BİR MAHALLE MASALI kitap kapağı

14. bölüm / 24

BİR MAHALLE MASALI

12. Bölüm Veda Edemem

Vaveyla Yazarı: Kayıp Hayaller

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 12. Bölüm Veda Edemem

12. Bölüm. BIRAKILMAYAN GEÇMİŞ

Umay’ın Anlatımı
Abimin çakmak çakmak yanan, koyu bakışları, Selen’in arkasından uzun süre ayrılmadı. Bahçe kapısından geçip evine doğru adımlarken arkasında bıraktığı o rüzgâr, abimin yüzünde şaşkınlıkla karışık, bir türlü anlam veremediği tuhaf bir ifade donatmıştı. Hayatında belki de ilk defa bir kadından bu denli doğrudan ve sert bir darbe almış gibi, az önce işittiği o "yalanların arkasına saklanan gölge" ithamını zihninde oturtmaya, hazmetmeye çalışıyordu.
O sırada Serhan, bahçeyi esir alan o ağır gerginliğin etkisinden sıyrılmak ister gibi yapmacık bir şekilde boğazını temizledi. "Şey... Ben de geçeyim o zaman," dedi, gözlerini utangaçça kaçırarak. "İyi geceler abi, abla. Arda, yarın görüşürüz." Hepimize kısa, mahcup bir gülümsemeyle baktıktan sonra hızla arkasını dönüp kendi evlerine yöneldi. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp kapının ziline bastı.
Sokakta çıt çıkmıyordu. Serhan bir süre bekledi, içeriden ses gelmeyince sabırsızca tekrar yüklendi zile. Birkaç saniye sonra Ayşegül Teyze kapıyı araladı. Serhan içeri süzülürken bize doğru dönüp başıyla son bir selam verdi ve hemen ardından kapı ağır bir gıcırtıyla tamamen kapandı.
Sokağa, gece esintisinin uğultusundan başka bir sesin barınamadığı kısa, kor gibi bir sessizlik çöktü. Abim, göğsünü şişiren derin ve sıkıntılı bir nefes alıp nihayet bakışlarını Selen’in gittiği yönden çekerek bize döndü.
"Hoca Hanım'ın derdi ne tam olarak?" dedi, kaşlarını neredeyse birleşecek kadar çatarak. Sesinde hem bir polisin sorgulayıcı tonu hem de tamamen çaresiz kalmış bir adamın şaşkınlığı vardı. "Ben ne yaptım da bu kadar sinirlendi bu kız?"
İnanamayan gözlerle yüzüne baktım. Karşımda emniyetin en zeki, en uyanık komiserlerinden biri duruyordu ama şu an tam bir duygu körü gibi davranıyordu. "Gerçekten mi abi?" dedim, sesimdeki hayreti gizlemeyelim. "Hiç mi anlayamadın yani? Ciddi misin sen?"
Kaşları adeta birer çatık oka dönüştü, ses tonu iyice dikleşti. "Anlayacağım ne var Umay? Altı üstü pazar günü nereye gittiğinizi sordum!"
Daha fazla içimde tutamadım, sabrım artık son raddesine gelmişti. "Siz erkekler niye düz duvara çarpana kadar bu kadar kıt beyinlisiniz ya?" diye çıkıştım, ellerimi isyan edercesine iki yana açarak.
Sözüm biter bitmez abimin bakışları bir anda tehlikeli bir fırtına bulutu gibi üzerime döndü. "Umay..." dedi, dişlerinin arasından sızan o uyarılı, buz gibi sesle. "Delirtme beni. Abinle düzgün konuş, sınırını aşma."
Ben lafın altında kalmayıp cevap vermeye fırsat bulamadan, yanımızda sessizce dikilen Arda aniden araya girdi. "Ablama kızma abi," dedi, abimin o ürkütücü duruşundan zerre korkmadığını belli eden bir sakinlikle.
Abim, bu kez de namluyu andıran keskin bakışlarını Arda’ya çevirdi. Arda ise hiç geri adım atmadan omuzlarını silkti ve abimin gözlerinin içine baka baka devam etti: "Doğruyu söylüyor çünkü. Sen gerçekten burnunun ucundaki cevheri, o kızın neden kırıldığını göremeyecek kadar kıtsın."
