BİR MAHALLE MASALI kitap kapağı

13. bölüm / 24

BİR MAHALLE MASALI

11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar

Vaveyla Yazarı: Kayıp Hayaller

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar

11. Bir Nefeslik Duraklar

Zaman, akıp giden bir nehrin yatağını bulması gibi sessizce ilerliyordu. Mahalleye, o eski sokakların kendine has kokusuna ve esnafın aşina selamlarına alışmamız sandığımdan çok daha zahmetsiz, çok daha kendiliğinden olmuştu. Takvime dönüp baktığımda hayretle fark ettim ki, koskoca dört hafta geride kalmıştı. Koca bir ay...
İlk günlerin o yabancı kurulukları gitmiş, yerini hayatın kendi ritmiyle akan tatlı bir rutine bırakmıştı. Artık her sabahım, milimetrik bir saat gibi aynı döngüyle başlıyordu. Saat tam yedi buçuğu gösterdiğinde evimin kapısını dış dünyaya açıyordum. Neredeyse aynı saniyede, tam karşı evin kapısı açılıyordu.

Kapılar eş zamanlı olarak aralanıyor ve bahçenin ışığında gözlerimiz kaçınılmaz bir şekilde kenetleniyordu. Birkaç saniyelik, zamanı donduran o ağır sessizliğin ardından, aramızdaki görünmez buzu kırmak adına genelde ilk hamleyi ben yapıyordum:
"Günaydın."
Alparslan, sanki zihninde bir şeyleri ölçüp tartıyormuş gibi kısa bir duraksama yaşıyor, ardından o tok ve pürüzsüz sesiyle karşılık veriyordu:
"Günaydın."
Ancak bu kelime dudaklarının arasından öyle bir isteksizlikle dökülüyordu ki, sanki toplumsal bir kuralı yerine getirmek zorunda olmanın verdiği o hafif yükümlülük hissiyle konuşuyordu. Nezaketen karşılık veriyor ama içten içe bu etkileşimi hiç yaşamak istemiyor gibiydi. Hatta bazen, kapının eşiğinde beni gördüğü o ilk saniyelerde yüzünden gelip geçen o tuhaf ifadeyi yakalıyordum. Gözleri ilk anlarda sanki orada başka birini, belki de aşina olduğu eski bir gölgeyi arıyor gibi bakıyor; ardından karşısındaki kişinin ben olduğumu idrak edince göğsü derin bir nefesle kabarıp iniyordu.
O kısa ve mesafeli selamlaşmanın hemen ardından, hiç vakit kaybetmeden sokağa yöneliyor, hızlı adımlarla arabasına doğru ilerliyordu. Onun bu telaşlı, adeta kaçarcasına sergilediği aceleciliği gördükçe bazen arkasından sessizce gülmekten kendimi alamıyordum. Sanki orada birkaç dakika daha oyalansa, o sokağın sessizliğinde üzerine atlayacakmışım gibi titiz bir savunma mekanizması geliştirmişti.
İşin en absürt tarafı, koskoca bir aydır her sabah aynı tiyatro sahnesi birebir tekrarlanmasına rağmen, aramızdaki o kalın çizgilerde en ufak bir esneme bile yaşanmamıştı. Ne o iki kelimelik selam bir adım öteye geçip sohbete dönüşmüştü, ne de Alparslan’ın o çelikten örülmüş mesafeli duruşu bir parmak boyu yumuşamıştı. Hâlâ ilk günkü gibiydi; soğuk, ürkütücü derecede kontrollü ve insanlarla arasına aşılmaz hisarlar dikmekten hoşlanan bir adam. Ama ne yalan söyleyeyim, her sabah o kapı açıldığında gözlerimin onun o dik omuzlarını ve sert çehresini aramasına da içten içe alışmıştım.
Bugün cumartesiydi. Şükran teyzeler ailecek bize akşam oturmasına davetliydi ve o gün de diğer tüm günler gibi sakin, kendi halinde bir rutinle başlamıştı. Sabahın erken saatlerinde Serhan’ı dershaneye uğurladıktan sonra, sessizliğe gömülen evin ortasında annemle göz göze geldik.Bakışlarındaki o tanıdık, eve misafir gelmeden hemen önce ortaya çıkan o telaşlı ve hiperaktif enerjiyi gördüğümde ne diyeceğini çoktan anlamıştım. Türk annelerinin o klasik, misafir ağırlama öncesi ayinlerinden biri başlamak üzereydi.
"Bugün evi baştan aşağıya bir indirip kaldırsak mı ne dersin?" diye sordu, ellerini meydan okurcasına beline koyarak.
Mecburen, durumun kaçınılmazlığını kabul eden bir gülümsemeyle onayladım. "Ben de tam bunu düşünüyordum. Dip köşe bir temizlik yaptıracak annem şimdi bana," diye takıldım kendi kendime. Annem lafımı duyar duymaz kaşlarını çattı.
