6. bölüm · BİR MAHALLE MASALI
5. Bölüm İlk Görüş
5. Bölüm İlk Görüş
Kızların yardımıyla işlerin büyük kısmını halletmiştik. Kapıdan son çıkanın ardından ev bir anda sakinleşti. Az önceki kalabalığın yerini yorgun ama huzurlu bir sessizlik aldı.
Annem derin bir nefes aldı.
“Bir kahve yapalım mı?” diye sordu.
“Olur,” dedim gülümseyerek.
Serhan omuz silkti.
“Ben kahve içmeyeceğim ama sizinle otururum,” dedi.
“Tamam,” dedim. “Siz oturun, ben yaparım.”
Annemle Serhan salonda, yeni yerleştirdiğimiz koltuklara geçti. Koltukların yerleri hâlâ tam oturmamıştı ama oturulacak hâle gelmişti en azından. Ev, yorgun bir günün ardından ilk kez bize ait gibi hissettiriyordu.
Mutfağa girdim. Henüz tam bir düzen kuramamıştık. Dolap kapakları açık, tezgâhın bir köşesinde hâlâ açılmamış birkaç koli duruyordu. Ama çoğu eşyayı yerleştirmiş, en azından nefes alınacak bir alan açmıştık.
Cezveyi bulup tezgâha koydum. Sabahki alışveriş poşetimden içinden dibek kahvesini çıkarırken mis gibi kokusu etrafa yayıldı. O koku, garip bir şekilde eve aitlik hissi veriyordu. Kahveyi ağır ağır hazırladım.
Serhan için de dolaptan sevdiği karpuzlu maden suyunu çıkardım. Şişeyi açarken çıkan “çıt” sesi mutfakta yankılandı. Bardaklara kahveyi ve maden suyunu koyup tepsiye yerleştirdim.
Tepsiyi alıp salona geçtiğimde ikisi sessizce oturuyordu. Annem etrafı inceliyor, duvarlara, tavana bakıyordu.
“Güzel olmuş,” dedi beni görünce. “Yavaş yavaş oturacak.”
Tepsiyi sehpanın üzerine bıraktım.
“Alın,” dedim. “İlk kahvemiz.”
Serhan maden suyunu alıp hafifçe gülümsedi.
“Eline sağlık abla.”
Kahveden ilk yudumu aldığımda içimi sıcak bir huzur kapladı.
Yorgunduk ama ilk kez gerçekten yerleşmiş gibi hissediyorduk.
“Abla… insanların bu kadar sıcakkanlı olması normal mi?” dedi Serhan, elindeki maden suyuna bakarak. “Hepsi o kadar iyi insanlar gibi duruyor ki ben kendimi sorguluyorum.”
Sesindeki tereddütü hissetmemek mümkün değildi. Onun da bu ani yakınlıktan emin olamadığını anlamıştım.
Kahveden küçük bir yudum aldım.
“Ablacığım,” dedim yumuşak bir sesle, “yaşayarak göreceğiz samimiler mi değiller mi. Ama biz yine de temkinli olalım.”
Serhan başını hafifçe salladı. Annem de bize bakıp sessizce onayladı. Gözlerinde hem rahatlama hem de dikkatli olma isteği vardı.
Sonra annem kahvesini tabağına bırakıp ağır ağır konuştu.
“Bunları şimdi konuşmak doğru olmaz,” dedi sakin bir sesle. “Daha ilk günümüz. İnsanların iyi niyetini de kırmayalım, ama kendimizi de hemen bırakmayalım. Zamanla her şey ortaya çıkar.”
Sözleri odanın içinde yumuşak bir uyarı gibi asılı kaldı.
Hepimiz aynı şeyi hissediyorduk aslında:
Bu sıcaklık güzel ama temkinli olmak gerekiyordu.
Serhan elindeki maden suyunu sehpanın üzerine bıraktı. Şişenin camı, loş ışıkta kısa bir an parladı. Omuzları hafifçe düşmüş, yüzüne günün yorgunluğu yerleşmişti.
“Benim uykum geldi,” dedi sakin bir sesle. “Yarın da işimiz var belli… ben yatarım kızlar.”
Sözlerini bitirirken sandalyeden yavaşça kalktı. Üzerindeki ağırlık adımlarına bile yansıyordu.
Annem onu izlerken dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi.
