken, Arya’nın "zevzek" çıkışını ve omzuna yediği darbeyi bile havada asılı bıraktı. Gülümsemesi daha da genişledi ve güven dolu bir tavırla elini bana doğru uzattı:
"Ben Arda. Bu mahalledeki en iyi rehberin, en sadık komşun ve başın her sıkıştığında kapısını çalacağın ilk kişiyim. Kabul edersen ileri zamandaki hayat arkadaşın... Tabii abimin ve kardeşinin elinden sağ çıkabilirsem."
Söylediği son kelimeyle birlikte muzipçe göz kırptı. O an, Serhan’ın yanımda öfkeyle öne doğru hamle yaptığını hissettim ama annem elini sıkıca koluna koyarak onu olduğu yere sabitledi. Alparslan ise yüzünde her an patlamaya hazır bir fırtınanın izlerini taşıyan o gergin ifadeyle, Arda’ya doğru kararlı adımlarla ilerlemeye başladı. O henüz aramıza varmadan, durumu toparlamak ve ipleri elime almak adına Arda’nın havada asılı duran elini hızla kavradım. Yüzüme oyuncu bir gülümseme yerleştirerek gözlerinin içine baktım:
"Teşekkür ederim Ardacığım. İltifatlarınla kalbimi şimdiden çaldın ama üzülerek söylüyorum ki, tamamen senin iyiliğin ve hayatta kalman için bu teklifini şimdilik reddetmek zorundayım," dedim ve ona aynı muziplikle göz kırptım.
Arda, bu cevabımdan geri adım atmak yerine daha da cüretkâr bir tavır takındı. Parmaklarımı sıkıca kavrayan elini yavaşça çevirdi; gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadan, sanki bir prensesin elini selamlıyormuş gibi büyük bir zarafetle elime doğru eğildi.
Arda daha dudaklarını elime değdiremeden, Alparslan’ın iri ve güçlü eli bir gölge gibi uzanıp kardeşini ensesinden yakaladı. Onu adeta bir tüy sıkletmiş gibi geriye çekerken, eğilip kulağına sadece Arda’nın duyabileceği ama etkisinin sarsıcı olduğu belli olan bir şeyler fısıldadı. Arda’nın o az önceki haylaz gülümsemesi bir anda donup yerini hafif bir yutkunmaya bıraktı.
Alparslan, hiçbir şey olmamış gibi yüzündeki o sert ama vakur ifadeyi koruyarak bize doğru döndü. Bakışları kısa bir an benim üzerimde duraksadıktan sonra genel bir nezaketle konuştu:
"Siz kardeşimin zevzekliğinin kusura bakmayın," dedi, sesi odanın her köşesine nüfuz eden bir otoriteyle. "Öyle boş konuşur, her zamanki hali işte."
Hemen ardından bakışlarını annesine çevirerek ortamdaki o donmuş havayı dağıtmak istercesine ekledi:
" Anneciğim, misafirlerimiz ayakta kaldı. Şöyle geçip oturmayalım mu?"
Odanın içinde bir anlık donup kalan hava, Şükran Teyze’nin mahcup ama telaşlı sesiyle yeniden dağıldı.
"Ay kusura bakmayın komşum, ayakta kaldınız bizim oğlanın zevzekliği yüzünden," dedi, Arda’ya sitemkar bir bakış fırlatarak. Ardından eliyle salondaki geniş koltukları işaret etti. "Siz şöyle geçip oturun, biz de yerleşelim. Arya kızım, sen de bir masaya bak, son hazırlıkları tamamlayıver."
Annem, ortamdaki gerginliği yumuşatmak istercesine yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirdi. "Olur mu öyle şey komşum, ne kusuru?" diyerek koltuklara doğru ilerledi. "Var mı bizim yapacağımız bir şey? Yardım edelim."
Şükran Teyze, "Yok komşu, her şey hazır," diyerek onu nazikçe geri çevirdi.
