BİR MAHALLE MASALI kitap kapağı

18. bölüm / 24

BİR MAHALLE MASALI

15. Bölüm Beklentiler

Vaveyla Yazarı: Kayıp Hayaller

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 15. Bölüm Beklentiler

15. Bölüm Beklentiler
Alparslan’ı anlamıyordum. Sabahki o özgüvenli, burnundan kıl aldırmayan tavrı ile şu anki buz gibi mesafesi nasıl bu kadar keskin bir şekilde değişebilirdi? Gerçekten o anı yanlış anlayıp ona saracağımı falan mı düşünmüştü de kendince gardını alıp geriye çekiliyordu?
Gözlerimin yanmaya başladığını hissettiğimde kendime kızdım. Ne oluyordu bana? Birkaç saniyelik bir temas ve iki soğuk kelime yüzünden gözlerimin dolması normal miydi? Ama duygularım zihnimi dinlemedi; ilk damla, benden izin alma gereği bile duymadan yanağımdan aşağı süzülüverdi.
O sırada adımlarının hâlâ yakınlarda bir yerde olma, beni bu halde görme ihtimali zihnimi bir kırbaç gibi sarstı. Ona bu kozu veremezdim. Dağılmışlığımı, sırf iki kelimesiyle dengemin altüst olduğunu görmemeliydi.
Titreyen ellerimle bahçe kapısını açıp kendimi içeri attım. Sırtımı kapıya dönüp başımı geriye yatırarak derin bir nefes almaya çalıştım. Şimdi tek bir görevim vardı: Salonda oturan anneme yakalanmadan, bu yaşlı gözlerle kimseye hesap vermeden doğruca odama kaçabilmek.
Derin bir nefes alıp gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. Yüzüme yerleştirmeye çalıştığım o sahte tebessümle binadan içeri adım attım. Merdivenleri çıkarken her basamakta kalbimin ağırlığını daha çok hissediyordum. Anahtarı kilide yavaşça uydurup kapıyı sessizce araladım.
"Geldin mi kızım?"
Annemin salondan gelen sesiyle bir an duraksadım. "Gendim anne, çantamı odaya bırakıp geliyorum," diye seslendim. Sesimin çatlamaması için verdiğim çaba boğazımı acıtmıştı.
Anneme görünmeden koridoru hızla geçip odama süzüldüm ve kapıyı arkamdan kapattım. Sırtımı ahşap kapıya yasladığım an, tuttuğum nefesi dışarı bıraktım. Çantam elimden kayıp halının üzerine düştü. Komodinin üzerindeki aynada kendi yansımama baktığımda, yanaklarımın kızardığını ve gözlerimin buğulandığını gördüm.
Kendime öfkelendim. Sadece bir gün önce mutfakta beni düşmemem için belimden tutup kendine çeken, nefesi dudaklarıma değen adam aynı adam değilmiş gibi davranıyordu. “Maksadını aşan bir şakaydı” demişti. Kendince sınırlar çizmiş, beni o sınırların dışına tek bir hamlede itivermişti.
Gözlerimden süzülen yaşları hızlıca temizleyip yatağımın kenarına çöktüm. Ağlamayacaktım. Sırf kendi egosunu tatmin etmek için bir yakınlaşıp bir geri çekilen bir adam için tek bir damla bile dökmeyecektim.
"Tamam Alparslan," diye fısıldadım odanın sessizliğine doğru. "Geri adım atmak neymiş, mesafe nasıl oluyormuş göreceksin."
Pencereye doğru yürüyüp perdeyi hafifçe araladım. Sokak lambasının altında park halinde duran siyah arabasına baktım. İçimdeki kırgınlık yerini yavaş yavaş sert, sarsılmaz bir gurura bırakıyordu. Oyun istiyorsa, bu oyunu onun kurallarına göre değil, kendi kurallarıma göre oynayacaktım.
Akşam yemeğinden sonra bahçede oturup çayımı yudumlarken zihnimdeki karmaşayı dağıtmaya çalışıyordum. Tam o sırada telefonum çalmaya başladı; ekranda Umay’ın adını görünce derin bir nefes alıp açtım.
"Efendim kuzum?"
"Ne yapıyorsun çiçeğim?" diye sordu Umay, neşeli ve canlı sesiyle.