“O benim paşam yorulmuş mu, uykusu mu gelmiş?” dedi şefkatle. Sesinde hem şaka hem anne sıcaklığı vardı.
Serhan hafifçe başını eğip utangaç bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Biraz,” dedi kısa bir sesle.
Annem elini havada salladı.
“Hadi git dinlen,” dedi. “Bugün çok yoruldun.”
Serhan başını sallayıp merdivenlere yöneldi. Ahşap basamaklar onun yavaş adımlarıyla hafifçe gıcırdarken biz de sessizce arkasından baktık.
“Sen de yat kızım,” dedi annem bana bakarak. Sesi yumuşaktı ama içindeki yorgunluk gizlenemiyordu.
Başımı sallayıp ayağa kalktım. Sehpadaki boş fincanları ve Serhan’ın şişesini tepsiye topladım.
“Şunları yıkayıp yatarım anne,” dedim. “Sen de çık, dinlen.”
Annem hemen başını iki yana salladı.
“Sen bana bırak,” dedi. “Zaten bütün gün yoruldun.”
Elimdeki tepsiyle mutfağa yönelmek isterken arkamdan tekrar seslendi.
“Hayır,” dedi bu sefer daha kararlı bir tonla. “Hadi git kızım. Yarın yine işimiz var.”
Bir an durup ona baktım. Gözlerinde hem yorgunluk hem de bizi korumaya çalışan o tanıdık anne inadı vardı. İtiraz etmenin faydası olmadığını biliyordum.
“Tamam annem,” dedim yumuşakça. “Ben yatıyorum. İyi geceler.”
Annem gülümsedi.
“İyi geceler kızım.”
Merdivenlere yöneldim. Basamakları yavaşça çıkarken evin içindeki sessizlik üzerime örtü gibi seriliyordu. Günün bütün yorgunluğu bir anda omuzlarıma çökmüştü. Odamın kapısını aralayıp içeri girdiğimde, yarı yerleşmiş eşyaların arasında yeni hayatımızın ilk gecesi beni bekliyordu.
Kapıyı usulca kapattım. Oda yarı yerleşmiş hâliyle sessizce beni karşıladı. Köşede duran koliler, duvara yaslanmış valizler, henüz tam takılmamış perdeler. Hepsi yeni hayatımızın henüz tamamlanmamış hâli gibiydi.
Yatağın üzerine oturdum. Günün yorgunluğu o an bütün ağırlığıyla üzerime çöktü. Ayakkabılarımı çıkarıp bir kenara bıraktım, sırtımı duvara yasladım. Ev sessizdi. Aşağıdan hafif bir tabak sesi geldi; annem hâlâ mutfaktaydı.
Derin bir nefes aldım. Bugün uzun bir gündü.
Sabah geldiğimiz bu mahalle artık yabancı gibi hissettirmiyordu. İnsanların sıcaklığı, evin içindeki hareket, kapıdan giren çıkan komşular… Hepsi zihnimde birer birer canlandı. Ama yine de içimde küçük bir temkin vardı. Serhan’ın söylediği gibi bu kadar sıcaklık gerçek miydi, yoksa zamanla mı anlaşılacaktı? Bu düşüncelerle kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi hafifçe araladım. Dışarıda sokak lambasının sarı ışığı bahçeye vuruyordu. Uzaklardan bir köpek havladı, sonra her şey yine sessizliğe büründü. Mahalle uykuya çekiliyordu.
Tam o sırada sokağın sessizliğini bozan bir motor sesi duydum. Perdeyi hafifçe araladım. Bir araba ağır ağır yanaşıp Mustafa amcanın evinin önünde durdu.
Farların ışığı kısa bir anlığına sokağı aydınlattı, sonra söndü. Arabanın içinden önce sürücü kapısı açıldı; bir adam indi. Ardından yan kapıdan bir kadın çıktı. Gecenin karanlığından yüzleri net seçilmiyordu ama hareketlerinden birbirlerine alışkın, rahat ve samimi oldukları belliydi.
Kapının önünde yan yana durup bir şeyler konuşmaya başladılar. Kadın adama biraz daha yaklaştı. Sesleri bana ulaşmıyordu ama aralarındaki yakınlık hissediliyordu. Bir süre sonra ikisi birden bizim eve doğru baktı.
İçimden tuhaf bir his geçti.