Abimin yüzündeki o sarsılmaz hiyerarşi ifadesi iyice sertleşip buz keserken, ben Arda’ya bakıp kahkahamı koyuvermemek için alt dudağımı ısırmak zorunda kaldım. Çünkü Arda ile ilk kez aynı konuda, tek bir kelimesine bile itiraz etmeden tamamen hemfikirdik.
Abim ikimize de geceyi bölen keskin, kurşun gibi sert birer bakış fırlattı. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı, otoritesinin sarsılmasından duyduğu öfkenin açık bir kanıtıydı.
"Ben size o laf ebeliği yapmanın, abiye kıt beyinli demenin ne olduğunu şimdi çok iyi gösteririm," dedi dişlerinin arasından, sesini adeta bir zehir gibi tıslayarak. "Boş lafı, laklak etmeyi bırakın da sadede gelin. Hoca Hanım'ın derdi ne benimle?"
Arda, bu sarsılmaz inatçılık karşısında sabrının son kırıntılarını da tüketmiş gibi ciğerlerinden kopup gelen derin bir nefes verdi. "Pes..." dedi, çaresizlikle başını iki yana sallayarak. "Gerçekten pes abi sana."
Ben de kollarımı göğsümde birleştirip adımlarımla aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattım. Doğrudan gözlerinin içine baktım. "Abi, öncelikle şunu bir netleştirelim; onun bir adı var. Şu 'Hoca Hanım' hitabını bırak artık, Selen de."
Abim, bu çıkışıma karşılık hiçbir şey söylemeden, yüz hatları mermer gibi kaskatı kesilmiş bir halde sessizce yüzüme bakmaya devam etti. Derin, soluklu bir nefes alıp o kalın duvarı çatlatacak asıl darbeyi vurdum:
"Selen, bu akşam senin sırf o masaya oturmamak, eve adım atmamak için emniyetteki işi güçü bahane ettiğini anladı."
Yüzündeki o kendinden emin, sorgulayıcı ifade bir saniye içinde darmadağın oldu; göz bebekleri hızla titredi. "Nasıl anladı?" dedi sertçe, sesindeki o gizli panik tınısını saklamaya çalışarak. "Siz mi bir şey çıtlattınız kıza?"
"Abi..." dedim, bıkkınlığımı ve yorgunluğumu ele veren soluk bir sesle. "Bunu anlaması için birinin kulağına fısıldamasına gerek mi var Allah aşkına?" Birkaç adım daha yaklaştım ona, sesimi mahallenin sessizliğine uydurarak alçalttım. "Onlar bu mahalleye geleli koskoca bir ay oldu. Bu sokakta gitmedik kapı, çalınmadık zil bırakmadı insanlar, herkes hoş geldine gitti. Sen ise sadece bir kez... O da kapıdan içeriye bile girmeden, sırf o flaş belleği için kapının eşiğinde durdun. Onun dışında o evin kapısından içeriye tek bir adımını bile atmadın."
Bir an durup duruldum, gözlerindeki o kaçış noktalarını yakalamak ister gibi dikkatle baktım. "Kızın bunu fark etmeyeceğini, arkasındaki o kasıtlı mesafeyi hissetmeyeceğini mi sandın gerçekten?"
Abimden çıt çıkmadı. Bakışları saniyeler geçtikçe daha da karanlık bir hal alıyor, çehresi adeta asılıyordu. Sesimi biraz daha yumuşatarak, bir kız kardeş şefkatiyle devam ettim.
"Abi..." dedim, fısıldar gibi. "Ben seni çok iyi anlıyorum. Bu eve neden gelemediğini, o masanın etrafında neden neşeyle oturamayacağını da biliyorum... Kendini neden buradaki herkesten, hayattan bu kadar uzak tuttuğunu da... Ama inan bana, Selen'in bunda hiçbir suçu yok."
Hâlâ sessizdi, sadece göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
"Artık bu yükü, bu geçmişi bırakman gerekiyor abi," dedim, gözlerimden süzülmek üzere olan yaşları zorlukla geri iterek. Derin bir nefes daha çektim ciğerlerime. "Tam yirmi yıl geçti... Yirmi koca yıl. Salih Amca bile, onun öz babası bile her şeyi kabullendi, hayatına devam etti. Sen de artık..."