"Bahçede oturuyorum öyle, sen ne yapıyorsun?"
"Ben de evdeyim. Kızlarla biraz yürüyüşe çıkacaktık, sen de katılsana bize."
Zaten bütün günün yorgunluğu ve Alparslan’la yaşananların ağırlığı üzerimdeydi. Yürümeye hiç dermanım yoktu. "Kuzum ben katılmayayım, hiç halim yok inan," dedim.
Umay’ın sesi anında endişeli bir tona büründü. "Hasta mısın yoksa?"
"Yok, hasta değilim. Bugün okulda çocuklar biraz yordu sadece," diyerek durumu geçiştirdim. "Siz biraz gezin dolanın, sonra bize kahveye gelin."
"Aaa, o zaman direkt sana gelelim biz, hiç dolanmayalım," dedi Umay.
"Olur, çok iyi olur."
"Tamam o zaman, beş dakikaya oradayız, görüşürüz!" dedi ve kapattı.
Telefonu kapatıp masaya bıraktığımda içimi hafif bir rahatlama kapladı. Kızların gelişi, en azından kafamdaki o yoğun düşünce bulutunu dağıtmama yardımcı olabilirdi.
Yerimden kalkıp mutfağa geçtim. Annem salonda televizyon izlerken ben kahve makinelerini hazırlamaya başladım. Çok geçmeden bahçe kapısının gıcırtısı ve ardından Umay’la kızların şen şakrak sesleri duyuldu.
"Biz geldik!" diyerek mutfağa adımlayan Umay, elindeki çikolata paketini tezgaha bıraktı. Arkasından gelen Zeynep, Aslı ve Elif de güler yüzleriyle içeri girdi.
"Hoş geldiniz kızlar," diyerek her biriyle tek tek sarıldım.
Zeynep gözlerini kısıp yüzümü dikkatle süzdü. "Senin yüzün biraz solgun mu sanki? Gerçekten okul mu yordu seni Selen?"
"Biraz yoğun bir gündü sadece, takılmayın bana," diyerek konuyu hemen geçiştirdim ve cezveleri ocağa koydum. "Orta şekerli yapıyorum herkese, itirazı olan?"
"Bana uyar," dedi Elif sandalyelerden birine kurulurken. "Bu arada mahallenin girişinde Alparslan’ı gördük. Arabanın yanında biriyle konuşuyordu, acayip ciddi bir havası vardı yine."
Alparslan’ın adını duyduğum an elindeki kahve kaşığı bir an için duraksadı. Kendimi hemen toparlayıp kahveleri karıştırmaya devam ettim. "Öyledir," dedim soğukkanlı görünmeye çalışarak. "Polis adam sonuçta, iş güç."
Umay sandalyesini bana doğru yaklaştırıp tezgaha yaslandı. "Sen bugün onunla hiç karşılaştın mı? Sabah evden çıkarken sesi geliyordu sanki."
"Karşılaştık," dedim kestirip atarak. Kahve fincanlarını tepsiye dizerken arkamı onlara dönük tuttum. "Kısa bir 'günaydın'laştık, gitti."
Kızlar aralarındaki sohbeti derinleştirip mahalledeki diğer dedikodulara geçerken, ben kahveleri tepsiye yerleştirmeyi bitirmiştim.
Zeynep pencereye bakıp, "İyi ki yürümek yerine buraya gelmişiz, hava buz gibi oldu birden," deyince bakışlarımı dışarıdaki karanlıktan çekip tezgaha döndüm.
"İyi yaptınız," dedim, tepsiyi elime alarak. "Bahçe serinledi zaten, geçelim içeri."
Salona geçip kahvelerimizi yudumlarken kızların neşeli sohbeti ortamı iyice ısıttı. Günün bütün stresi, Alparslan'ın o soğuk tavırlarının zihnime bindirdiği yük yavaş yavaş dağılıyordu. Okuldan, mahalleden, eski günlerden konuşup bolca güldük. Saat ilerledikçe kafamdaki o yoğun düşünce bulutunun yerini tatlı bir yorgunluk aldı.
"Kızlar, saat epey geç oldu. Kalkalım artık, yarın iş güç var," dedi Umay kahve fincanını sehpaya bırakırken.
