2. bölüm / 25
BİR MAHALLE MASALI1. Bölüm Taşınma
Bölümler 25Şu an: 1. Bölüm Taşınma
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
- 25 22. BÖLÜM BİR BAYRAM BİN MUTLULUK4.115 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1. Bölüm Taşınma
Gül Mahallesi
Mahalle, her zamanki gibi sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanmıştı. Evlerin pencerelerinden dumanı tüten çay kokuları sızıyor, taş sokaklara serilen sessizlik kuşların cıvıltısıyla bölünüyordu. İnsanlar, telaşsız ama kendilerine özgü bir hızla günlük koşturmacalarına karışıyor, hayatın yükünü aceleye getirmeden taşıyorlardı.
Fakat bu sabah, mahalledeki sessizlik bambaşkaydı; havada görünmez bir kıpırtı dolaşıyordu. Yıllardır kapısı mühürlenmiş gibi kapanan, camları tozun ve örümcek ağlarının ardında solgun gözlere dönüşen Salih Amca’nın evi… Artık kiraya verilmişti.
Bu haber, sokaklarda birden bire esen soğuk bir rüzgâr gibi yayıldı. Çünkü Salih, bu mahalleden giderken yemin etmişçesine kararlıydı: “Bu evi ne satacağım ne de kiraya vereceğim. Burada eşimin hatıraları var.” O söz, herkesin kulağında yankılanmış, evin kapısını kutsal bir yasak gibi kapatmıştı.
Şimdi ise yılların sessizliğini bozan bu karar, herkesi şaşkına çevirdi. “Nasıl olur da kıyar onların anısına?” diye fısıldadı komşular. Bahçedeki kurumuş güller, sanki bu ihaneti duymuş gibi rüzgârda hüzünle sallanıyordu.
On beş yıldır yalnızca temizlik için aralanan o ağır kapı, ilk kez yabancı bir nefesin gölgesini kabul etmeye hazırlanıyordu. Ve mahalle, farkında olmadan, yepyeni bir hikâyenin eşiğinde duruyordu.
Selen
"Selen kızım, eşyaları topladın mı?” diye seslendi annem. Diğer odada olmasına rağmen, sesi sanki yanı başımdaymış gibi net ve yankılıydı.
“Evet anne, merak etme. Her şeyi topladım. İçin rahat olsun, eşyalar çoktan yola çıktı bile,” dedim. Sonra odamın ortasında duran bavulumu kavradım. Gözlerim duvarlara, köşelere, çocukluğumdan bugüne tanıklık etmiş raflara kaydı. Derin bir nefes aldım, içime yılların kokusunu, anıların ağırlığını çektim. Ardından, odama son bir kez bakarak kapıyı kapattım.
Ben sınıf öğretmeniyim. Girdiğim sınavda başarılı olup İstanbul’a atandım. Şimdi ise ailecek, hayatımızı kökünden değiştirecek yeni bir yolculuğa çıkıyoruz. Bilmediğimiz bir şehir, yabancı sokaklar, tanımadığımız yüzler…
İnternette yaptığım araştırmalarda, herkesin dilinden düşürmediği bir mahalleye rastlamıştım. Herkes oradan övgüyle söz ediyor, ancak aynı zamanda orada ev bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu söylüyordu. Buna rağmen, sabırlı ve ısrarlı arayışlarım sonunda bir ev bulmayı başardım.
Yıllardır kimsenin yaşamadığı, kapıları pas tutmuş, pencereleri tozla örtülmüş bir evdi bu. Ama tuhaf bir şekilde bana huzur vermişti. Ev sahibim Salih Amca’yla birkaç kez konuştuk. Onunla yaptığımız sohbetlerde hem içtenliğini hissettim hem de gözlerinde yılların yorgunluğunu. O yaşlı adama kısa sürede içim ısındı, sanırım o da bana…
Ve işte şimdi, yeni bir hayata adım atarken, içimde korkuyla umut birbirine karışıyordu.
Bavulumu kapının eşiğine bıraktım. O an, sanki evden kopardığım bir parçamı da oraya bırakmıştım. Ardından annemin yanına doğru ilerledim. O, hâlâ telaşla etrafta dolaşıyor, elleriyle son hazırlıkları toparlıyordu.
“Anne, hâlâ bitmedi mi? Geç kalacağız,” dedim. Sesim aceleciydi ama içinde buruk bir sızı vardı.
“Bitti kızım,” dedi annem, bana kısa bir bakış atıp yeniden işine dönerken. “Sadece Serhan’ın birkaç eşyası kaldı. Onları da alayım, çıkıyoruz.”
