16. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI14. Bölüm Köz Ve Duman Part 1
Bölümler 24Şu an: 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 1
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
14. Bölüm Köz ve Duman Part 1
Market poşetlerini güçlükle kavrayıp kapıyı anahtarımla açtığımda, evdeki o taze demlenmiş çay kokusu karşıladı beni. Ayakkabılarımı çıkarıp koridordan salona doğru adımladığımda, Umay’ı ikili koltukta otururken buldum. Annemle karşılıklı oturmuş sohbet ediyorlardı ancak salona adım atar atmaz havadaki o tuhaf, ağır durgunluğu hissetmemek imkansızdı. Umay’ın telefonda benimle konuşurkenki o neşeli, muzip ses tonundan eser yoktu; yüzünde tam olarak adını koyamadığım, şaşkınlıkla karışık derin bir kafa karışıklığı okunuyordu.
Elimdeki dolup taşan poşetleri hafifçe havaya kaldırıp neşeli bir edayla, "Ooo, bensiz keyif mi yapılıyor burada bakayım?" dedim salondaki o sessiz havayı dağıtmak istercesine.
Neşeli sesim odada yankılandığında ikisi de sohbeti birdenbire kesip başlarını bana doğru çevirdi. Yüzlerindeki o dalgın ifade, sesimi duymalarıyla birlikte anlık bir irkilmeyle dağıldı.
Annem elindeki çay bardağını tabağına oturturken, "Ne zaman geldin sen kızım?" diye sordu, gelişimle birlikte üzerindeki o düşünceli havayı atmaya çalışarak.
"Yeni geldim anneciğim," dedim poşetleri mutfağa doğru yönlendirirken, gözüm hâlâ Umay’ın üzerindeki o tuhaf durgunluktaydı.
Poşetleri tezgahın üzerine bırakıp hızlıca salona geri döndüm. Umay’ın gözlerindeki o dalgın ve huzursuz ifade yerinde duruyordu. Normalde eve girdiğim an neşeyle cıvıldayıp abisiyle ilgili son haberleri fısıldayacak kız, şimdi koltuğın kenarına büzülmüş, zihninin derinliklerinde kaybolmuş gibi görünüyordu.
Yanına gidip koltuğa, tam dibine oturdum. "Umay? İyi misin güzelim? Bir şey mi oldu?" diye sordum, sesimdeki neşeli ton yerini endişeye bırakırken.
Umay gözlerini yavaşça bana doğru çevirdi. Yüzünde zoraki bir tebessüm belirdi ama gözlerindeki o bocalama henüz geçmemişti.
"Ha... Yok bir şey canım, iyiyim. Biraz nöbet yorgunluğu vurunca kafam daldı öyle," dedi, sesini toplamaya çalışarak.
Annem de o sırada oturduğu yerden kalkıp, "Ben şu poşettekileri dolaba yerleştireyim, siz de rahat rahat sohbet edin," diyerek mutfağa geçti. Annemin salondan çıkmasıyla birlikte Umay’a daha da yaklaştım ve buz gibi olan ellerini tuttum.
"Umay, yemezler," dedim alçak ama ısrarcı bir sesle. "Daha yarım saat önce telefonda cıvıl cıvıldın. Şimdi yüzünden düşen bin parça. Ne oldu, söylesene?"
Umay derin bir iç çekti. Bakışlarını halının desenlerine sabitleyip dudaklarını ısırdı. Birkaç saniye kararsızlıkla bocaladıktan sonra, kafasındaki o düşünceli havayı bir kenara itip hızla gözlerimin içine baktı ve yüzüne muzip bir sırıtış yerleştirdi.