"Hiiiç gitmeyin diyemeyeceğim, benim de gözlerim kapanıyor valla," diyerek kıkırdadım.
Kızlarla birlikte ayağa kalktık. Anneme seslenip vedalaştıktan sonra hep beraber bahçe kapısına doğru adımladık. Dışarısının serin havası yüzüme çarptığında hafifçe ürperdim. Umay ve Elif'le sarılıp vedalaşırken bahçenin o loş ışığında gülüşüyorduk.
"Hadi görüşürüz çiçeğim, dikkat et kendine," dedi Umay, bahçe kapısından dışarı ilk adımı atarken.
"Siz de dikkat edin, varınca haber verin," diye seslendim arkalarından.
Kızlar sokağa çıkıp sağa doğru yöneldiği sırada, tam bizim bina girişinin önünde duran o uzun silüeti fark ettim. Alparslan, elindeki araba anahtarını parmağında çevirerek binadan dışarı çıkıyordu. Kızlar yanından geçerken hafifçe başıyla selam verip adımlarını yavaşlattı.
Ben tam arkamı dönüp bahçe kapısını kapatacakken, onun tok sesi akşamın sessizliğinde yankılandı:
"İyi akşamlar kızlar."
Kızlar "İyi akşamlar Alparslan abi," diyerek yollarına devam ederken, Umay bir anda duraksayıp abisine doğru döndü. "Abi! İşin bitmedi mi? Göreve mi gideceksin?"
Alparslan adımlarını yavaşlatıp tam bahçe kapısının önünde durdu. Ceketinin yakasını düzeltirken bakışları Umay’dan kayıp doğrudan bana kilitlendi. Az önceki o buz gibi, resmi tavrından eser kalmamıştı; yüzünde yine o çözülmesi zor, hafif ve imalı tebessüm vardı.
"Hayır abim," dedi Umay’a yanıt verirken, ama gözlerini bir an olsun üzerimden çekmiyordu. Ardından bir adım daha atıp doğrudan bana baktı.
"Nasılsın Selen? İyi misin?"
Sorduğu soru son derece sıradan ve kibar görünse de, ses tonundaki o hafif gizli vurgu ve gözlerindeki koyu bakışlar tamamen akşamki konuşmamıza gönderme yapıyordu. "Aramızda yanlış anlaşılma olmasın" diyip beni buz gibi bir duvarla karşılayan adam, şimdi abisi olduğu Umay'ın yanında hiçbir şey olmamış gibi halimi hatırımı soruyordu.
Bahçe kapısının kolunu tutan elim sıklaşsa da duruşumu hiç bozmadım. Bakışlarındaki o imayı doğrudan göğsümde karşılayıp buz gibi bir nezaketle gülümsedim.
"Çok iyiyim Alparslan, teşekkür ederim," dedim, sesimdeki mesafeyi korumaya özen göstererek. "Günün bütün yorgunluğu gitti, gayet iyiyim."
Umay ikimizin arasındaki bu garip sessizliği ve uzaktan uzaktan elektriklenen havayı fark etmiş gibi bir bana, bir abisine baktı.
Alparslan dudaklarını birbirine bastırıp başını hafifçe salladı. "Sevindim," dedi, sesi akşamın serinliğinde tok bir tonda yankılandı. "İyi olmana sevindim."
"Geç oldu, hadi içeri geçelim artık," dedi Alparslan, bakışlarını üzerimden çekip kardeşine yönelerek. Umay’ın omzuna kolunu atıp onu binaya doğru yönlendirdi. "İyi akşamlar Selen."
"İyi akşamlar," dedikten sonra arkamı dönüp bahçe kapısını kapattım ve eve girdim.
Ertesi sabah okula gitmek için evden çıktığımda gözlerim istemsizce onun kapısına, ardından sokağın köşesindeki park yerine kaydı. Ne siyah arabası oradaydı ne de kendisi. Derin bir nefes alıp arabama bindim ve gaza bastım.
Bütün hafta tam olarak böyle geçti.
Pazartesi akşamından sonra Alparslan adeta sırra kadem basmıştı. Ne sabahları kapıda karşılaşıyorduk ne de akşamları sokak lambasının altında o siyah arabasını görüyordum. Bazen gece geç saatlerde yan dairenin kapısının açılıp kapandığını, boğuk adım seslerini duyuyordum ama karşı karşıya gelmiyorduk. Sanki görünmez bir el aramızdaki zamanlamayı teker teker ayarlıyor, ikimizi aynı an ve mekânda buluşturmamak için çabalıyordu.