Cümlemi henüz tamamlamamıştım ki, gözlerinde öyle vahşi, öyle acı dolu bir sertlik belirdi ki kemiklerime kadar ürperdiğimi hissettim. Yine de geri adım atmadım, yutkunup devam ettim: "Abi... Eğer o gerçekten yaşıyor olsaydı, bunca yıl tek bir haber yollamaz mıydı? Gelmez miydi buraya? Seni, bizi, kendi ailesini bir kez olsun görmek istemez miydi?" Boğazım bir anda düğümlendi, sesim kısıldı. "Belki de artık onun..."
"Yeter!"
Sesi, sokağın o uykulu sessizliğinde adeta bir kırbaç gibi şakladı, yankılandı duvarlarda. Üzerime doğru heybetli bir adımla yaklaştı, gölgesi tamamen üzerime çökmüştü.
"Sakın o cümleni tamamlama, Umay," dedi, çenesi öfkeden ve acıdan kaskatı kesilmiş bir halde. Dişlerini birbirine bastırıyordu. "Kalbini kırmak, seni incitmek istemiyorum. Ama bir daha... Tek bir kez daha onun öldüğünü ima eden o kelimeyi ağzına alma." Gözleri hiç olmadığı kadar katı, sarsılmaz bir kararlılıkla parlıyordu. "O yaşıyor." Her kelimenin üzerine basarak, tane tane söyledi. "Anladın mı beni? O yaşıyor ve ben ne pahasına olursa olsun onu bulacağım."
Derin, sarsıntılı bir nefes çekti içine. Bakışları sert bir kavis çizerek önce benim, ardından sessizce bizi dinleyen Arda'nın üzerinde dolandı.
"...Siz, ondan bu kadar kolay, bu kadar çabucak vazgeçtiğiniz için o gün geldiğinde onun yüzüne nasıl bakacaksınız, asıl oturun onu düşünün."
Daha fazla tek bir saniye bile beklemeden arkasını döndü. Öfkesini adımlarına dökerek hızlı ve sert adımlarla arabasına yöneldi, kapıyı hırsla açıp kendini içeri fırlattı. Motorun o canavarca gürültüsü saniyeler içinde sokağın durgun havasını darmadağın etti ve araba lastiklerini acımasızca işleterek karanlığın içinde gözden kayboldu.
Biz ise sokak lambasının cılız, sarı ışığı altında, olduğumuz yerde birer heykel gibi öylece kalakaldık. Sessizliği ilk bozan, derin bir iç çeken Arda oldu.
"Yirmi yıl geçmiş..." dedi, bakışlarını tozlu asfalta indirerek. Başını usulca önüne eğdi. "Ama abi hâlâ o günün içinde, aynı yangının ortasında yaşamaya devam ediyor."
Ben de karanlığın koridorunda kaybolan o kırmızı stop lambalarının arkasından bakarken, kalbimin tam ortasından sadece tek bir cümle geçirebildim: İnşallah bir gün gerçekten o ruhundaki fırtınayı dindirir, huzuru bulursun abi...

Selen’in Anlatımı
Alparslan’ın yüzüne o zehir zemberek lafları birbiri ardına fırlattıktan sonra, arkamda bıraktığım enkazı görmemek için hışımla dış kapıyı kapatıp ardımdan kilitledim. Göğsüm nefes nefese inip kalkarken, bacaklarımın bağı çözülmüş gibi sırtımı kapının soğuk ahşabına yasladım. Kalbim sanki göğüs kafesimi delip dışarı fırlayacakmış gibi gümbür gümdür atıyordu.
"Aman Allah'ım..." diye mırıldandım dehşet içinde, ellerimi dudaklarıma bastırarak. "Ben ne yaptım? O sözleri nasıl sarf edebildim, nasıl bu kadar ileri gidebildim ben?"
İçimde biriken o anlık öfke ve kırgınlık patlaması, yerini bir anda koskoca bir panik dalgasına bırakmıştı. Bir komiserle, üstelik her sabah göz göze geldiğim o mesafeli, sert adamla bu şekilde iddialaşmış, ona adeta meydan okumuştum. Pazartesi sabah saat tam yedi buçukta o kapı tekrar açıldığında ben şimdi onun yüzüne nasıl bakacaktım?
Ben koridorda kendi iç savaşımı verirken, mutfaktan annemin o sakin ve aşina sesi yankılandı: "Geldiniz mi çocuklar?"