"Ya boş ver şimdi benim yorgunluğumu da... Asıl sen bana onu anlat," diyerek sesini alçalttı ve konuyu bir anda abisine çevirdi. "Eve girmeden önce abimle karşılaştın mı? Telefonu kapattıktan sonra aklım sende kaldı. Kızım adam iki gündür evde barut gibi geziyor diyorum sana! Sen bu adama ne yaptın da adam kendi kendine 'Sesi soluğu gitti, kafa selamına kaldık' diye söylenip duruyor?"
Konunun bir anda Alparslan’a dönmesiyle içimdeki o tatlı zafer duygusu yeniden şahlandı. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım ve omuz silktim.
"Hiçbir şey yapmadım Umaycığım," dedim gözlerimi süzerek. "Sadece abinin benden tam olarak istediği gibi davranıyorum. Mesafe istiyordu, ben de ona hak ettiği mesafeyi veriyorum. Ne bir eksik, ne bir fazla..."
Umay dayanamayıp hafif bir kıkırdama koyuverdi. "Yemin ederim sen akıl almaz birisin Selen! Adamı kendi silahıyla vurup delirtmek tam olarak bu işte. Mermer gibi duran Alparslan Komiser'i ne hallere getirdin..."
Tam o sırada annem elinde çay tepsisiyle salona girdi. Umay yüzündeki o neşeli ifadeyle çayına uzanırken, az önceki o gizemli ve durgun havasından eser kalmamıştı. Ama içimden bir ses, bu akşamın sadece Alparslan’la aramızdaki tatlı çekişmeyle sınırlı kalmayacağını fısıldıyordu.
Çaylarımızı içip sohbeti biraz daha sürdürdükten sonra, daha rahat konuşabilmek için Umay’la birlikte benim odama geçtik. Yatağın üzerine bağdaş kurup oturduk ancak salondayken hafifleyen o tuhaf hava yeniden Umay’ın üzerine çökmüştü. Ben heyecanla okulda olanları ve haftanın yorgunluğunu anlatırken, Umay’ın bakışları sık sık odadaki tek bir noktaya kilitlenip kalıyordu. Dalgınlığı o kadar belirgindi ki, kurduğum cümlelerin havada asılı kaldığını hissediyordum.
"Umay?" diyerek dizine hafifçe dokundum. "Güzelim, sen gerçekten burada değilsin bu akşam. Bir şey var, bana söylemiyorsun. Neye dalıp duruyorsun sürekli?"
Umay gözlerini kırpıştırarak hızla bana döndü, yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirmeye çalıştı. "Aşk olsun Selen, dinliyorum seni. Dedim ya, haftanın nöbet yorgunluğu işte... Kafam durdu resmen, ne dediğini kaçırdım sanma sakın," diyerek konuyu çaktırmadan geçiştirdi.
Israr etmekle üstüne gitmek arasında gidip geldim ama yüzündeki o dalgın, düşünceli hali görünce daha fazla zorlamak istemedim. Bir süre daha havadan sudan konuştuktan sonra Umay derin bir nefes alarak yataktan doğruldu.
"Ben artık yavaş yavaş kalkayım canım, evdekiler de merak etmesin," dedi üzerini düzelterek. Kapıya doğru adımlarken aniden durdu, arkasını dönüp yüzüne o eski neşeli halini getirmeye çalışan bir ifadeyle gözlerimin içine baktı. "Aaa, bak unutuyordum! Yarın evde kimse olmayacak, bize kahvaltıya gelsene. İki kız baş başa güzelce dedikodu yaparız."
Kaşlarımı hafifçe kaldırıp merakla sordum: "Hayırdır? Herkes nerede ki yarın?"
"Annemle babam amcamlara gideceklermiş," dedi Umay, sesindeki o hafif bocalatıcı tonu gizlemeye çalışarak. "Abim desen, bugün nöbette kalacakmış; yarın da akşama kadar eve gelmeyecek. Arda da zaten sabahtan arkadaşlarıyla sözleşti, çocuklarla dışarıda olacak. Yani koskoca ev bana kalıyor. Hadi kırma beni, sabah bana gel de mükemmel bir kahvaltı hazırlayayım sana."