Buna sevinmem, kafamın rahatlamasına şükretmem gerekiyordu. Sonuçta aramızda "yanlış anlaşılma olmasın" diye çizdiği o sınırın gereğini yapıyordu; tam da istediği gibi mesafeli iki komşuyduk artık. Ama hafta ortasına geldiğimizde, sol göğsümdeki o huzursuz sızı bana aksini söylüyordu.
Her sabah kapıyı açarken içimde beliren o küçük beklenti, sokakta arabasını göremeyince yerini sert bir hayal kırıklığına bırakıyordu. Bütün bir hafta boyunca ne derslere tam odaklanabildim ne de geceleri rahat bir uyku uyuyabildim.
Cuma akşamı eve dönüp arabamı park ettiğimde, yan tarafının yine boş olduğunu gördüm. Direksiyondaki ellerim sıklaştı. Göreve mi gitmişti, benden mi kaçıyordu yoksa söylediklerinde son derece ciddi olup hayatına kaldığı yerden devam mı ediyordu, bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Bu sessizlik ve mesafesi, onunla kavga etmekten çok daha fazla yoruyordu beni.
Cumartesi sabahı, havanın günden güne güzelleşen tatlı sıcaklığıyla erkenden uyandım. Bütün haftanın üzerimde bıraktığı o belirsiz yorgunluğu ve huzursuzluğu üzerimden atmak istercesine doğruca mutfağa geçtim.
Balkon kapısını sonuna kadar açıp bahçeden gelen taze çim ve çiçek kokusunun mutfağa dolmasına izin verdim. Güzel bir kahvaltı hazırlamak, belki de günlerdir kafamı kurcalayan o düşünce bulutlarını dağıtmanın en iyi yoluydu. Çay suyunu ocağa koydum; peynirleri, domatesleri doğrayıp taze yeşilliklerle birlikte balkondaki masaya şık bir şekilde dizmeye başladım. Güneşin ilk ışıkları bahçeye vururken içimde garip, dingin bir huzur vardı.
Ekmekleri dilimleyip masanın ortasındaki sepete koyduktan sonra derin bir nefes alarak belimi doğrulttum. Doğal bir refleksle kafamı kaldırıp karşı balkona doğru baktığımda, kalbim aniden göğüs kafesime çarptı.
Alparslan oradaydı.
Üzerinde siyah, düz bir tişörtle balkon demirlerine yaslanmış, elinde tüten sigarasıyla öylece duruyordu. Bütün hafta boyunca izini sürdüğüm, yokluğuyla zihnimi meşgul eden adam, sabahın bu erken saatinde sessizce beni izliyordu.
Ne zamandır oradaydı, kaç dakikadır beni izliyordu bilmiyordum. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanını gökyüzüne üflerken bakışlarını tek bir saniye olsun üzerimden çekmedi. Yüzünde ne o eski imalı tebessüm vardı ne de hafta başındaki buz gibi soğukluk... Sadece koyu, dikkatli ve günlerdir süren bu sessizliği tek bir hamlede delen ağır bir bakış vardı.
Elindeki zeytin kasesiyle bahçenin ortasında öylece kalakaldım. Bütün hafta boyunca kurduğum savunma mekanizmaları, onun tek bir sessiz bakışıyla saniyeler içinde darmadağın olmuştu.
Bakışlarının ağırlığı tenimi yaksa da elindeki zeytin tabağını masaya bırakıp istifimi bozmadım. Kalbim göğüs kafesimi döverek atıyordu ama ona bu galibiyeti veremezdim. Bakışlarımı zorlukla üzerinden çekip arkamı döndüm ve mutfağa geçtim.
Bir hafta boyunca adeta yokmuşum gibi davranıp, beni o buz gibi kelimelerle kenara ittikten sonra şimdi hiçbir şey olmamış gibi balkondan beni izlemesine izin vermeyecektim.