"İnsanlar kirli evimize mi gelsin Selen?" dedi, sanki ev haftalardır temizlenmiyormuş gibi bir hayretle.
"Anne, her gün bu ev süpürülüp temizleniyor zaten, nasıl kirlenebilir? Üstelik evde kimse de yok annem, kendi kendimize kirletemeyiz ya," diyerek mantıklı bir savunma yapmaya çalıştım.
Ancak annemin o misafir öncesi mantığı sarsılmazdı. "Selen, beni sinirlendirme kızım. Hadi çok konuşma, başla!" deyip arkasını döndü ve temizlik ordusunun komutanı edasıyla ilk hedefine doğru ilerledi.
Annem mutfağın o ince detaylarına ve balkonların serin mermerlerine yönelirken, ben de salonun ve odaların düzenini üstlendim. Saatler boyu evin içinde hummalı bir koşturmaca başladı. Toz bezleri havada uçuştu, camlar taze bahar havasıyla silindi, süpürgenin o ritmik sesi odaları doldurdu. Annem ise her zamanki o milimetrik titizliğiyle, sanki bir müfettiş gibi arkamdan gelip detayları kaçırmamam konusunda beni tatlı tatlı darlıyordu.
"Selen, şu büfenin alt köşesini atlamışsın, orayı da unutma."
"Anneciğim, oranın üzerinden daha az önce geçtim, pırıl pırıl oldu bak."
"Olsun, bir kez daha geç. Gözden kaçan bir şeyler kalmasın."
Onun bu bitmek bilmeyen temizlik aşkına başımı sallayıp gülerek karşılık verdim. Öğle güneşinin tam tepemize dikildiği saatlere doğru, ev adeta mis gibi sabun ve temizlik kokan, ışıl ışıl bir yuvaya dönüşmüştü. İkimiz de parmaklarımızın ucuna kadar hissettiğimiz o tatlı yorgunlukla kendimizi salonun yumuşak koltuklarına bıraktık.
Annem etrafına memnuniyet dolu gözlerle bakarak, "Gerçekten çok güzel oldu, içim açıldı," dedi, alnındaki ter damlalarını silerken.
Sırtımı iyice koltuğa yaslayarak, "Bir zahmet," dedim bitkin bir sesle. "İçine sindi mi bari?"
"Oldu oldu, hadi yemeğe!" deyip hiç dinlenmeden, bu kez yönümüzü mutfağa, akşamın asıl hazırlık merkezine çevirdik. Annem, misafir ağırlama ve yemek sunumu konusunda eski usul bir disipline sahip olduğundan, tezgâhın arkasındaki yönetimi bizzat devralmak istedi.
"Sen bana şu malzemeleri yıkayıp hazırla bakalım, yemeklerin ayarı bende."
"Emredersiniz şefim," diyerek önlüğümü bağladım.
Birlikte, akşama yakışır bir ziyafetin temellerini atmaya başladık. Sebzeler tahtanın üzerinde tıkır tıkır doğrandı, tencerelerden yükselen o dumanlı kokular yavaş yavaş ocağı esir aldı, zeytinyağlıların ekşisiyle salatanın tazeliği birbirine karıştı. Çok geçmeden mutfaktan taşan o iştah açıcı tencere yemeklerinin kokusu tüm evi sardı. Annem ocaktaki son kontrolleri yaparken, ben de salonun büyük masasına geçip porselenleri, çatal bıçakları özenle yerleştirerek şık bir sofra kurdum.
Her şey bittiğinde, karşımızda duran bu kusursuz manzaraya bakıp ikimiz de derin, huzurlu bir nefes çektik. Baştan aşağıya arınmış bir ev, fırından yeni çıkmış yemeklerin sıcaklığı ve günün tüm yükünü omuzlarımızdan alan o gururlu yorgunluk... Tam sandalyeye oturup kendime ödül olarak bir bardak soğuk su doldurmuştum ki, masanın üzerindeki telefonumun ekranı ani bir titreşimle aydınlandı.
Uzanıp ekrana baktım. Bildirim panelinde Umay’ın adı parlıyordu, ondan gelen yeni bir mesaj vardı.

Mesajı açtım. Ekrandaki yazıyı okurken yorgun yüzümde yumuşak bir tebessüm belirdi.
"Canım, yardıma ihtiyacınız var mı? Geleyim mi?" diye sormuştu Umay, her zamanki düşünceli haliyle.
Parmaklarımı klavyede hızla oynatarak cevap yazdım:
"Teşekkür ederim kuzum. Her şeyi bitirdik, yemekler de hazır ama istersen önden bir kahve içmeye gelebilirsin."
Çok geçmeden telefon tekrar titredi, cevap gecikmemişti.
"Kahveyi yemekten sonra hep beraber içeriz canım benim. Biz de evde hazırlandık, babamın işten dönmesini bekliyoruz. O gelir gelmez çıkacağız, geleceğiz."
"Tamam kuzum, bekliyoruz," yazıp konuşmayı sonlandırdım.