Oda bir anda sessiz bir hiyerarşiyle dolmaya başladı. Mustafa Amca ve Arda, yan yana ikili koltuğa yerleşirken; annem, Şükran Teyze ve kardeşim Serhan üçlü koltuğun konforuna sığındılar. Alparslan ise adeta kendi krallığını ilan edercesine köşedeki tekli koltuğa geçti; omuzları dik, bakışları ise hala marketten kalma o sorgulayıcı keskinlikteydi.
Ben de istem dışı bir hareketle onun tam karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ama Alparslan’ın üzerimdeki bakışları o kadar sert, o kadar deliciydi ki, kendimi bir mikroskop altında inceleniyormuş gibi hissettim. O bakışların ağırlığı altında ezilmektense kaçmayı tercih ettim. Kalbimin ritmi hızlanırken daha fazla dayanamayıp çevik bir hareketle ayağa kalktım.
"Ben bir Umay’a bakayım," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Bakışlarımı odadaki herkesten kaçırıp Şükran Teyze’ye döndüm. "Şükran Teyze, mutfak ne taraftaydı?"
Şükran Teyze’nin tarif ettiği yöne doğru, Alparslan’ın delici bakışlarını sırtımda hissederek hızlı adımlarla ilerledim. Mutfağa girdiğim an, içerideki mis gibi kızarmış börek ve taze demlenmiş çay kokusu beni karşıladı. Umay, büyük bir titizlikle salata kaselerini sofraya yerleştiriyordu. Hemen yanına gidip elindeki servis tabaklarından birini aldım.
"Kurtarıcım oldun," dedi Umay kısık bir sesle gülümseyerek. "Abimle aranızda bir şey olduğunu anlamadım sanma. Market olayını yemedim."
Hafifçe gülümsedim, ellerim tabakları düzerken biraz titriyordu ama mutfağın telaşı beni sakinleştirmişti. Birlikte bardakları dizdik, çatalları yerleştirdik ve mutfağın o samimi havasında iki yabancıdan çok, eski iki dost gibi kısa sürede uyum sağladık. Hazırlıklar bittiğinde, Şükran Teyze’nin "Hadi buyurun sofraya!" nidasıyla birlikte salondakiler ağır adımlarla yemek odasına geçmeye başladı.
Geniş, üzerine dantelli örtü serilmiş ve binbir çeşit ikramla donatılmış sofraya oturduğumuzda, yerleşme düzeni yine kaçmak istediğim o gerilimi karşıma dikti. Mustafa Amca başköşeye, annem ve Şükran Teyze yan yana oturdu. Arda ve Serhan, birbirlerini hala bakışlarıyla tartarak karşılıklı yerlerini aldılar.
Ben tam sandalyemi çekip oturmuştum ki, karşımda yine o heybetli figür belirdi. Alparslan, tam karşımdaki sandalyeyi yavaşça geriye çekip yerleşti. Sofra ne kadar kalabalık, sesler ne kadar neşeli olursa olsun; tabakların arasındaki o dar boşlukta bakışlarımız yine kaçınılmaz bir şekilde çarpışıyordu. Bir tarafta Arda'nın neşeli esprileri, diğer tarafta annelerin sıcak sohbeti yükselirken; ben ve tam karşımdaki komiser, sessiz bir düellonun tam ortasında kalmıştık.
Bulaşıkları el birliğiyle halletmenin verdiği o tatlı yorgunluk ve mutfaktaki kısa soluklanma, salona dönecek olmanın gerginliğini bir nebze olsun dindirmişti. Umay, özenle hazırladığım tatlıyı muntazam dilimlerle tabaklara paylaştırırken, ben de tepsiye dizili ince belli bardaklara tavşan kanı çayları doldurmaya başladım. Buharı tüten çayların kokusu tüm mutfağı sarmıştı.
Umay önden gidip sehpaları birer birer koltukların önüne yerleştirirken, ben de titreyen ellerimi dizginlemeye çalışarak çay tepsisiyle arkasından salona girdim. Herkese sırayla ikram ettikten sonra, en son köşedeki o koltukta, bir kartal gibi etrafı gözleyen Alparslan’ın önüne geldim.