Annemin sesini duymak, beni o suçluluk psikolojisinden bir anlık da olsa kopardı. Sesimin titrememesine özen göstererek, koridora doğru seslendim: "Ben geldim anne! Serhan henüz dışarıda, çocuklarla konuşuyor. Ben de çok yoruldum, hemen üstümü değiştirip geliyorum!"
Daha fazla soruya ya da annemin o dikkatli bakışlarına maruz kalmamak için adeta kaçarcasına merdivenlere yöneldim. Adımlarımı aceleyle atarak kendimi üst kata, odamın o güvenli sessizliğine attım.

Karanlık odaya girer girmez ışık düğmesine dokunmaya cesaret edemedim; içerideki aydınlığın beni dışarıya ifşa etmesinden korkuyordum. Parmak uçlarımda, adeta bir gölge gibi cama doğru ilerledim ve tülü hafifçe aralayıp aşağıya baktım. Sokak lambasının cılız ışığı sadece kaldırımı aydınlatıyordu, bizimkilerin durduğu açıyı buradan seçmem imkânsızdı. Net bir görüş açısı yakalamak için balkona çıkmam gerekiyordu ama şu an Alparslan’ın keskin bakışlarının hedefi olma ihtimali bile dizlerimi titretmeye yetiyordu. Bunu kesinlikle yapamazdım.
Kendimi büyük bir çaresizlikle yatağın ortasına bıraktım. Sırtüstü uzanıp tavanı seyrederken içimdeki ses durmaksızın bağırıyordu: Ben ne yapacağım şimdi ya? Neden bu kadar ileri gittim ki? Neden içimdeki o kırgınlığı, o öfkeyi resmen adamın gözünün içine sokup kendimi belli ettim?
Hırsımı alamayıp yatağın baş ucundaki yastığı kaptığım gibi yüzüme bastırdım. Dışarıya tek bir ses bile sızmasın diye bütün gücümle yastığın elyafına gömülerek boğuk, çaresiz bir çığlık attım. Ayaklarımı yatağa vura vura içimdeki o patlama hissini bastırmaya çalışıyordum.
Ben yastığımla amansız bir dövüş halindeyken, odamın kapısı iki kez tıklatıldı. Hızla yastığı yüzümden çekip fırlattım ve yatakta dikleşerek saçımı başımı düzeltmeye çalıştım. Kapıyı aralayıp içeri süzülen kişi, yüzünde kocaman, muzip bir sırıtışla Serhan’dan başkası değildi.
Odanın loşluğunda bana doğru adımlarken, "Ooo ablacığım, aşağıda ne yaptın sen öyle ya?" dedi, hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir tonla.
Ellerimi yüzüme kapatıp inledim. "Çok kötü oldu değil mi Serhan? Asla yapmamalıydım... Off, yer yarılsa da içine girsem şu an!"
Serhan attığım bu dramatik geri adıma karşılık keyifle güldü ve yatağın ucuna ilişti. "Ne kötüsü abla, resmen yıkıp geçtin ortalığı! Zavallı Alparslan abim neye uğradığını şaşırdı. Hayatında ilk defa biri ona böyle kafa tuttu galiba. Sen arkana bile bakmadan hışımla yürüyüp giderken, adam resmen ağzı açık arkandan bakakaldı," deyip odada küçük bir kahkaha patlattı.
Serhan’ın bu keyifli hali içimdeki o devasa panik dalgasını biraz olsun bastırsa da, yanaklarımdan yukarı tırmanan o sıcaklığı engelleyemedim. Yatakta bağdaş kurup dizlerime vurdum.
"Gülme Serhan, valla komik değil," dedim sesimi alçaltarak.
"Adam polis farkındaysan. Üstelik her sabah kapıda göz göze geliyoruz. Yarın sabah ne yapacağım ben? Kapıyı açtığım an ters kelepçe taksa yeridir."
Serhan abartılı endişeme karşılık başını arkaya atıp bir kez daha güldü.
"Yok artık abla, laf soktun diye karakola mı çekecek seni? Ama yalan yok, o mermer gibi suratının bir anda nasıl değiştiğini görmen lazımdı. Arda ile ben arkada iptal olduk resmen. Umay zaten 'Oooo' falan yaptı, ortam fena gerildi."
"Umay ne yaptı?" diyerek gözlerimi büyüttüm. "Çok mu belli ettim kırıldığımı?"