Telefonu masanın üzerine bırakıp derin bir nefes aldığım tam o sırada, dış kapının kilidinden gelen o tanıdık ses evde yankılandı. Kapı açıldı ve kapanma sesinin hemen ardından, daha yüzünü görmeden koridordan yükselen o aşina söylenmeler odaya ulaştı. Büyük ihtimalle Serhan dershaneden dönüyordu ve yine dünya omuzlarındaymış gibi bir ruh halindeydi.
"Ben niye bu ülkede doğdum ya? Gerçekten coğrafya kaderdir!" diyerek içeri süzüldü.
Onun bu dramatik girişine karşı annemle göz göze gelip sessizce gülümsedik. Annem, koridora doğru seslenerek, "Hoş geldin oğlum," dedi, sesindeki o sakinleştirici anne tonuyla.
Serhan, sırtındaki ağır çantayı koridorun bir köşesine fırlatıp odanın eşiğinde belirdi. Yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, ayakkabılarını çıkarmanın verdiği o hafiflemeyle kendini salondaki en geniş koltuğa adeta çuval gibi bıraktı. "Hoş bulduk," diye mırıldandı, gözlerini tavana dikerek.
"Neymiş bakayım bu ergen isyanının asıl sebebi?" diye sordum, kollarımı göğsümde birleştirip ona takılarak.
Başını koltuğun arkasına iyice yaslayıp ciğerlerindeki tüm havayı dışarı üflercesine derin bir nefes verdi. Tek bir kelime çıktı dudaklarının arasından, ama içinde binlerce soru bankasının ağırlığı vardı:
"YKS."
Bu tek kelimelik feryat karşısında annemle aynı anda kendimizi tutamayıp güldük. "Eee?" dedim, kışkırtmaya devam ederek. "Başka?"
"Başkası mı var abla? Hayatımı karartmaya yetiyor zaten," dedi, elleriyle yüzünü kapatarak. "Hafta içi sabah erkenden okul, hafta sonu dershane, akşam eve gelince masanın başında bitmek bilmeyen testler... Hayatım dört işlem yapmaktan ve anlamsız paragrafları deşifre etmekten ibaret bir döngüye girdi resmen."
"Abartıyorsun bence, herkes geçiyor bu yollardan," diyerek omuz silktim.
"Abartmıyorum!" diyerek aniden oturduğu yerde dikleşti. "Bugün tam üç tane üst üste deneme sınavına girdik biliyor musun? Sayısalda matematik kastım, sözelde Türkçe boğazladım, yetmedi eve gelirken o sallanan otobüsün içinde bile ışığı yakıp paragraf çözdüm ya!"
"Çözmeseydin o zaman otobüste, zorlayan mı vardı?"
"Ha, sonra da sınav sonuçları açıklanınca 'Serhan bu netler ne, niye böyle oldu?' diye tepeme dikilin, değil mi? Yemezler."
Bu sefer annem, oğlunun bu haklı ve hararetli savunmasına dayanamayıp onun tarafını tuttu. "Haklı çocuk Selen, üstüne gitme," dedi gülerek.
Serhan, annesinden aldığı bu beklenmedik destekle gururla arkasına yaslandı. "Teşekkür ederim sultanım, bu evde beni anlayan tek insan sensin," diyerek bana nispet yaptı.
Tam o sırada, mutfağın aralık kapısından sızan, saatlerdir özenle pişen o zeytinyağlıların ve fırın yemeğinin iştah açıcı kokusu salona kadar ulaştı. Serhan’ın burnu anında havayı kokladı; az önceki o varoluşsal YKS depresyonu bir anda havaya uçmuş gibi burnunu çekip doğruldu. Gözleri parlayarak etrafa bakındı.
"Yemek hazır mı?" diye sordu, az önceki bitkin halinden eser kalmamış bir tonla.
"Az önce sistem yüzünden hayatı sorguluyordun, ne ara acıktın?" diyerek kahkahamı serbest bıraktım.
"Hâlâ sorguluyorum, felsefi olarak açlığım ve sistem eleştirim aynı anda yürüyebilir. Açım abla, aç!"
Onun bu arsız ve sevimli haline karşı kahkahamı tutamazken, evin içinde neşeli bir ses yükseldi; dış kapının zili ritmik bir şekilde çaldı.
Serhan, koltuğun içine iyice gömülerek ve kılını bile kıpırdatmayarak, "Gelen kimse kapıyı açsın lütfen, şu an resmi olarak ölü taklidi yapıyorum," dedi.
Ben de üzerimdeki yorgunluğu bir kenara fırlatıp gülerek koridora, kapıya doğru yöneldim. " Aman paşımız bugün çok yoruldu." Dedim.
Kendi kendime mırıldandım: "Kesin Umaylar geldi."
Annem yanıma gelip hafifçe koluma dokundu.
"Hadi kızım, aç kapıyı. Serhan, kalk oğlum ayağa."
Serhan bulunduğu yerden isteksizce doğruldu.
"Off anne..." diye söylene söylene yanımıza geldi.