Tepsiyi ona doğru uzatıp bardağı kavradığım an, bakışları ağır ağır yüzüme tırmandı. Gözleri o kadar sert, o kadar deliciydi ki, bir an için parmaklarımın arasındaki bardağı düşüreceğimden korktum. Bakışlarında, sadece bir komiserin şüphesi değil, sanki ruhumun derinliklerine sızmaya çalışan karanlık bir fırtına gizliydi. Göz bebeklerindeki o soğuk ve keskin ifade, sıcak çayın buharını bile donduracak kadar güçlüydü..
Bakışlarındaki o buz gibi havadan kaçarak, adeta kendimi güvenli bir limana atar gibi Umay’ın yanına, koltuğun ucuna yerleştim. Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Herkes aynı anda çatalına uzandı, ilk lokmalar ağızlara alındı. Tam o saniyede tuhaf bir şey oldu.
Mustafa Amca, Şükran Teyze ve Alparslan, sanki gizli bir işaret almışlar gibi aynı anda duraksadılar. Birbirlerine kısa, şaşkınlık dolu ve hafifçe çatılmış kaşlarla baktılar. Bakışlarındaki o ifadeyi çözemiyordum; bir suç mahalli keşfetmiş gibi ellerindeki çatallara ve tabaktaki tatlıya odaklandılar. "Allah Allah," diye geçirdim içimden, "Tatlının içinde bir şey mi vardı?" Panikle ben de küçük bir parça aldım. Tadı her zamanki gibiydi, hatta kıvamı ve şeker dengesi şimdiye kadar yaptıklarımın en iyisi olmuştu.
Sessizliği Mustafa Amca’nın titreyen, derinlerden gelen sesi böldü:
"Hanım... Tatlıyı sen mi yaptın?"
Şükran Teyze, zorlukla yutkunarak bakışlarını benden kaçırdı. Sesi her zamankinden daha durgundu:
"Yok, ben yapmadım bey. Sağ olsun Selen kızım yapıp getirmiş."
Bu cümleyle birlikte odadaki tüm uğultu bıçak gibi kesildi. Şimdi herkes, sanki büyük bir sırrı ifşa etmişim gibi bana bakıyordu. Alparslan, elindeki çatalı tabağın kenarına yavaşça bıraktı ve tabağı önündeki sehpaya doğru itti. Hareketleri o kadar mesafeli ve sertti ki, ortamın neden bu kadar gerildiğini, neden herkesin bir anda yabancılaştığını anlayamıyordum. İçimi bir huzursuzluk kaplamıştı.
Mustafa Amca, derin bir nefes alarak sessizliği dağıtmaya çalıştı ama gözlerindeki buğuyu saklayamadı:
"Ya... Öyle mi? Ellerine sağlık kızım, çok güzel olmuş. Çok eskiden, çok severek yediğim bir tatlının tadıyla aynı... Hatta ondan bile daha güzeli."
Yüzümde oluşan hafif şaşkınlığı gizlemeye çalışarak, nezaketle gülümsedim. "Afiyet olsun, beğenmenize gerçekten çok sevindim," dedim ama sesimdeki tereddüdü ben bile fark ediyordum.
Annem, bu tesadüfün yarattığı duygusal derinliği henüz tam kavrayamamış olacak ki, her zamanki gururlu anne edasıyla söze girdi. "Bizim kızın özel tarifidir bu tatlı," dedi, sesi odada neşeyle çınlayarak. "Kimse bilmez içindeki malzemeyi; ben bile bunca yaşıma geldim, hiçbir yerde aynısını yemedim. Ama siz de yediğinize göre, demek ki bu tatlıyı başka bilenler de varmış."