Çaydanlığı alıp bahçedeki masaya yerleştirmek için tekrar dışarı çıktığımda, göz ucuyla bile olsa karşıya bakmamaya özen gösterdim. Ama onun oradaki varlığını, üzerimdeki o yoğun bakışlarını sırtımda bir kurşun gibi hissediyordum. Ekmek sepetini düzelttim, peynir tabağının yerini değiştirdim; mutfakla bahçe arasında mekik dokurken her dışarı adım atışımda Alparslan bir milim bile kımıldamadan, elindeki sigarasından sakin nefesler çekerek beni izlemeye devam etti.
Sonunda tezgahtan son tabağı da alıp bahçeye çıktığımda, artık dayanamayıp başımı dikleştirerek ona doğru baktım.
Balkon demirlerine yaslanmış, başı hafifçe yana yatık bir hâlde doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir açıklama çabası vardı; sadece benim bu çabalamamı, onu görmezden gelmek için verdiğim amansız savaşı büyük bir dikkatle izliyordu.
Tabak elinde öylece kalan ben oldum. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafeye ve bir haftalık sessizliğe rağmen, tek bir kelime etmeden beni yine kendi evimin bahçesinde darmadağın etmeyi başarmıştı.
Alparslan, gözlerimin içine bakarak kafasını iki yana salladı; yüzünde "hâlâ çocuk gibisin" der gibi beliren o hafif, sinir bozucu tebessümle arkasını dönüp balkon kapısından içeri girdi.
Olduğum yerde dona kalmıştım. Haftalarca kaçıp bir hafta boyunca yok saydıktan sonra şimdi karşıma geçip beni süzmesi, yetmezmiş gibi bir de aklınca bana acıyormuş ya da halime gülüyormuş gibi kafasını sallayıp içeri kaçması içimdeki bütün öfkeyi patlama noktasına getirdi. Tabakları masaya nasıl sert bıraktığımı bile fark etmedim. Hırsımdan ellerim titriyor, kendi kendime "Ukala... Yemin ederim tam bir ukala!" diye fısıldıyordum.
Tam o sırada içeriden gelen ayak sesleriyle kendimi toplamaya çalıştım.
"Günaydın abla!"
Serhan, esneyerek ve saçları darmadağınık bir halde balkona adım attı. Arkasından da elinde taze pişirdiği sıcak hamurlarla annem belirdi.
"Günaydın benim güzel kızım, erkencisin bugün," dedi annem, elindeki tabağı masanın ortasına yerleştirirken. "Oo, masayı da döşemişsin yine, ellerine sağlık."
"Günaydın..." diyebildim sadece, sesimdeki öfke kırıntılarını gizlemeye çalışarak.
Serhan hemen sandalyelerden birine kurulup masadaki hamurlardan birine uzandı. "Valla mis gibi koktu abla. Bütün hafta okul, ders derken yüzünü göremedik zaten, iyi geldi bu kahvaltı."
"Ye bakalım paşam," dedim Serhan'ın saçlarını karıştırarak. Sandalyeme otururken gözlerim bir an için tekrar karşı balkona kaydı. Perde kapalıydı, ortalıkta kimse yoktu.
Annem çayları doldururken ben de tabağımdaki peynirle oynamaya başladım. Öfkem hâlâ tazeydi ama annemle Serhan'ın masadaki neşeli sohbetine uyum sağlamaya çalışarak derin bir nefes aldım. En azından Alparslan'ın aksine, benim odaklanmam gereken gerçek bir ailem ve güzel bir cumartesi sabahım vardı.
Kahvaltının ardından geçen saatler boyunca kendimi ev işlerine ve okumam gereken kitaplara vererek kafamı meşgul etmeye çalıştım. Güneş yavaş yavaş etkisini kaybedip ortalık tatlı bir ikindi serinliğine teslim olurken telefonum çaldı. Ekranda Zeynep’in adını görünce hemen açtım.
"Efendim Zeynep?"
"Selen’im! Ne yapıyorsun bakayım?" dedi Zeynep, arkadan gelen cıvıltılı seslerin arasından. "Biz mahallenin gençleri toplandık, akşama doğru sahile geçip çimlerde oturacağız. Hava harika! Serhan’ı da al, hemen atlayın gelin. İtiraz istemiyorum, direkt hazırlanıyorsunuz!"
Karşı balkondaki o sinir bozucu bakışmanın ardından evde kapalı kalmak zaten içimi sıkmaya başlamıştı. Sahil havası ve bizimkilerin kalabalığı tam da ihtiyacım olan şeydi.