Serhan… Bizim evin en küçüğü. Henüz lise üçüncü sınıftaydı. Çocukluğuyla gençliği arasında kalmış hâli, odasının dağınıklığında saklıydı. Kitaplarının arasına sıkışmış eski bir defter, yatağının kenarına bırakılmış topu, aceleyle katlanmış tişörtleri… Onun hazırlıkları hiçbir zaman tam olmazdı. Ama annem her seferinde eksikleri tamamlar, o da masum bir gülümsemeyle kurtulurdu işin içinden.
Bu gidişin en çok onu zorlayacağını biliyordum. Serhan, çocukluğunu paylaştığı sokaklardan, alıştığı arkadaş çevresinden, bildiği okuldan koparılacaktı. İçimde sürekli aynı sorular dönüp duruyordu: Yeni bir ortama alışabilecek miydi? Okulunu sevecek miydi? Yoksa içine kapanıp daha da yalnızlaşacak mıydı?
Zaten hep sessizdi, kendi halinde, kırılgan bir çocuk… Gözlerindeki derinlik, yaşının çok ötesinde bir hüzün taşıyordu. Babamın bizden erkenden ayrılışı, en çok onun kalbinde iz bırakmıştı. Söyleyemediği, belki de anlayamadığı duyguların yükünü sırtında taşıyor gibiydi.
Şimdi, taşınmanın telaşı arasında kimse fark etmese de ben biliyordum: Serhan için bu yolculuk, yalnızca yeni bir ev demek değildi. Onun için, bildiği dünyasının paramparça olması, yeniden başlamak zorunda kalması demekti. Ve o ince ruhuyla, bunu nasıl karşılayacağını düşünmek beni daha da kaygılandırıyordu.
Ama onları burada bırakamazdım. Onlar da beni bırakamazdı. İşte bu yüzden gidiyorduk; birbirimizden kopmamak, hayatı yine birlikte göğüslemek için…
Sessiz adımlarla Serhan’ın odasına girdim. Yatağın kenarında oturuyordu, omuzları biraz düşmüş, bakışları yerdeydi. Yanına yaklaştım, yumuşak bir sesle, “Hazır mısın ablacığım?” diye sordum.
Başını hafifçe kaldırdı, gözlerindeki hüzün bana çarptı. “Hazırım abla,” dedi, sesi neredeyse bir fısıltı kadar zayıftı.
O an, kalbimde ince bir sızı hissettim. Yanına oturup kollarımı doladım ona. Saçlarından yükselen tanıdık çocukluk kokusunu içime çektim, sıcacık omuzlarına başımı yasladım. “Biliyorum üzgünsün,” dedim usulca, “ama inan bana, çok güzel olacak. Ben hep yanında olacağım.”
Bir süre sessizlik içinde kaldık. Sonra Serhan da bana sarıldı, küçücük ama sıkı bir kucakla. Dudakları titreyerek fısıldadı:
“Abla sen beni düşünme. Ben iyiyim. Ama sanki buradan giderken babamı da bırakıyormuşum gibi hissediyorum.”
Kalbim, o an en derin yerinden çatladı.
Sözleri kulaklarımda yankılandı. Boğazıma kocaman bir düğüm oturdu, gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Serhan’ın babamı “burada bırakıyormuş” gibi hissetmesi… İşte bu, içimde taşımaya hazır olmadığım kadar ağır bir cümleydi.
Onu daha sıkı sardım, parmaklarımı saçlarının arasından geçirdim.
“Hayır,” dedim titreyen bir sesle. “Babamı hiçbir yere bırakmıyoruz Serhan. O bizimle, kalbimizde. Nerede olursak olalım, babam da bizimle gelecek. O da isterdi ki biz birbirimizden kopmayalım, yeni bir hayata adım atalım.”
Serhan kollarını biraz daha sıktı, başını göğsüme yasladı. Sessizliği, yüreğinin hızlı atan çarpıntısıyla dolduruyordu. O an, ne kadar büyümüş görünse de hâlâ o küçük çocuğun gözyaşlarını saklayan hali vardı karşımda.
Kapı aralığından annemin sesi duyuldu:
“Hazır mısınız çocuklar? Zaman geldi.”
Birbirimize baktık. O an gözlerimizde aynı şey vardı: Hem korku, hem umut. Ayağa kalktık, bavulların sessiz tanıklığında kapıya doğru yürüdük. Serhan’ın elini tuttum, sımsıkı. Ve o eşiği beraber aştık.
Biz artık yeni bir hayata gidiyorduk. Arkada babamızın anıları, önümüzde bilinmez bir yol… Ama en önemlisi, yan yana, birbirimize tutunarak yürüyorduk.