Annem konuştuğu sırada, Şükran Teyze’nin gözlerinde bir bulutun gölgesi gezindi. Bakışlarını ağır ağır bana çevirdi; yüzünde hüzünle yoğrulmuş, uzaklara bakan bir gülümseme vardı. Sanki o an karşısında beni değil de, yıllar öncesinden kopup gelen bir hayali görüyordu. Ardından anneme döndü ve sesi, geçmişin tozlu sayfalarını aralar gibi fısıltıyla karışık çıktı:
"Demek ki öyleymiş komşum..." dedi, ellerini dizlerinin üzerinde kenetleyerek. "Çok eskiden, can ciğer olduğumuz bir dostun kendi elleriyle yaptığı, ona has bir tatlıydı bu. Ben ne kadar uğraşsam, ne kadar çabalasam da o tadı bir türlü tutturamadım. Sadece o yapabiliyordu... Yıllar, çok uzun yıllar oldu bu tadı damağımızda hissetmeyeli."
Odanın içine bir anda çöken bu ağır melankoli, Mustafa Amca’nın dalgın bakışlarıyla ve Alparslan’ın kaskatı kesilmiş duruşuyla daha da koyulaştı.
Arda’nın patavatsız ama bir o kadar da içten haylazlığı, odanın üzerine çöken o ağır hüzün perdesini bir anda yırtıp attı.
"Allah’ım, hem güzel hem maharetli..." dedi, sanki dünya üzerinde mucizevi bir olay gerçekleşmiş gibi ellerini havaya kaldırarak. "Selenciğim, sanırım ben hem midemi hem de kalbimi size kaptırdım!"
Bu abartılı itiraf, Mustafa Amca ve annemin yüzüne taze bir gülümseme yaydı. Odadaki kasvetli sessizlik, yerini hafif kıkırdamalara bırakmıştı. Ancak o gülümsemeyen tek kişiydi. Bakışlarını tabağından ayırmıyor, adeta o tatlıyla sessiz bir hesaplaşma yaşıyordu.
İçten içe şaşırıyordum; sonuçta bu sadece bir tatlıydı. Ama benim için öyle değildi. Kendimi bildim bileli tatlıya olan düşkünlüğüm, beni daha küçücük bir çocukken mutfağın büyülü dünyasına itmişti. Bu tarifin hikayesi ise çok başkaydı. Çocukluğumun çok derinlerinde kalmış, damağımda asılı duran ama hiçbir yerde, hiçbir pastanede izini bulamadığım o büyülü tadın peşine düşmüştüm yıllarca. Deneye yanıla, malzemeleri defalarca karıştırıp bozarak, sonunda o çocukluk hatıramdaki tadı kendi ellerimle yeniden inşa etmiştim.
Şimdi ise bu tesadüfün yarattığı sessiz fırtınanın ortasında kalmıştım. Şükran Teyze’nin "dostum" dediği kişiyle, benim çocukluğumun o silik ama lezzetli anıları aynı noktada mı kesişiyordu?
Zaman ilerledikçe sohbetin koyulaşan rengi, tatlının bıraktığı o buruk tadı yavaş yavaş gölgeledi. Arda ve Serhan arasındaki o ilk gerginlik, yerini şaşırtıcı bir yakınlığa bırakmış; ikisi çoktan ortak bir dil bulup koyu bir muhabbete dalmışlardı. Annem ve Şükran Teyze, eski iki dost gibi fısıltıyla karışık bir sohbete gömülmüşken, ben de Umay’ın sıcak enerjisine kapılmıştım.
Bu kalabalık ve sesli ortamda, Mustafa Amca’nın sessizce salondan çıkışı kimsenin dikkatini çekmedi. Hemen ardından Alparslan’ın da bir gölge gibi onun peşinden gitmesi, sohbetin gürültüsü içinde kaybolup gitti. Odadakiler için hayat normal akışında devam ediyordu ama benim midemde bir anda beliren o keskin ağrı, tüm dikkatimi dağıtmaya yetmişti.