Gülümsedim. "Süpermiş o zaman! Tek başına o kadar şeyi hazırlama, ben de erkenden damlarım yanına. Yarın sabah bendensin," diyerek teklifini seve seve kabul ettim. Umay’ın yüzünde nihayet içten bir tebessüm belirdi. Onu kapıdan yolculadıktan sonra ben de güzel bir uyku çekmek üzere odama çekildim.
Ertesi sabah haftanın yorgunluğunu üzerimden atmış olarak, içim kıpır kıpır uyandım. Dışarıda pırıl pırıl bir cumartesi güneşi vardı. Gardırobumdan rahat ama şık, uçuş uçuş desenli bir etek ile üzerine sade, beyaz bir tişört seçip giydim. Saçlarımı da serbest bırakıp doğal dalgalarıyla omuzlarıma dökülmesine izin verdikten sonra telefonumu alıp yan eve, Umaylara geçtim.
Kapıyı çaldığım an Umay güler yüzle açtı. Mutfaktan şimdiden nefis hamur işi ve demli çay kokuları yükseliyordu.
"Geldin sonunda! Geç haydi, masayı neredeyse kurdum," diyerek beni içeri buyur etti.
Mutfaktaki zengin kahvaltı masasına geçip çaylarımızı tazeledik. Evdeki o sessizliğin ve sakinliğin tadını çıkararak, neşeli bir sohbet eşliğinde uzun uzun kahvaltımızı yaptık.
Kahvaltıyı bitirip masayı hızlıca topladıktan sonra ellerimizde taze demlenmiş kahvelerimizle salona geçtik. Geniş koltuğa yayılıp kahvelerimizden birer yudum alırken Umay telefonunu kurcalamaya başladı.
"Ya Selen," dedi aniden başını ekrandan kaldırarak. "Bizim kızlara da haber verelim mi? Hep birlikte oturup birer kahve daha içeriz, uzun zamandır kız kıza toplanamadık zaten."
Gülümsedim. "Harika olur valla, çağır gelsinler," diyerek teklifini hemen kabul ettim.
Umay neşeyle gruba mesaj atıp telefonu masaya bıraktı. Çok geçmeden telefon üst üste titremeye başladı; kızların hepsi mesajı görür görmez kabul etmiş, hemen hazırlanıp geleceklerini söylemişlerdi. Tam bu duruma sevinip sohbeti koyulaştıracakken, Umay’ın telefonu çalmaya başladı. Ekrandaki numarayı görünce Umay’ın yüzündeki o neşeli ifade anında ciddileşti.
"Hastaneden arıyorlar," diyerek yerinden fırladı. "Ben şu telefona odamda bakıp geliyorum canım, gürültü olmasın."
"Tamam gülüm, sen rahat rahat konuş," dedim.
Umay üst kattaki odasına doğru çıkarken ben de boşalan kahve fincanlarını toplayıp mutfağa geçtim. Fincanları tezgaha bırakıp üzerlerini sudan geçirmeye, bir yandan da kızlar gelmeden mutfağı derleyip toplamaya başladım. Suyun sesi ve işime odaklanmış olmam sebebiyle dışarıdaki en ufak bir tıkırtıyı bile duymuyordum.
Tezgahtaki bezle ellerimi kurulayıp arkamı döndüğüm an, bir anda nefesim boğazımda tıkandı.
Alparslan tam karşımda, mutfağın kapısında duruyordu. Üzerinde rahat bir tişört ve eşofman altı vardı. Muhtemelen evde birinin olduğundan, hele ki mutfakta benim durduğumdan tamamen habersiz bir şekilde içeri adım atmıştı. Beni tezgaha yaslanmış halde görünce o da olduğu yerde duraksadı. Yüzündeki o yorgun ifade, beni görmesiyle birlikte yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. Göz göze geldiğimiz o ilk saniyede mutfaktaki bütün hava sanki bir anlığına çekilip gitti.