Ben de gülümseyerek kapının koluna uzandım ve kapıyı açtım.
Kapının önünde en önde Mustafa Amca ile Şükran Teyze duruyordu. Her zamanki sıcak gülümsemeleri yüzlerinden eksik olmamıştı. Hemen arkalarında Arda ve Umay vardı.
"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk kızım."
Tek tek sarılıp içeri davet ettik. Mustafa Amca ve Şükran Teyze annemle selamlaşırken Arda da Serhan'ın yanına geçti.
En son Umay'la göz göze geldik.
Hiç düşünmeden birbirimize sarıldık.
"Hoş geldin canım benim," dedim gülümseyerek.
"Hoş bulduk güzelim," dedi o da aynı içtenlikle.
Sarılırken istemsizce bakışlarım kapının önünde dolaştı.
Başka kimse yoktu.
Alparslan gelmemişti.
Sebebini bilmediğim küçücük bir hayal kırıklığı gelip kalbimin bir köşesine oturdu.
Kendi kendime buna şaşırdım.
Niye üzülüyorsun ki? diye geçirdim içimden.
Gelse ne, gelmese ne...
Düşüncelerimi hemen zihnimden uzaklaştırdım.
Umay'ın bunu fark etmesini istemiyordum.
Kapıyı usulca kapattım, yüzüme yeniden bir gülümseme yerleştirip ona döndüm.
"Hadi geçin içeri," dedim neşeli bir sesle.
Hep birlikte salona geçtik. Mustafa Amca ile Şükran Teyze üçlü koltuğa otururken, Umay'la ben ikili koltuğa geçtik. Arda ve Serhan da karşıdaki koltukta yerlerini aldılar.
Önce hâl hatır soruldu. Günün nasıl geçtiğinden, mahallenin son hâllerinden konuşuldu. Evin içi kısa sürede sıcak sohbetlerle dolmuştu.
Bir süre sonra annem ayağa kalkacak gibi doğrulup,
"Alparslan oğlum nerede?" diye sordu. "Yemek için onu da bekleyelim."
Şükran teyze Mustafa amcaya baktı sonra hafifçe başını salladı.
"Son anda bir görev çıktı. Apar topar çıkmak zorunda kaldı. Biz hiç onu beklemeyelim."
Annemin yüzünde hafif bir üzüntü belirdi.
"Allah yardımcısı olsun. Hiç dinlenmeden çalışıyor. Vatanın güvenliği için gece gündüz demeden uğraşıyorlar."
Mustafa Amca derin bir nefes aldı.
"Öyle tabii..." dedi gururla. "Bu vatan için canını ortaya koyan evlatlar onlar. Biz bazen evlatlarımızı günlerce göremiyoruz ama biliyoruz ki görevlerinin başındalar."
Şükran Teyze de hafifçe gülümsedi.
"Biz de artık alıştık. Ne zaman telefon çalsa ya da ani bir görev çıksa, sessizce uğurluyoruz."
Salonda kısa bir sessizlik oluştu.
İçimden, Allah hepsini korusun, diye geçirdim.
Ama sanki Şükran Teyze’nin anlatmadığı başka şey de vardı. Gözlerindeki o kısa dalgınlık bunu ele veriyordu. Üstelemedim.
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp ayağa kalktım. Masaya son kez göz gezdirdim. Her şey hazırdı.
"Buyurun, sofraya geçelim." dedim gülümseyerek.
Annemle birlikte misafirler mutfağa geçti. Mustafa Amca masanın başına oturdu. Yanına Serhan ve Arda geçti. Masanın diğer tarafında annem, Şükran Teyze ve Umay yerlerini aldı.
Ben mutfağa dönüp tenceredeki çorbayı kaselere doldurdum. Dikkatlice tek tek masaya taşıyıp herkesin önüne bıraktım. Son kaseyi de Şükran Teyze'nin önüne koyduktan sonra onun yanındaki boş sandalyeye oturdum.
"Ellerine sağlık kızım." dedi Şükran Teyze, gülümseyerek.
"Afiyet olsun." dedim.
Daha çorbanın ilk kaşığı alınmıştı ki Mustafa Amca bana döndü.
"Ee kuzum, okul nasıl gidiyor? Alışabildin mi?"
Gülümseyerek başımı salladım.
"Çok şükür amca, alıştım. İlk günler biraz heyecanlıydım ama şimdi hem okula hem de çocuklara alıştım. Öğrencilerim de sağ olsunlar, çok tatlılar."
"Maşallah." dedi Mustafa Amca. "Öğretmenliği sevdiğin belli oluyor."
"Çok seviyorum." dedim. "Bazen yorucu oluyor ama çocukların sevgisi bütün yorgunluğu unutturuyor."
Mustafa Amca memnuniyetle başını salladı.
"Allah hevesini daim etsin kızım."
Sohbet eşliğinde yemek keyifle yenmeye devam etti. Masada kimi zaman okuldan, kimi zaman mahalleden, kimi zaman da eski anılardan konuşuluyor; araya karışan kahkahalar sofraya ayrı bir sıcaklık katıyordu.