Huzursuzca yerimde kıpırdanıp Umay’a döndüm. "Umay, lavabo ne taraftaydı?" diye fısıldadım. Umay, nezaketle yerinden kalkıp yolu göstermek için önüme düştü. Lavabonun kapısına kadar bana eşlik etti. "Kuzum, burada bekleyeyim mi seni, yoksa işin bitince kendin mi gelirsin?" diye sordu samimiyetle.
"Sen git kuzum, ben yolu öğrendim zaten, gelirim hemen," dedim. O, kalabalığın arasına geri dönerken ben kendimi içeri attım. Soğuk suyu açıp elimi yüzümü yıkadım, aynadaki aksime bakıp derin bir nefes aldım. Midemdeki o huzursuzluk geçene kadar biraz bekledim. Sonunda kapıyı açıp koridora çıktığımda, evin o sessiz ve karanlık kalan kısmıyla karşı karşıya kaldım. Ancak koridorun ilerisinden gelen boğuk sesler, beni olduğum yere mıhladı.
"Bu nasıl olabilir baba?" diyordu Alparslan; sesi kısık ama her kelimesi birer kırbaç gibi sertti. "Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Kafayı yiyeceğim!"
Mustafa Amca’nın sesi ise omuzlarına binen görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi yorgun ve bitkin geliyordu.
"Bilmiyorum oğlum... Keşke bir şey bilsem ama hiçbir şey bilmiyorum. Sadece..." Duraksadı, derin bir iç çekti. "Bir şeyler var, hissediyorum."
Nefesimi tutup sırtımı duvara dayadım. Zihnim bir labirentin içine girmiş gibiydi. Neden bahsediyorlardı? Hangi "mantıksız" durum Alparslan gibi kontrol delisi bir adamı bu kadar sarsabilirdi? "Bir şeyler var" derken neyi kastediyorlardı? Onların bu denli içine düştüğü o karanlık boşluk neyse, sanki ucu bucağı olmayan bir gizemin kapısını aralamışlardı. Odanın neşeli havasından sonra bu koridor, cevabını bilmediğim soruların ağırlığıyla üzerime çökmeye başlamıştı. Ne bildiklerini ya da asıl neyi bilmediklerini anlamaya çalışırken, kalbimin ritmi bu bilinmezliğin korkusuyla hızlanıyordu.
Alparslan’ın sesi bu kez bir öncekinden daha keskin, sanki duyduklarına inanmak istemeyen bir adamın isyanı gibi yükseldi.
"Olabilir mi öyle şey baba?" diyordu, kelimeleri neredeyse havada asılı kalıyordu. "Mantığım kabul etmiyor, böyle bir ihtimal nasıl gerçek olabilir?"
Mustafa Amca’nın cevabı ise çok daha ağır, çok daha kabullenmiş bir tondaydı. Sesi, uzun yılların yorgunluğunu ve yaşanmışlıkların verdiği o acı tecrübeyi taşıyordu.
"Bilmiyorum oğlum, ne desem boş..." dedi, derin bir iç çekişle. "Bu hayat bana her şeyi gösterdi; olmaz dediklerimin oluşunu, bitti dediklerimin yeniden başlayışını... Artık hiçbir şeye 'imkansız' demiyorum. Bekleyip göreceğiz."
Sırtımı dayadığım duvar sanki daha da soğumuştu. Alparslan’ın "mantığına sığdıramadığı", Mustafa Amca’nın ise "hayat her şeyi gösterdi" diyerek açık kapı bıraktığı o büyük bilinmezlik neydi? Bahsettikleri şey her neyse, ikisinin de sesindeki o titreyişten, bunun sıradan bir mesele olmadığını anlayabiliyordum. Koridorun o karanlık sessizliğinde, kendi nefesimin sesinden bile korkar hale gelmiştim.
Koridordaki o ürpertici sessizlik, az önceki konuşmanın ağırlığıyla üzerime çökerken daha fazla orada kalamayacağımı anladım. Duyduklarımı zihnimin derinliklerine itmeye çalışarak, fark edilmemek adına parmak uçlarımda salona doğru süzüldüm. Kapı eşiğine gelmeden hemen önce durup derin bir nefes aldım; ellerimle yüzümü sıvazlayıp o darmadağın olmuş ifadeyi topladım. Hiçbir şey duymamışım gibi sakin bir maske takınarak Umay’ın yanındaki yerime geri döndüm.