Serhan’ın yüzündeki o muzip ifade yavaşça dağıldı, yerini daha dikkatli ve meraklı bir bakışa bıraktı. Yatağın örtüsüyle oynarken sesini biraz ciddileştirdi.
"Aslında... Kırıldığını mı belli ettin yoksa bildiğin meydan mı okudun orası tartışılır. Ama abla, cidden Alparslan abinin eve gelmemek için yalan söylediğini nasıl anladın? Biz bile konduramadık, adam yoğundur dedik."
"Anlaşılmayacak bir şey mi var Serhan?" dedim, iç çekerek sırtımı yatak başlığına yaslarken. Öfkem tamamen sönmüş, yerini o akşamın başından beri içimi kemiren o buruk hisse bırakmıştı. "Bir aydır buradayız. Herkes bir şekilde kapımızı çaldı, bir çayımızı içti. Ama o adam sanki bu evde vebalı varmış gibi adımlarını milimetrik hesaplıyor. İşinin olması başka bir şey, bilerek uzak durması başka bir şey. Göz göre göre yalan söyleyince de kendimi tutamadım işte."
Serhan sessizce beni dinledi, ardından omuz silkti. "Bence iyi yaptın. Alparslan abi iyi adam, laf yok ama fazla kasıntı. Arada birilerinin ona böyle ayna tutması lazım." Yataktan kalkıp kapıya doğru adımladı, elini kapı koluna atıp bana döndü.
"Neyse, ben kaçar. Yarınki pazar kahvaltısı planınız hâlâ geçerliyse, sabah dokuza kadar Alparslan abinin gazabından korunmanın yollarını ara bence. İyi geceler hoca hanımm."
"İyi geceler ukala," diyerek arkasından bir yastık daha fırlattım ama kapıyı çoktan kapatıp gitmişti.
Odanın sessizliğinde yeniden yalnız kaldığımda, Serhan'ın söyledikleri zihnimde dönüp duruyordu. Ağzı açık arkandan bakakaldı. Sahiden öyle mi olmuştu? Alparslan gibi her anı kontrol altında olan bir adamı sarsabilmiş miydim? Yarın sabah o kapı açıldığında bizi nasıl bir atmosferin beklediğini düşünerek, bu kez üzerimdeki yorgunluğun ağırlığıyla gözlerimi kapatmaya çalıştım ama gecenin geri kalanı, zihnimde yankılanıp duran o sert cümlelerle ve Alparslan’ın o karanlık yüzünün gözümün önüne gelmesiyle geçti. Yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönüp dururken, sabahın nasıl olduğunu bile anlayamamıştım. Söylediğim her kelimenin arkasındaydım ama onun o sarsılmaz, mermerden farksız duruşunu bu denli bozmuş olmak içimde tarif edemediğim tuhaf bir heyecan ve gerginlik yaratmıştı.
Ertesi sabah saat tam sekizde, uykumu alamamış olmanın verdiği bir ağırlıkla gözlerimi açtım. Banyoya geçip aynaya baktığımda, uykusuzluğun yorgun birer kanıtı gibi gözlerimin altının hafifçe gölgelendiğini gördüm.
"Aferin sana Selen," diye söylendim musluktan akan soğuk suyu yüzüme çarparken.
"Bir anlık öfkeyle konuştun, cezasını da sabaha kadar uyuyamayarak çektin işte."
Kendimi toparlamak adına hızlıca üzerime rahat bir kot pantolon ve beyaz bir tişört geçirdim. Saçlarımı tepemde gelişigüzel, dağınık bir topuz şeklinde topladıktan sonra çantamı kavrayıp aşağı indim. Saat dokuza geliyordu; yani Umay’la pazar kahvaltısı randevumuzun vakti kapıdaydı.
Aşağı indiğimde ev taze demlenmiş kahve kokuyordu. Annem mutfakta kendine sabah kahvesi koyarken, Serhan ise masada elinde test kitabıyla sanki bu anı beklermiş gibi haince sırıttı.
"Anne ben çıkıyorum. Umay birazdan gelir," diyerek adımlarımı dış kapıya yönelttim.
Annem elindeki kupayla arkamdan seslendi: "Dikkatli olun kızım."
"Olur," diye geçiştirdim aceleyle.