Yemek bittikten sonra annem, Mustafa Amca ve Şükran Teyze salona geçtiler. Biraz sonra çayı demleyecektim ama önce sofrayı toplamamız gerekiyordu.
Umay da hiç beklemeden yanıma geldi.
"Ben yardım ederim."
"Sen geç otur kuzum."
"Olmaz."
İkimiz tabakları mutfağa taşımaya başladık. Salondan gelen sohbet sesleri mutfağa kadar ulaşıyordu. Serhan ile Arda ise çoktan Serhan'ın odasına geçmişlerdi. Arada odalarından yükselen kahkahalara bakılırsa yine PlayStation'ın başına geçmişlerdi.
Ben tabakları makineye yerleştirirken Umay tezgâhı silmeye başladı.
"İstanbul'u gezebildin mi?" diye sordu.
Başımı iki yana salladım.
"Yok kuzum. Hiç fırsatım olmadı."
"O zaman yarın müsaitsen kızlarla gezelim."
Yüzüm aydınlandı.
"Çok iyi olur kuşum."
Umay da gülümsedi.
Bir süre sessizce işimize devam ettik.
Ama içimde sabahtan beri dolaşan bir düşünce vardı.
Dayanamadım.
"Umay..."
"Hı?"
Elindeki bezi bırakıp bana döndü.
"Bir şey soracağım ama bana dürüst cevap ver olur mu?"
Yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
"Tabii."
Derin bir nefes aldım.
"Sadece içimde bir şüphe var. Onu gidermem gerekiyor."
Umay merakla bana bakıyordu.
"Alparslan'ın gerçekten işi mi çıktı..."
Kısa bir duraksamanın ardından devam ettim.
"...yoksa gelmek mi istemedi?"
Soruyu duyar duymaz yüzündeki ifade değişti.
Gözlerindeki şaşkınlık bir an sürdü.
Sonra bakışlarını benden kaçırdı.
İşte o an cevabı anlamıştım.
Acı bir gülümsemeyle başımı salladım.
"Tamam..."
Sessizce önüme döndüm.
"Anladım."
"Selen..." dedi Umay hemen.
Sesinde mahcup bir telaş vardı.
"Yanlış anlama. Bunun sizinle hiçbir ilgisi yok."
Ona baktım ama konuşmadım.
"Alparslan bu eve gelmek istemiyor."
Söylediği cümle mutfağın içinde yankılanmış gibiydi.
"Neden?" diye sordum usulca.
Umay derin bir nefes aldı.
"Nedenini anlatamam."
Gözleri bir an mutfaktan salona kaydı.
"Ama şunu bil..." dedi kısık bir sesle. "Bu evle ilgili onun içinde kapanmamış yaralar var."
Boğazım düğümlendi.
"Yani..."
"Annem çağırsa da gelmez." dedi.
"Babam istese de gelmez."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra bana bakıp hüzünlü bir gülümsemeyle ekledi:
"İnan bana Selen... Bu, seninle ilgili değil. Alparslan bu eve gelemiyor."
O an, bir ay önce Alparslan'ın Salih Amca'nın evinden bahsederken gözlerinde gördüğüm o kısa gölge yeniden gözümün önüne geldi.
Demek ki gerçekten anlatmadığı çok daha büyük bir hikâye vardı.
Ama neydi?
Bu evde ne yaşanmıştı da herkes bu konu açıldığında gözlerini kaçırıyordu? Neden her cümlenin sonunda hüzün vardı? Ve en önemlisi... Alparslan neden bu evin eşiğinden bile geçmiyordu?
Sorular zihnimde birbiri ardına dolaşıyordu.
Umay'ın ise daha fazlasını anlatmayacağı belliydi.
Sessizce başımı salladım.
"Tamam," dedim yumuşak bir sesle. "Anlıyorum."
Konuyu uzatmamak için gülümsemeye çalıştım.
"Ben çayı demleyeyim. Tatlıyla birlikte içeriz."
Umay'ın yüzünde mahcup bir gülümseme belirdi.
"Özür dilerim Selen. Gerçekten... Bu konu beni aşıyor."
"Önemli değil." dedim. "Seni anlıyorum."
Bunun üzerine ocağın başına geçtim. Kaynayan suyu demliğe yavaşça dökerken yükselen buhar yüzüme çarptı. Mutfağı saran çay kokusu, içimdeki merakı bastırmaya yetmiyordu.

Ben tatlıyı dolaptan çıkarıp küçük servis kaplarına paylaştırırken Umay da mutfağı toparlamayı bitirmişti.
Tatlıyı görünce yüzü bir anda aydınlandı.
"Ooo... Özel tarifli tatlı mı?"
Gülerek başımı salladım.
"Evet."
"Geçen seferkini Arda'yla ikimiz bitirdik. Kimseye bırakmadık."
İstemsizce güldüm.
"Afiyet olsun."
Demek ki...
Alparslan yememişti.