İkimiz de tek bir kelime etmeden, öylece birbirimize bakakaldık. Sessizliği sadece tezgahtan musluğa damlayan suyun minik tıkırtısı bozuyordu. Üzerindeki o nöbet yorgunluğu gözlerinin altındaki hafif gölgelerden belli oluyordu ama beni gördüğü andaki o sert bakışı ve çenesindeki kasılma, yorgunluğunu bir anda silip atmıştı. Bakışları yüzümden süzülüp üzerimdeki tişörte ve uçuş uçuş eteğime kaydı, ardından tekrar gözlerimde çakılı kaldı.
O bocalama anını ilk atlatan ben oldum. Günlerdir aramızda ördüğüm o resmiyet ve mesafe duvarını bir saniye bile sarsmaya niyetim yoktu. Yüzüme hemen o en mesafeli tebessümümü yerleştirdim.
"Merhaba Alparslan Bey," dedim, ses tonumdaki soğuk ama kusursuz nezaketi hiç bozmayarak. "Geldiğinizi duymamışım, rahatsız etmeyeyim."
Tezgahta duran boş tepsiyi elime alıp neden aldığımı bilmeden yanından geçip gitmek için bir adım attım. Ancak ben tam mutfak kapısından çıkacakken, Alparslan geniş gövdesiyle kapı eşiğini kapatırcasına tek bir adım attı. Araya koyduğum bu aşırı resmiyet ve "Alparslan Bey" hitabı, sanki damarlarına ince bir iğne batırmış gibi çenesinin daha da sertleşmesine neden olmuştu.
Bakışlarını gözlerime dikip, dudaklarının kenarını alaycı bir tavırla kıvırdı. "Merhaba Hocam," dedi, kapının girişinde heybetli bir duvar gibi durmaya devam ederek. "Şükür, bugün selamınıza nail olabildik. Korkmayın, insan yemiyorum."
Sözlerindeki o imalı ve mesafeli "Hocam" vurgusu, içimdeki şalterleri attırmaya yetti. Profesyonel duruşumu bir kenara bırakıp çenemi dikleştirdim ve gözlerinin tam içine baktım.
"Alparslan Bey, benim bir adım var," dedim, sesimdeki öfkeyi gizlemeye lüzum görmeyerek. "Eğer adımı öğrenmekte zorlanıyorsanız size memnuniyetle yardımcı olabilirim. Heceleyerek söyleyeyim isterseniz: Se-len! Anladınız mı? 'Hoca' değil."
Alparslan koyulaşan bakışlarını bir milim bile kaçırmadan yüzümde gezdirdi. Heceleyerek verdiğim cevaba karşılık çenesindeki kaslar bir kez daha seğirdi ama duruşunu hiç bozmadı. Kapı eşiğini kapatan o iri gövdesiyle bana biraz daha yaklaşıp aramızdaki mesafeyi neredeyse yok edecek kadar azalttı.
"Demek Se-len..." dedi, adımı üzerindeki o ağır, tok sesiyle tane tane telaffuz ederken. Dudaklarında tehlikeli, alaycı bir tebessüm belirdi. "Ben de sanıyordum ki adınız Hoca Hanım... Ne bileyim, karşımda sürekli bana ders vermeye çalışan bir hoca var ya."
Gözlerimi bir an bile kaçırmadan doğrudan onun meydan okuyan bakışlarına diktim. Yüzümdeki soğuk ifadeden ödün vermeden çenemi hafifçe yukarı kaldırdım.
"Ders vermeye çalışan ben değilim Alparslan Bey," dedim, sesimdeki iğneleyici tonu saklamadan. "Sadece anlama sorununuz varsa, mesleki bir deformasyon olarak size yardımcı oluyorum."