Tam kapı koluna uzanmıştım ki Serhan başını test kitabından kaldırıp o sinir bozucu, kurnaz tebessümünü yüzüne yaydı. "Dün geceki olaydan sonra komşuyla ilk karşılaşma..." dedi, keyifle gözlerini kısarak. "Kolay gelsin ablacığım." Ardından dudaklarını abartılı bir şekilde oynatarak sessizce, "Geri sayım başladı," dedi.
Ona arkamı dönmeden önce ters ve uyarıcı bir bakış fırlattım. "Sen o çeneni yoracağına git de paragrafını çöz," diyerek hızla kapıyı açıp kendimi dışarı attım.
Bahçe kapısını aralayıp sokağa adımımı attığım an, taze ekim sabahının o ten ürperten serin havası yüzüme çarptı. Ve tam o saniyede, dün geceki enkazın diğer mimarıyla kaçınılmaz olarak yeniden göz göze geldik.
Alparslan, arabasının hemen yanında, kapının gölgesinde dikilmiş, elindeki ağır anahtarlıkla oynuyordu. Üzerinde yine o sarsılmaz mesafeli, resmi havası vardı. Beni gördüğü an parmaklarının arasındaki anahtarı sıkarak hareket etmeyi kesti. Gözlerinde donup kalan o tehlikeli, durgun kararlılık, dün gece ona söylediğim "yalanların arkasına saklanan bir gölge" ithamını zihnine kazıdığının açık bir kanıtıydı.
Hiç oralı olmamaya, etkilenmemiş görünmeye çalışarak bakışlarımı doğrudan önüme diktim ve kaldırımda yürümeye başladım. Tam onun hizasından geçip gidecekken, Alparslan’ın o tok, iğneleyici ve pürüzsüz sesi sokağın sessizliğini bıçak gibi böldü:
"Günaydın yok mu hocam?"
Adımlarım anında, milimetrik bir refleksle kaldırım taşının üzerinde durdu. Göğsümü şişiren derin bir nefes alıp yavaşça ona doğru döndüm. Yüzüme olabildiğince yapay, buz gibi bir tebessüm yerleştirerek gözlerinin tam içine baktım.
"Pardon," dedim, sesimin her bir tonuna dün geceki o meydan okuyan, dikbaşlı tavrı nakşederek. "Günaydın Alparslan Bey."
Sözüm biter bitmez arkamı dönüp gideceğimi sandı herhalde. Tam arabasına binecekken bir an duraksadı. Gövdesini tamamen bana doğru çevirip o ağır, karanlık bakışlarını üzerime dikti.
"Bundan sonra..." dedi, sesi geceden kalma bir hesaplaşmanın uğultusunu taşır gibiydi. "...bilmediğin konularda hüküm vermeden önce iki kez düşün."
Alparslan’ın bu beklenmedik, buz gibi uyarısıyla öylece kalakaldım. Kelimeleri göğsüme ağır bir taş gibi oturmuştu. Bakışları yüzümde oyalandıkça göz bebekleri daha da karardı, çene kası sıkışıp kaskatı kesildi. Kurduğu cümlenin yarattığı o ağır gerginliğin ortasında, benim karşı bir hamle yapmama fırsat kalmadan arkamızdaki evin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Umay, neşeli ve aceleci adımlarla evden çıkıp bahçe kapısına doğru yürümeye başladı. Üzerindeki o cıvıl cıvıl, pazar neşesi kokan enerji, ikimizin arasında adeta kıvılcımlar saçan o bariz gerginliği bir anda bıçak gibi böldü. Alparslan, üzerimdeki o baskıcı bakışlarını nihayet çekip ağır adımlarla kız kardeşine doğru döndü.
Ses tonunu olabildiğince düz, mesleki bir otoriteyle tutmaya çalışarak, "Dikkat edin," dedi Umay'ın yüzüne bakarak. Sesi açıkça uyarır gibiydi ama gözleri hâlâ durduğu yerden bana doğru kısa, keskin bir kavis çizip duruyordu.
Umay arabadaki havayı sezmemiş gibi rahat bir tavırla, "Ederiz abiciğim, merak etme," diye geçiştirdi.