Ancak içimdeki o huzursuzluk geçmek bilmiyordu; midemdeki ağrı yerini keskin bir gerginliğe bırakmıştı. Bakışlarım annemi bulunca, gözlerimi hafifçe büyüterek "artık gidelim" dercesine sessiz bir işaret yaptım. Annem, tecrübesiyle bu bakışımdaki aciliyeti hemen kavradı. Birkaç dakika sonra, ortamdaki genel havayı bozmadan nazikçe araya girdi.
"Biz artık yavaş yavaş kalkalım komşum," dedi annem, toparlanmaya başlayarak.
Şükran Teyze, samimi bir sitemle kaşlarını kaldırdı. "Aa, ama daha erkendi komşum! Biraz daha otursaydınız, ne güzel tadı damağımızda kaldı," diyerek bizi kalmaya ikna etmeye çalıştı. Ama annemin kararlı duruşunu ve yerleşme telaşını bahane edişini görünce daha fazla ısrar etmedi.
Hepimiz aynı anda ayaklandık. O sırada gözüm kapıdan içeri giren Mustafa Amca ve Alparslan’a takıldı. Sanki az önce koridorda dünyaları sarsan o konuşmayı yapan onlar değilmiş gibi, ikisi de yüzlerine birer beton duvar örmüşlerdi. Alparslan’ın bakışları yine o sert ve sorgulayıcı halini almıştı ama ben artık o bakışların gerisinde saklanan "açıklanamaz" bir şeyin varlığını biliyordum.
"Sahi, çok erken oldu," diye ekledi Şükran Teyze kapıya doğru yönelirken, "Daha konuşacak çok şeyimiz vardı."
Annem, yüzündeki o içten komşu gülümsemesiyle Şükran Teyze’nin elini hafifçe sıktı. "E artık evimiz hemen şurası komşum, bir yere kaçmıyoruz ya. İstediğin zaman gel, yine uzun uzun konuşuruz. Bundan sonra ben sizi beklerim bir akşam, başımın üstünde yeriniz var," diyerek davetini peşinen yaptı.
Şükran Teyze bu tekliften duyduğu memnuniyetle başını salladı. "Öyle öyle, haklısın komşum. Siz iyice bir yerleşin, düzeninizi kurun; ondan sonra kapınızı aşındırırız biz de," diye karşılık verdi. Kapı ağzında, o son dakikaların sıcaklığıyla vedalaşma faslına geçtik.
Grup halinde antreye doğru süzülürken gayriihtiyari bir sıralama oluşmuştu. En önde annem ve Şükran Teyze, hala yarım kalan bir konuyu fısıldaşarak ilerliyorlardı. Hemen arkalarında Arda ve Serhan, sanki yıllardır arkadaşmış gibi birbirlerine takılarak geliyor; Umay ve Mustafa Amca ise nezaketle onlara eşlik ediyordu. Ben, zihnimde az önce koridorda duyduğum o tuhaf konuşmanın ağırlığıyla, herkesten bir adım geride kalmıştım. Alparslan ise bir gölge gibi Umay’ın hemen yanında, sessiz ve mesafeli adımlarla yürüyordu.
Dış kapının eşiğine geldiğimizde vedalaşma seremonisi başladı. Tam kapının eşiğine gelmiş, dışarının serin havasını ciğerlerime çekmeye hazırlanıyordum ki, bir gölge gibi önüme set çekti. Adımlarım aniden kesildi. Alparslan, kaçmama izin vermeyen o heybetli gövdesiyle üzerime doğru eğildi; bir anda kendimi onunla kapı ile duvar arasında, o daracık alanda hapsolmuş buldum.