Sözlerim mutfağın içindeki havayı bir anda daha da ağırlaştırdı. Alparslan’ın dudaklarındaki o alaycı tebessüm yavaşça silinirken, gözlerinde çakan tehlikeli kıvılcım derinleşti. Pes etmeyeceğimi, o koyduğu kurallarla onu vurmaktan geri durmayacağımı anlamıştı.
Geri adım atmak yerine, gövdesini biraz daha öne eğerek aramızdaki son mesafe kırıntılarını da sıfırladı. Nöbet yorgunluğuna rağmen üzerimdeki baskısı o kadar hissedilirdi ki, tezgaha yaslanan sırtımla onun heybetli duruşu arasında sıkışıp kalmış gibiydim. Nefesi şakaklarıma çarptı, kokusu genzimi yaktı.
"Yardımcı oluyorsun demek..." diye fısıldadı. Sesi artık alaycı değil, pürüzlü ve kışkırtıcı bir tonda çıkıyordu. Bakışları yüzümün her bir noktasında ağır ağır gezindi, ardından doğrudan gözlerimin derinliğine saplandı. "Peki bu 'mesleki deformasyonun' bana bu kadar yakın durmayı da kapsıyor mu, Selen?"
Adımı vurgulayarak söylemesi, aramızdaki o resmiyet duvarına bizzat kendi eliyle vurulmuş ağır bir darbe gibiydi. Kalbimin ritmi göğüs kafesimi zorlayacak kadar hızlansa da bakışlarımı bir milim bile kaçırmadım. Elindeki tepsiye daha da sıkı tutunup omuzlarımı dikleştirdim.
"Bana yaklaşan sizsiniz Alparslan Bey," dedim, sesimdeki titreşimi ustalıkla gizleyerek. "Ve bu kadar yakınımda durmanız, haklı olduğum gerçeğini değiştirmiyor."
Alparslan’ın çenesi bir kez daha kasıldı. Dudakları hafifçe aralandı, gözlerinde benden bir geri adım, küçücük bir geri çekilme hamlesi bekleyen o inatçı ifade belirdi. Aramızdaki gerilim bir yay gibi gerilmişken, üst kattan gelen ayak sesleri birden bu büyülü ama tehlikeli anı kesip attı.
"Selen! Telefonu anca kapatabildim, kusura bakma... Aaa, abi? Sen ne zaman geldin?"
Umay’ın mutfak kapısına doğru gelen sesiyle birlikte Alparslan yavaşça geri çekildi ama bakışlarını benden bir saniye bile ayırmadı. Kapı eşiğinde açılan boşlukla birlikte derin bir nefes aldım. Oyunun bu raundunda da geri adım atmamış, onun o ezici duruşunun karşısında dimdik durmayı başarmıştım.
Umay mutfağın kapısında belirdiğinde, ikimizin arasındaki o elektrikle yüklü havayı fark etmiş gibi gözlerini bir Alparslan’a bir bana kaydırdı. Ancak ne Alparslan duruşunu bozdu ne de ben tezgaha yaslanan dik duruşumdan ödün verdim.
Alparslan, gözlerini üzerimden ayırmadan ağır bir hareketle Umay’a doğru döndü. Ses tonunu her ne kadar kontrol etmeye çalışsa da az önceki o boğuk, pürüzlü tısı hâlâ ses telleri arasından sızıyordu.
"Yeni geldim," dedi, bakışlarını sadece bir anlığına kardeşine çevirip. "Su alıp odama geçecektim."
"İyi yaptın abi, yorgunsundur sen," dedi Umay, ortamdaki gerginliği tamamen nöbet yorgunluğuna yorarak. Sonra neşeyle bana döndü. "Selen, kızlara mesaj attım! Merve’yle Zeynep yarım saate buradalar. Biz de kahveleri tazeleriz, bahçeye geçeriz olur mu?"