Alparslan daha fazla uzatmadı; sert ve sabırsız bir hamleyle sürücü koltuğunun açık kapısından içeri süzülüp arabasına bindi. Kapıyı hırsla, büyük bir gürültüyle kapattığında çıkan o tok ses, aramızdaki bu sabah raunduna son noktayı koyar gibiydi. Motoru güçlü bir gürültüyle çalıştırıp hızla sokaktan uzaklaşırken, ben ve Umay kaldırımda esen ekim rüzgarıyla baş başa kalmıştık. İçimde, söylediği son söze rağmen o mermer duvarı yeniden sarsmış, adamın huzurunu kaçırmış olmanın verdiği tuhaf, tarif edilemez bir zafer duygusu büyüyordu.
Umay yanıma ulaştığında, havada asılı kalan o bariz mazot ve gerilim kokusunu dağıtmak ister gibi neşeyle koluma girdi. "Ee, Selen Hanım," dedi gözlerini kırpıştırarak, "Alparslan Komiserim sabah sabah yine kurallar listesini güncelledi galiba? Ama boş ver şimdi onu, bugün bizim günümüz! Kızlar bizi Beşiktaş’ta bekliyor, İstanbul bizi çağırıyor!"
İçimdeki o karmaşık duyguları ve Alparslan’ın kulaklarımda çınlayan "İki kez düşün" uyarısını bir kenara itip gülümsedim. Bugün ne o soğuk duvarları düşünecektim ne de geçmişin gizemlerini. Sadece anın tadını çıkaracaktım.
Bir saat sonra, Beşiktaş’taki o cıvıl cıvıl kahvaltıcılar sokağında kızlarla buluşmuştuk. Masaya oturduğumuz an, mahallenin o ağır havasından tamamen sıyrılıp İstanbul'un o bildiğim, deli dolu ritmine teslim olduk. Çaylar bardaklara doldurulurken, çatal bıçak seslerine kızların bitmek bilmeyen kahkahaları ve dedikoduları eşlik ediyordu. Umay, sabah abimle aramızda geçen o minik "kıvılcımı" masaya meze yapmaya çalışsa da, lafı ustaca değiştirip kızları boğaz havası almaya ikna ettim.
Kahvaltıdan sonra kendimizi Beşiktaş iskelesine attık. Ekim ayının o tatlı sert rüzgarı boğazın kokusunu yüzümüze vururken, vapurun arkasından martılara simit atıp çocuk gibi eğlendik. İstanbul, tüm karmaşasına rağmen o gün bize en güzel yüzünü gösteriyordu. Ortaköy’ün dar, taş sokaklarında yürürken takıcılara girip çıktık, birbirimize komik şapkalar deneyip fotoğraflar çekildik.
Günün ilerleyen saatlerinde rota bizi Karaköy’ün o grafitili, neşeli sokaklarına sürükledi. Kızlarla birlikte vintage dükkanları geziyor, eski plakları inceliyorduk. Bir ara Umay elinde kocaman, eski tarz bir güneş gözlüğüyle arkamdan yaklaşıp, "Bak bak, tam abimin suçüstü yaparken takacağı cinsten değil mi?" diyerek takıldı. Hepimiz kahkahayı patlattık. O an anladım ki, İstanbul’un bu kalabalığı ve kızların bu dur durak bilmeyen enerjisi, kafamın içindeki o yoğun düşüncelerden kaçmak için en mükemmel sığınaktı.
Akşama doğru, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde Galata Kulesi’nin yakınlarındaki şirin bir kafenin dışarısına oturduk. Havada taze çekilmiş kahve kokusu vardı ve gökyüzü yavaş yavaş kızıldan gece mavisine dönüyordu. Kızlar hararetli bir şekilde bir sonraki hafta sonu planını tartışırken, ben arkama yaslanıp kulenin o ihtişamlı siluetine baktım.
Telefonumun ekranı cebimde titrediğinde gayriihtiyari irkildim. Ekrana baktım; herhangi bir bildirim yoktu, sadece saatin epey geç olduğunu fark ettim. İçimde tuhaf, tarif edemediğim bir his vardı. İstanbul’u bu kızlarla birlikte, adım adım gezip tozmak içimdeki tüm o kasveti silip süpürmüştü. Ama biliyordum ki, birkaç saat sonra o mahalleye, o sokağa geri döndüğümde, o mermer duvarların arkasındaki gölge yine tam karşımda dikiliyor olacaktı.
Yine de o an, o zafer duygusuyla kahve bardağımı sıkıca kavradım. Ne olursa olsun, bu şehirde yönümü bulmak benim için hiç de zor olmayacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

783okunma 53beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18