"Valla süper olur Zeynep," dedim hiç tereddüt etmeden. "Serhan’a bir söyleyeyim ama dünden razı olur zaten. Bir saate kalmaz yanınızdayız."
"Harika! Çayları, termosları biz hallediyoruz, siz sadece kendinizi getirin. Görüşürüz!"
Telefonu kapattıktan sonra Salona geçip Serhan’a seslendim. Zeynep’in söylediklerini duyunca Serhan’ın gözleri parladı, "Süper valla abla, evde patlamıştım zaten!" diyerek odasına fırladı.
Ben de odama geçip üzerime rahat bir kot ile serinlik için hafif bir hırka geçirdim. Aklımın bir köşesinde, "mahalle gençleri" lafını duyunca ister istemez Alparslan’ın da orada olma ihtimali belirdi. Ama hemen başımı sallayıp bu düşünceyi kafamdan attım. Kim gelirse gelsin, bu güzel akşamı kendime zehir etmeyecektim.
Serhan’la birlikte üzerimizi değiştirip evden çıktık. Sokak kapısının önünde Umay bizi bekliyordu. Üzerine geçirdiği spor bir ceket ve neşeli haliyle melül melül etrafa bakıyordu. Bizi görünce yüzü aydınlandı. "Sonunda çıkabildiniz! Sahil cıvıl cıvıl, geç kalacağız valla," dedi neşeyle. Birlikte sahile doğru yürümeye başladık. Serhan’la Umay yol boyunca mahalleden laflayıp gülüşürken, ben serin deniz havasını içime çekerek hafiflemeye çalışıyordum.
Sahile vardığımızda çimlerin üzerine kurulmuş, birleştirilmiş tahta masalardan oluşan kocaman bir kalabalık karşıladı bizi. Mahalledeki bütün gençler toplanmış, termoslardan çaylar dökülüyor, yüksek sesli kahkahalar yükseliyordu.
Tam masaya doğru adımlarken, kalabalığın ortasındaki bir detay bakışlarımı çiviledi.
Esra ile Alparslan yan yana oturuyorlardı. Esra neşeyle bir şeyler anlatıyor, Alparslan ise başını hafifçe ona doğru eğmiş, dikkatle dinliyordu. Bir an için adımlarım duraksadı, olduğum yerde çakılı kaldım. İçimden bir şeylerin cız ettiğini, sol göğsüme sert bir ağırlığın oturduğunu hissettim. Bütün bir hafta boyunca bana o buz gibi sınırları çizen, sabah balkondan imalı imalı bakan adam, şimdi Esra’nın yanında son derece rahat görünüyordu.
"Abim salak mı ya?" dedi Umay hemen yanımda, sesindeki öfkeyi gizleyemeyerek. "Ne işi var o kızın yanında, ne yapmaya çalışıyor bu?"
Umay’ın sözleri kulağımda çınlasa da hiç duymamış gibi davrandım. Yüzümdeki mimikleri dondurup renksiz bir ifadeye büründüm. "Geldik kızlar!" diyerek sesimi neşeli tutmaya çalıştım ve adımlarımı tekrar masaya doğru yönelttim.
Tam masanın boş olan kısmına doğru geçecektim ki birden önümde Yiğit belirdi. Mahallenin kırtasiyecisi Yiğit... son zamanlarda ne zaman dükkana uğrasam gözlerimin içine biraz fazla dikkatli, hafif mahcup bir tebessümle bakan Yiğit.
"Bir an gelmeyeceksin diye düşündüm Selen," dedi Yiğit, gözlerinin içi parlayarak. Sandalyelerden birini çekip bana yer açarken samimi bir sıcaklıkla gülümsedi. "Biz de tam 'Selen gelmedi, bir eksik kaldık' diyorduk. Hoş geldin."
Gözlerim istemsizce Yiğit’in hemen arkasında kalan Alparslan’a kaydı. Yiğit’in bana sandalyeyi çekişini, o gözlerindeki açık ilgiyi Alparslan da tam o anda fark etmişti. Esra’yla olan sohbeti anında kesildi, kasılan çenesi ve koyulaşan bakışları doğrudan üzerimize kilitlendi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

661okunma 62beğeni 32yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18