"Olur tabii," dedim. Sesimdeki soğukkanlılık beni bile şaşırtmıştı. Yüzüme Umay’a karşı sıcacık ama Alparslan’ın varlığını tamamen yok sayan bir tebessüm yerleştirdim. "Kızlar gelene kadar ben masayı toparlamaya devam edeyim."
Elimdeki boş tepsiyi tezgaha bırakırken Alparslan’ın bakışlarının hâlâ üzerimde, özellikle çenemin ve boynumun kavsinde çakılı kaldığını hissedebiliyordum. Dediklerimi, geri adım atmayışımı ve gözlerinin içine bakarak sergilediğim o umursamaz tavrı hazmetmeye çalışıyordu.
Tezgahtaki sürahiye uzandı, elindeki bardağa ağır ağır su doldurdu. Tek bir yudum bile almadan bardağı elinde tuttu ve tam yanımdan geçip mutfaktan çıkarken adımlarını yavaşlattı. Eğilip sadece benim duyabileceğim, Umay’ın arkada kalan neşeli mırıltılarının arasında kaybolacak kadar alçak bir fısıltıyla konuştu:
"Bu ders burada bitmedi, Hoca Hanım."
Arkasını dönüp mutfaktan çıkarken topuklarının üzerinde yavaşça döndüm ve arkasından baktım. Koridorda kaybolan heybetli gölgesi bile mutfaktaki havanın hâlâ sıcak kalmasına yetiyordu. Bakışlarımdaki meydan okuyan ateşi sündürmeden hafifçe gülümsedim.
Çünkü ikimiz de çok iyi biliyorduk; bu dersi veren de, kuralları koyan da artık o değildi.
Umay yanıma gelip "Hadi ben kahveleri koyayım, sen de fincanları al gülüm," dediğinde, içimdeki o kıpır kıpır zafer duygusuyla derin bir nefes aldım ve gülümsedim. "Geliyorum canım, halledelim hemen."
Mutfaktaki hazırlıkları bitirip hazırladığımız tepsilerle bahçedeki çardağa geçtik. Çok geçmeden kapı zili çaldı ve Merve’yle Zeynep enerjik halleriyle içeri girdi. Kızların gelişiyle birlikte ortamın havası bir anda değişmiş, haftalar sonra ilk defa böyle neşeyle bir araya gelmenin tadını çıkarmaya başlamıştık.
Güneş bahçedeki ağaçların arkasından süzülüp yerini tatlı bir akşam serinliğine bırakırken, kahve fincanları tazelendi, kahkahalar birbirini kovaladı. Eski anılardan, iş güç koşturmacasından ve gündelik dedikodulardan konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Mutfakta Alparslan’la yaşadığımız o tansiyonu yüksek anlar, kızların cıvıltılı sohbeti arasında zihnimin gerilerine itilmişti. Ama yine de üst katın penceresinden zaman zaman bahçeye kayan o sert bakışların varlığını içten içe hissetmiyor değildim.
Saatler ilerleyip havanın iyice kararmasıyla birlikte Zeynep bileğindeki saate bakıp hafifçe iç çekti.
"Kızlar muhabbete doyum olmuyor ama akşam oldu, benim yavaştan kalkmam lazım. Evde beni bekliyorlar," dedi.
Merve de ona katılarak ayaklandı. "Ay evet, saat nasıl sekiz olmuş anlamadım valla. Umaycım harika bir ev sahipliğiydi, ellerine sağlık."
"Ne demek kızlar, iyi ki geldiniz! Çok iyi geldi toplandığımız," diyerek Umay ikisini de sarılarak uğurlamak üzere kapıya doğru yöneldi. Ben de üzerimi düzeltip arkalarından yürüdüm.
"Ben de yavaştan kendi evime geçeyim artık Umay," dedim kapı ağzında. "Çok güzel bir gündü, yarın yine haberleşiriz."
"Tamam gülüm, çok öpüyorum. Geldiğin için tekrar sağ ol," dedi Umay sıcak bir tebessümle.