İçimde beliren bu düşünceyi hemen bastırdım.
Tepsiye çayları ve tatlıları yerleştirip salona geçtik.
Tatlıyı gören Mustafa Amca ile Şükran Teyze gülümsedi. Arda'nın yüzü ise çocuk gibi aydınlandı.
"Yine mi yaptın bunu?" dedi heyecanla.
"Senin için değil." diye takıldı Umay.
Herkes gülerken tabakları tek tek dağıttım.
Bu kez kimse geçen seferki gibi şaşkınlıkla tepki vermedi. Belli ki bu tatlıya alışıklardı.
Ama yine de masanın etrafında kısa süreli bir sessizlik oldu.
Başımı kaldırıp etrafa baktığımda, Mustafa Amca ile Şükran Teyze'nin gözlerinde beliren o hüzünlü ifadeyi yakaladım.
Sanki tatlı, onlara güzel bir anıdan çok eksik kalan birini hatırlatıyordu.
İçimde yeniden aynı merak kıpırdandı.Ama bu kez de hiçbir şey sormadım.Sessizce çayımdan bir yudum aldım.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız, kahkahaların ve koyu sohbetlerin havada uçuştuğu gecenin sonuna geldiğimizde, saatin bir hayli geç olduğunu fark eden Şükran teyze, "Haydi, bize artık müsaade, yavaş yavaş kalkalım," diyerek ayaklandı. Annem her zamanki o ısrarcı misafirperverliğiyle, "Aman Şükran, daha erkendi, otursaydık biraz daha," diye itiraz etse de, günün yorgunluğu herkesin üzerine çöktüğünden tüm aile birer birer hareketlendi.
Koridora dökülen kalabalıkla birlikte öne geçip dış kapıyı araladım. Serin gece havası anında yüzüme çarpıp evin sıcaklığını bölerken, tam o saniyede sokağın köşesinden dönen bir aracın farları karanlığı yardı. Motorun o tanıdık, tok sesi kulaklarıma ulaştığında, arabanın Şükran teyzelerin kapısının önüne doğru yanaştığını gördüm. Alparslan’ın arabasıydı. Direksiyondaki silueti farların loş ışığında seçilirken, içimden ona bakmak, o mesafeli gözlerle yeniden karşılaşmak gelmedi. Sanki sabahki o tuhaf gerginliğin izleri hâlâ üzerimdeydi. Bakışlarımı hızla kaçırarak kapının eşiğinden geriye çekildim, koridorun yan duvarına yaslanıp kendimi görünmez kılmaya çalıştım.
Şükran teyze ve Mustafa amca kapıdan ilk çıkanlar oldu. Merdivenleri inerken karşılarında duran arabayı ve sürücü koltuğundan inen Alparslan’ı fark ettiler.
Şükran teyze, yüzündeki o şefkatli anne gülümsemesiyle,
"Geldin mi oğlum?" diye seslendi.
Alparslan, arabanın kapısını kapatıp gövdesini kaputa yaslayarak dikildi. Sokak lambasının cılız ışığı onun keskin yüz hatlarına, omuzlarının dikliğine vuruyordu. Durduğu açıdan antrenin loşluğunda kalan beni görmesi imkânsızdı ama ben, duvarın gölgesine sığınmış bir halde onu baştan aşağı net bir şekilde görebiliyordum.
"Geldim anne," dedi, sesi gecenin sessizliğinde her zamankinden daha derin ve yorgun çıktı.
Annem, dışarıdan yükselen o tanıdık ve tok sesi işitir işitmez hemen kapının eşiğine doğru hamle yaptı. "Ay oğlum, hoş geldin!" diye ünledi, sesindeki o samimi anaçlıkla. "Nasılsın bakayım? Aç mısın? Eğer açsan hiç çekinme, geç içeri, hemen şuracıkta mükellef bir şeyler hazırlarım sana."
Alparslan’ın o gün boyu koruduğu, insanı uzak tutan sert çehresi annemin bu içten çıkışı karşısında bir anda yumuşadı. Dudaklarının kenarına abartısız, oldukça samimi bir tebessüm yerleşti. Ağır ve saygılı adımlarla kapının girişine, anneme doğru yürümeye başladı. Annem de onun geldiğini görünce merdivenlerin başına doğru birkaç adım attı. Alparslan, aralarındaki mesafeyi kapatıp büyük bir hürmetle annemin elini tuttu, öpüp alnına koydu.
"Hoş bulduk teyze, sağ olasın," dedi, ses tonundaki o saygılı tını içimi tuhaf bir şekilde titretirken. "Kusura bakmayın, bu akşam gelemedim, eşlik edemedim size. Çok teşekkür ederim teklifin için ama işler yoğundu, emniyette atıştırdım bir şeyler, tokum."