Yüz yüze geldik. O kadar yakındı ki, sert ve düzenli nefesi tenimi yakıp geçiyordu. Bakışları, bir hedefi nişan alan avcı dikkatiyle gözlerime kilitlendi. Daha da yaklaştı; bir an burunlarımızın birbirine çarpacağını, o buz gibi bakışların altında eriyeceğimi sandım. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zorlarken, son saniyede bir manevrayla yön değiştirip kulağıma doğru eğildi.
Sıcak nefesi kulağımı teğet geçerken, sesi buzdan bir bıçak gibi fısıltıyla yankılandı:
"Hoca hanım, hoca hanım... Kapı dinlemenin ayıp olduğunu hâlâ öğrenemedin mi?"
Duraksadı, bu kısa boşlukta kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini hissettim. Ardından sesi daha da koyulaşarak, tehditkar bir vaatle devam etti:
"Eğer öğrenemediysen, seve seve sana ben öğretirim."
Bu sözler zihnimde şimşek gibi çakarken, Alparslan geri çekilmek yerine, aramızdaki son boşluğu da öldürerek biraz daha yaklaştı. Öyle ki, gömleğinin hafif kokusu ve yaydığı o baskın sıcaklık tüm duyularımı ele geçirmişti. Dudaklarım titredi, kendimi savunma içgüdüsüyle "Ben aslında..." diye fısıldadım ama cümlem boğazımda düğümlendi; ne diyeceğimi, bu durumu nasıl açıklayacağımı bilemiyordum.
Tam o sırada kapının dışındaki taş zeminde yankılanan ayak sesleri duyuldu. Panikle ellerimi göğsüne yaslayıp onu sertçe ittim ve yüzümü hızla dışarıya, kapıya doğru çevirdim. Alparslan ise bu halime, dudaklarının kenarına yerleşen o hain ve alaycı sırıtışla karşılık verdi.
"Korkma bu kadar," dedi, sesi hala kulağımda yankılanan o karanlık tınıyı koruyordu.
Kaşlarımı çatıp ona öfkeli bir bakış fırlattığım sırada Umay eşikte göründü. Bir bana, bir de bir adım ötemde dikilen abisine bakıp merakla sordu: "Seni bekliyorlar, ne oldu? Neden gelmedin?"
Yanaklarımın alev alev yandığını, yüzümdeki o suçlu kızarıklığı hissedebiliyordum. "Şey... Telefonumu unutmuşum da, içeriden onu aldım hemen," diye kekeledim. Umay inanmış gibi kafa salladı ama bakışlarındaki o muzip parıltı, aramızdaki o tuhaf elektriği sezdiğini ele veriyordu. Dudaklarında gizli bir gülümsemeyle bizi süzdükten sonra önümüze düştü.
Dışarı çıktığımızda gece serindi ama benim içimdeki ateş sönmek bilmiyordu. Alparslan, hiçbir şey olmamış gibi ağır adımlarla annemin yanına gidip elini öptü, ardından Serhan’la kısa birer dost gibi tokalaştı. Sıra bana geldiğinde ise ne bir söz söyledi ne de yaklaştı; sadece uzaktan, o kapıdaki fısıltısını hatırlatan sert bir kafa selamı vermekle yetindi.
Sonunda vedalaşıp kendi evimize doğru yürümeye başladık. Annem kapıyı açıp içeri girene kadar, sırtımda bir kurşun gibi ağır ve keskin olan o bakışları hissetmeye devam ettim. Kapının eşiğinden geçip tam kapatacakken gayriihtiyari dışarı baktım; Alparslan hala olduğu yerde durmuş, karanlığın içinden doğrudan bana bakıyordu.
Kapıyı hızla kapatıp sırtımı ahşap yüzeye yasladım. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan düzensiz darbelerle çarpıyordu. Sadece bir akşam yemeği için gittiğim o evden, kulağımda yankılanan o tehditkar fısıltıyla dönmüştüm.
Yeni bölümü beğendiniz mi?
Yorum ve beğenmeyi unutmayın 🥰
Bölüm etkileşimi