Kızlarla vedalaşıp bahçe kapısından çıktıktan sonra kendi evime doğru adımladım. Akşamın serin rüzgarı yüzüme vururken, arkamda bıraktığım o evde ve özellikle mutfakta yaşananların izi hâlâ tazeliğini koruyordu. Kapımı kilitleyip içeri girdiğimde, günün yorgunluğunun yanında içimde sönmeyen o meydan okuyan, galip hissin sıcaklığı vardı.
Pazar sabahı annem mutfakta fırından yeni çıkardığı sıcak börekleri gümüş rengi bir tepsiye özenle dizerken, üzerlerini temiz bir bezle örttü. "Kızım," dedi bana dönerek. "Şükran Teyzenlere şu börekten götürüver. Sıcak sıcak yesinler, taze demlenmiş çayın yanına iyi gider."
Annamın bu ricasını kıramadım. Tepsiyi dikkatlice elime alıp yan binadaki evlerinin yolunu tuttum. Dış kapının ziline basıp beklemeye başladım. Çok geçmeden kapı açıldı ve karşımda güleryüzüyle Şükran Teyze belirdi.
"Aaa, Selen kızım! Hoş geldin," dedi yüzünde sıcacık bir tebessümle.
"Hoş bulduk Şükran Teyze," dedim elimdeki tepsiyi hafifçe kaldırarak. "Annem börek yapmıştı, sıcak sıcak yiyin diye göndermeden edemedi."
Şükran Teyze’nin gözleri parıldadı. "Ayy benim hamarat komşum, ellerine sağlık! Geç içeri kızım, bak hiç öyle kapıdan dönmek yok. Tek başına yenmez bu, beraber birer çay içeriz."
Aslında niyetim tepsiyi bırakıp hemen çıkmaktı. Üstelik Umay’ın bugün hastanede nöbetçi olduğunu, evde olmadığını çok iyi biliyordum. Ancak Şükran Teyze’nin o ısrarcı ve samimi tavrı karşısında mecburen teklifini kabul etmek zorunda kaldım.
"Peki Şükran Teyze, tezgaha bırakayım tepsiyi," diyerek ayakkabılarımı çıkarıp içeri adım attım.
Geniş koridoru geçip tepsiyi koymak üzere mutfağa doğru ilerledim. Ancak mutfağın kapısından içeri adımımı attığım an adımlarım kendiliğinden yavaşladı.
Alparslan, üzerindeki rahat kıyafetleriyle mutfak masasında oturmuş kahvaltısını yapıyordu. Önündeki çay bardağından dumanlar yükselirken, benim içeri girdiğimi duymuş olacak ki elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp ağır ağır başını kaldırdı.
Şükran Teyze’nin arkamdan gelen neşeli sesiyle bakışlarımız birbirimizden ayrıldı.
"Kızım niye kapıda kaldın, geçsenize masaya?" dedi içeriye doğru adımlayarak.
Hemen toparlanmaya çalışarak geriye doğru bir adım attım. "Hiç rahatsızlık vermeyeyim Şükran Teyze. Ben tepsiyi bırakıp çıkayım hemen," dedim.
"Olur mu hiç öyle şey! Geç otur şöyle, ben sana da taze çay koyayım," diyerek beni itiraz kabul etmeyen bir tavırla masaya doğru yönlendirdi.
Mecburen gösterdiği sandalyeyi çekip oturdum. Tam ne yapacağımı bilemez halde bakışlarımı masaya sabitlemişken, Alparslan’ın tok ve derin sesiyle irkilip başımı ona doğru kaldırdım.
"Günaydın Selen."
Aramızdaki o resmiyet savaşından sonra adımı doğrudan ondan duymak içimde garip bir his uyandırdı. Şaşkınlığım yüzüme o kadar belirgin yansımış olmalı ki, Alparslan’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Kısa bir duraksamanın ardından, "Günaydın," diyebildim sadece.