Annemin hemen arkasında, kapının loş gölgesinde dikilen beni o an fark etti. Bakışları annemin omuzunun üzerinden aşıp doğrudan gözlerimin içine kilitlendiğinde, aramızdaki hava bir anda gerildi. Onun karşısından kaçıyormuş gibi görünmek istemediğim için saklandığım yerden bir adım öne çıktım. Ama bu sefer ne yüzümde yumuşak bir ifade vardı ne de dudaklarımda o her sabahki zoraki gülümseme... İçimde tam olarak adını koyamadığım, ama göğsümü daraltan bir kırgınlık vardı ve bunu gizlemek için hiçbir çaba sarf etmedim.
Alparslan, gözlerini gözlerimden ayırmadan başını hafifçe öne eğdi. "Merhaba hocam, nasılsınız?" dedi; sesi mesafeli ama tuhaf bir şekilde pürüzsüzdü.
Ben de onun gibi sadece başımı hafifçe sallamakla yetindim. "Teşekkür ederim, siz nasılsınız?" dedim, sesimi olabildiğince düz ve duygusuz tutmaya çalışarak.
Bakışlarını daha da derinleştirip doğrudan gözlerimin içine bakarak, "Yorgun," dedi. O an içimden yükselen öfkeye engel olamadım. Gerçekten utanmadan bir de gözümün içine baka baka yalan söylüyordu! Madem bizimle oturmak, bu eve gelmek istemiyordun, ne diye işini güçünü bahane ediyordun? Neden hâlâ bu yapmacık yorgunluk maskesinin arkasına sığınıyordun?
"Geçmiş olsun," dedim, sesimdeki buz gibi tonu gizlemeyerek. Hemen ardından bakışlarımı ondan kaçırıp yanımda duran Umay’a döndüm ve kollarımı boynuna dolayarak ona sarıldım.
Bahçedeki herkes, aramızda bir anda esen o kutup rüzgarının ve gerginliğin farkındaydı. Umay, bana sarılırken dudaklarını kulağıma yaklaştırdı ve fısıldadı: "Çok sert oldu bu."
Ondan ayrılırken yüzüme sahte bir neşe yerleştirip, "Yok ya, bir şey yapmadım ki," dedim fısıltıyla.
Alparslan’ın keskin bakışlarının hâlâ üzerimde, tam tenimde gezindiğini hissedebiliyordum ama bunu zerre umursamadım. Şükran teyze ve Mustafa amca annemle son kez vedalaştıktan sonra yavaş adımlarla kendi evlerine doğru yürümeye başladılar. Arda ise abisinin yanına geçmiş, Serhan’la birlikte hararetli bir şeyler konuşuyordu. Umay da annemle vedalaşıp bahçe kapısına doğru adımladı. Annem arkalarından, "İyi akşamlar gençler," diye seslenip içeri girdikten sonra, kapının önünde sadece biz gençler kaldık.
Bakışlarımı Alparslan’ın olduğu tarafa hiç çevirmeden, doğrudan Umay’a seslendim: "Yarın kaç gibi gideriz Umay?"
Bu sözlerimle birlikte Alparslan’ın başı ani bir refleksle direkt bizim olduğumuz tarafa döndü.
Umay, abisinin dikleşen omuzlarına kaçamak bir bakış atıp bana döndü. "Erken çıksak daha iyi olur aslında. Şöyle güzel bir serpme kahvaltı yaparız, olur mu?"
"Benim için fark etmez güzelim, sen nasıl istersen," dedim, sesimi inatla neşeli tutarak.
"Tamam o zaman, dokuz gibi çıkarız," dedi Umay.
Tam o sırada Alparslan’ın o buyurgan, sorgulayıcı sesi gecenin sessizliğini böldü: "Nereye gidiyorsunuz pazar pazar?"
Umay daha ağzını açıp cevap vermeye yeltenemeden, bakışlarımı Alparslan’ın sert çehresine diktim. "Seni ilgilendirmez," dedim, kelimelerin üzerine basa basa.
Alparslan’ın kaşları hayretle yukarı kalktı ve yüz hatları bir anda mermer gibi sertleşti. Serhan ve Arda aramızdaki bu ani çıkışla oldukları yerde kalakalmış, gözlerini büyütmüş bize bakıyorlardı. Umay ise sessizce ağzıyla "Oooo" işareti yaparak geri çekildi.
Alparslan, üzerime doğru bir adım atıp sesini kıstı ama o otoriter tınısından hiçbir şey kaybetmedi. "Kardeşim gidiyorsa beni ilgilendirir hocam," dedi, meydan okur gibi.
Hiç geri adım atmadan, çenemi dikleştirerek gözlerinin içine baktım. "Kardeşiniz küçük bir çocuk mu Alparslan Bey"
Alparslan’ın gözleri, sorduğum soruyla birlikte tehlikeli bir sakinlikle kısıldı. Aramızdaki mesafe bir adım daha kapandığında, gecenin serinliğine tezat, adeta kıvılcımlar saçan bir enerji tüm bahçeyi sardı. Serhan ve Arda nefeslerini tutmuş, bir sonraki hamleyi bekleyen iki seyirci gibi çıt çıkarmadan bizi izliyordu.