Evin kapısını son kez kapattık. Çocukluğumuzun kokusu, duvarlarda asılı kalan hatıralar geride kaldı. Bavullar bagaja yerleştirildi, annem ön koltuğa geçti, Serhan ise arka koltukta sessizce oturdu. Direksiyona ben oturdum; ilk kez bu kadar uzun bir yolculuğu ben yapacaktım.
Anahtarı çevirdim, motorun uğultusu yükseldi. O uğultu, sanki yeni hayatımızın ilk notasıydı. Arabayı yavaşça hareket ettirirken, göz ucuyla evimize son bir kez baktım. Pencereler sanki bizi uğurlar gibi donuk donuk bakıyordu. Derin bir nefes alıp gaza bastım.
Yol uzadıkça sessizlik büyüyordu. Annem, çantasındaki tespihi parmaklarının arasında çeviriyor, gözlerini ara sıra camdan dışarıya, geride kalan şehre kaydırıyordu. Serhan ise kafasını cama yaslamış, dışarıdaki ağaçları, tabelaları izliyordu. Yüzünde belli belirsiz bir hüzün vardı.
“Yorulursan ben de sürebilirim kızım,” dedi annem yumuşak bir sesle.
“Yok anne, iyiyim. Hem bu yolculuğu ben yapmak istiyorum,” dedim. İçimdeki kararlılığı saklayamıyordum.
Şehrin kalabalığını geride bırakıp uzun yollara çıktığımızda, ufukta beliren mavi gökyüzü ve serin rüzgâr bana güç verdi. Her virajda, her kilometrede, içimde bir şeyler kopuyor ama aynı anda yeni bir şeyler filizleniyordu.
Serhan hafifçe öne eğildi, sesini duyabildim:
“Abla sence orası nasıl bir yer olacak?”
Dudaklarımda ince bir tebessüm belirdi. Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim:
“Bilmiyorum Serhan. Ama ne olursa olsun, birlikteyiz ya, gerisi önemli değil.”
Annem başını bana çevirdi, gözlerinde hem endişe hem de gurur vardı. O an anladım ki, bu yolculuk sadece yeni bir eve gitmek değildi. Biz, yeniden bir hayata gidiyorduk.
Saatler süren yolun ardından tabelalarda İstanbul’un adını görmek içimde hem heyecan hem de ürperti yarattı. Direksiyonu sıkıca kavrıyor, gözlerimi yol çizgilerinden ayırmamaya çalışıyordum. Annem yan koltukta derin bir sessizliğe gömülmüş, Serhan ise arka koltukta gözlerini çoktan yorgunluğa bırakmıştı.
Şehrin kalabalığına karıştıkça arabaların gürültüsü, korna sesleri ve ışıkların karmaşası etrafımızı sardı. Ama navigasyonun yönlendirmesiyle ara sokaklara döndüğümüzde kalabalığın uğultusu azaldı, yerini bambaşka bir atmosfere bıraktı.
Dar ve taş döşeli sokaklardan geçiyorduk. Pencerelerinden çiçekler sarkan eski evler, balkonlardan birbirine seslenen kadınlar, köşe başında miskin miskin uyuyan kediler… Mahalle, bir film sahnesi gibi yavaş yavaş gözlerimizin önünde canlanıyordu. Sanki zaman burada daha yavaş akıyordu.
“Burası mı?” diye sordu annem, gözleriyle evleri süzerken.
Başımı salladım, “Evet anne işte geldik.”
Serhan kafasını cama yasladı, büyük merakla etrafa bakıyordu. Dudaklarının arasından fısıldar gibi çıktı sözleri:
“Sanki başka bir dünyaya gelmiş gibiyiz…”
Sonunda, mahalledeki diğer evlerden biraz daha yalnız duran, bahçesi sarmaşıklarla çevrilmiş, kapısı paslanmış büyük evi gördüm. Salih Amca’nın evi…
Arabanın tekerleri evin önünde durduğunda, içimde tuhaf bir ürperti hissettim. Evin pencereleri, uzun süren sessizlikten sonra açılacak bir sırrı saklar gibiydi. Çatısındaki eski kiremitler güneşte solgun parlıyordu. Bahçedeki güller çoktan kurumuş, dikenleri dışarıya doğru uzanmıştı.
Annem derin bir nefes aldı, “İşte yeni evimiz…” dedi, ama sesinde hem kabulleniş hem de belirsiz bir korku vardı.
Ben ise direksiyonun başında, evin sessizliğine bakarken düşündüm: Bu yalnızca yeni bir ev değil yeni bir hayatın kapısıydı. Ve biz, o kapının eşiğindeydik.
Bölüm etkileşimi