"Nasılsın?" diye sordu, bakışlarını bir milim bile çekmeden.
İçimden bir anlık şok dalgası geçti. Gerçekten benimle sohbet etmeye mi çalışıyordu, yoksa annesi yanımızda diye mi bu kadar ılımlı davranıyordu? Zihnimdeki soru işaretlerini bastırmaya çalışarak, "Teşekkür ederim, iyiyim. Sen nasılsın?" dedim.
"Sağ olasın," dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi.
Tam o sırada Şükran Teyze elinde dumanı tüten çay bardağıyla yanımıza yaklaştı ve bardağı önüme bıraktı. "Sen başla kızım, ben hemen geliyorum. Telefonum içeride kaldı, çalıyor sanki," diyerek daha ben bir şey söyleyemeden mutfaktan çıkıp gitti.
Şükran Teyze’nin arkasından baktığım kapıdan bakışlarımı çekip tekrar Alparslan’a döndürdüm. Bakışları üzerimde o kadar yoğun, o kadar garip ve derin duruyordu ki bir an huzursuzca kıpırdandım.
Elim refleksle yüzüme giderken, "Bir şey mi oldu, yüzümde bir şey mi var?" diye sordum.
"Hayır," dedi kestirip atarak. Başka bir şey söylemeden bakışlarını önümdeki tepsiye çevirdi. "Sen mi yaptın?"
"Hayır, annem yaptı," dedim dürüstçe.
Hafifçe kafasını salladı. Masadaki çatalı uzatıp tepsinin üzerindeki bezi kaldırdı ve bir parça sıcak börek alıp kendi tabağına koydu. Bense onun bu rahat ve beklenmedik tavırları karşısında ne yapacağımı, nereye bakacağımı tamamen şaşırmış bir halde öylece kalakaldım.
Çok geçmeden Şükran Teyze elinde telefonla mutfağa geri döndü. "Yok canım, reklam aramasıymış," diyerek yerine oturdu ve neşeyle çayından bir yudum aldı. "Eee Selen kızım, annenler nasıl? Börek de mis gibi kokmuş valla, ellerine sağlık."
"İyiler Şükran Teyze, selamları var," dedim yüzüme nazik bir tebessüm oturtarak. "Annem sıcak sıcak yiyin istedi."
Alparslan tabağındaki börekten bir ısırık alıp geriye yaslandı. Bakışları annesiyle benim aramda gidip gelirken, imalı bir ses tonuyla lafa girdi: "Annenin yaptığı belli oluyor çok güzel olmuş ellerine sağlık"
Gözlerimi ona çevirip hafifçe kaşlarımı çattım ama Şükran Teyze’nin yanında renk vermemeye çalışarak, "Afiyet olsun. " dedim.
"Ne güzel yapıyorsunuz kızım," dedi Şükran Teyze gülümseyerek. Sonra Alparslan’a dönüp, "Bak oğlum, kız sabah sabah düşünmüş getirmiş. Sen de öyle hemen kaçmak yok bugün, Selen’le bir çay daha içersiniz."
Alparslan’ın dudaklarında o tanıdık, hafif alaycı kıvrılma yeniden belirdi. Bardağını eline alıp bana doğru hafifçe kaldırdı. "Benim açımdan hiç sorun değil anne. Selen Hanım rahatsız olmuyorsa, seve seve eşlik ederim."
Yüzümdeki o mesafeli duruşu bozmadan gözlerinin içine baktım. "Rahatsızlık ne demek Alparslan Bey... Şükran Teyzem davet etmişken çayımı yarım bırakacak değilim ya."
Aramızdaki bu gizli gerilimi Şükran Teyze tatlı bir sohbet sanıp keyifle çayını yudumlamaya devam ederken, ikimiz de masa altında kılıçları çoktan çekmiştik.
Bölüm etkileşimi