"Küçük bir çocuk değil tabii ki hocam," dedi Alparslan. Sesindeki o iğneleyici, mesafeli tını gecenin serinliğinde adeta keskin bir bıçak gibi yankılandı. Üzerime doğru yarım adım atıp bakışlarını gözlerime dikti. "Ama şehir dışından yeni gelmiş, henüz buraların kurallarını tam bilmeyen, üstelik kendi üstüne vazife olmayan her olaya bodoslama atlayan biriyle yola çıkınca... İnsanın içi pek rahat etmiyor."
Beni açıkça tecrübesizlikle, sınır bilmemekle ve bu mahalleye yabancı olmakla itham etmesi, içimdeki o öfke ateşini iyice körükledi. Damarlarımda dolanan o saf sinir, yanaklarımı alev alev yakarken dudaklarımı hafifçe yukarı kıvırarak alaycı bir maske takındım. Gözlerimi, meydan okuyan o gözlerinden bir an bile ayırmadım.
"Merak etmeyin Alparslan Bey," dedim, sesimin her bir kelimesini onun o sarsılmaz, kibirli egosuna fırlatır gibi. "Benim yön duygum, bazıları gibi sadece kendi çizdiği o korkak, güvenli sınırların içinde çalışmıyor. Kiminle, nereye, nasıl gideceğimi planlarken de kimseden icazet alacak değilim. Hele ki insan ilişkilerinde arkasına saklandığı mesafeyi büyük bir başarı sanan birinden hiç."
Alparslan’ın çene kası hızla kasıldı; yüzündeki o yalancı, sakin ifade bir anda yerini tamamen avına odaklanmış, köşeye sıkıştırmaya çalışan bir polisin o tehlikeli keskinliğine bıraktı. Aramızdaki mesafeyi tamamen eriterek, sesini sadece benim duyabileceğim bir desibelde tutarak mırıldandı:
"Mesafe hayattır hocam. İnsanı gereksiz gürültüden, yüzgöz olmalardan ve günün sonunda sonradan pişman olacağı adımlardan korur. Ama görüyorum ki siz, önünüzü arkanızı düşünmeden her şeye böyle bodoslama dalmayı bir meziyet sanıyorsunuz."
"Gürültü dediğiniz şey hayatın, insani duyguların ta kendisi Alparslan Komiserim," diyerek çenemi daha da dikleştirdim, ona tepeden bakamayacağı bir kararlılıkla karşılık verdim. "Ama sizin o çelikten, karanlık duvarlarınızın arkasında her şey o kadar donmuş, o kadar mekanikleşmiş ki... Normal bir pazar günü planını bile bir kural ihlali, bir bodoslama dalış sanıyorsunuz. Neyse ki etrafımdaki herkes sizin gibi bir buz küpü değil."
Umay arkadan durumun kontrolden çıktığını fark ederek hafifçe öksürdü, araya girmeye yeltendi ama ikimiz de inatla bakışlarımızı birbirinden koparamıyorduk; sanki ilk gözünü kaçıran savaşı kaybedecekti. Serhan ise şaşkınlıkla, "Abla, ne oluyor ya burada?" diye mırıldandı, sesindeki şok netçe okunuyordu.
Alparslan, lafımın altındaki o katı imayı ve ona karşı ördüğüm savunmayı çok iyi anlamış olacak ki, dudaklarının kenarında o sinir bozucu, insanı çileden çıkaran yarım gülümseme belirdi.
"O duvarlar dışarıdaki karmaşayı, o gereksiz kalabalığı engellemek içindir hocam," dedi, sesindeki o buyurgan tonu koruyarak. "Her önüne gelene o kapıyı ardına kadar açarsan, günün sonunda içeride koruyacak hiçbir şeyin kalmaz."
"Hiç üstünüze alınmayın," dedim, son darbeyi vurmak ve bu anlamsız iddialaşmayı bitirmek istercesine ona doğru yarım bir adım atarak. Bakışlarımı tam gözlerinin ortasına diktim. "Ben sadece o kalın duvarların arkasında gerçekten konuşulabilecek, nefes alan bir insan var mı diye merak etmiştim. Ama yanılmışım; siz aslında gelmek istemediğini bile açıkça dile getiremeyecek kadar korkak, yalanların arkasına saklanan bir gölgeden ibaretmişsiniz."
Umay’a doğru dönüp yüzüme dökülen o gerginliği silmeye çalışarak zoraki ama sıcak bir gülümseme yerleştirdim. "Yarın dokuzda kapıdayım canım, iyi geceler," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
Arkamı dönüp bahçe kapısına doğru yürürken, Alparslan’ın sırtıma kurşun gibi saplanan, öfke ve şaşkınlık dolu bakışlarını adeta etimde hissedebiliyordum. Söylediğim son sözün ondaki etkisini merak etsem de adımlarımı bir an bile yavaşlatmadım; o soğukluğu ve sarsılan egosunu arkamda bırakarak hızla eve doğru ilerledim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

888okunma 56beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18