Adam başını hafifçe sağa sola salladı, sanki bir şey anlatıyordu. Kadın koluna dokundu, hafifçe sıvazladı. O da başını eğip onaylar gibi salladı. Sonra adam kolunu kadının omzuna attı, onu kendine çekti ve başının üzerine kısa bir öpücük kondurdu.
Samimi, sıradan bir an gibiydi.
Adam kapıyı açtı. Kadın önce içeri girdi, ardından o da arkasından kapıyı kapattı. Ev yeniden karanlığa gömüldü.
Perdeyi hâlâ aralıyordum.
Beni gördüler mi bilmiyorum.
Ama o kısa bakış anı içimde belirsiz bir merak bırakmıştı.
Kim olduklarını ve neden bir anlığına bizim eve baktıklarını düşünmeden edemedim.
Perdeyi yavaşça kapattım. O an gördüklerim zihnimde kısa bir gölge gibi kaldı. Kim olduklarını düşünmek istedim ama yorgunluk ağır basıyordu.
Yatağa uzandım. Yastık hâlâ yabancı kokuyordu; evin duvarları bile bize alışmaya çalışıyormuş gibiydi. Gözlerimi tavana diktim. Günün bütün görüntüleri birbirine karıştı: mahalledeki kadınlar, kızların gülüşleri, Mustafa amcanın sıcak sesi…
Sonra her şey yavaş yavaş bulanıklaştı.
Ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
Sanki gözlerimi kapattığım an sabah olmuş gibiydi.
“Selenn kızım kalk.”
Annemin sesi rüyanın içinden yankılanır gibi geldi. Kaşlarımı çattım, yüzümü yastığa gömdüm.
“Hmm…” diye mırıldandım.
“Güneş çoktan doğdu,” dedi annem. “Kalk artık.”
Gözlerimi araladım. Oda aydınlıktı. Perdelerin arasından süzülen sabah ışığı duvarlara vuruyor, odanın içini yumuşak bir sarılıkla dolduruyordu. Bir an nerede olduğumu anlamadım. Tavan yabancıydı, duvarlar yabancıydı.
Sonra birden hatırladım.
Taşınmıştık.
Yavaşça doğruldum.
“Sabah mı oldu?” dedim yarı uykulu bir sesle.
Annem kapının önünde duruyordu, yüzünde hafif bir gülümseme.
“Oldu bile,” dedi. “Mahalle çoktan uyanmış.”
Gerçekten de dışarıdan sesler geliyordu mahalle çoktan uyanmıştı bile. Anneme başımı salladım.
“Günaydın annem,” dedim uykulu bir sesle.
“Günaydın kızım,” dedi gülümseyerek. Sonra odanın kapısına yaslanıp, “Hadi kahvaltı için Serhan’la markete gidin, bir şeyler alın,” diye ekledi.
Başımı tekrar salladım.
“Tamam,” dedim.
Yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değince irkildim. Perdeleri biraz daha araladım; sabah güneşi bahçeye yayılmış, sokağı aydınlatmıştı. Dün gece gördüğüm o sessiz karanlık gitmiş, yerine hareketli bir sabah gelmişti.
Üzerime hızlıca bir şeyler giyip odadan çıktım. Koridorda Serhan’la karşılaştım. Saçları dağınıktı, yüzünde uykunun ağırlığı hâlâ duruyordu.
“Günaydın,” dedim.
“Günaydın,” diye mırıldandı.
“Markete gidecekmişiz,” dedim. “Kahvaltılık alacağız.”
Başını salladı.
“Tamam,” dedi kısa bir sesle.
Merdivenlerden birlikte inerken evin içi sabah ışığıyla dolmuştu.
Tam kapıyı açıp çıkacakken kapının birkaç adım ötesinde birinin durduğunu fark ettim. Sabahın yumuşak ışığı üzerine düşüyor, silueti yavaş yavaş belirginleşiyordu. Dünkü arabadan inen kızdı bu; aynı zarif duruş, aynı sakin ifade… Fiziksel hatları o kadar benziyordu ki bir an gözlerime inanamadım.
Bizi fark edince yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Açık bıraktığı sapsarı saçları omuzlarından süzülerek beline kadar iniyor, sabah rüzgârıyla hafifçe dalgalanıyordu. Üzerinde askılı, diz altına kadar uzanan çiçekli bir elbise vardı; renkleri güneşle birlikte daha da canlı görünüyordu. Elinde tuttuğu tepsiden taze börek ve poğaçaların kokusu yayılıyor, sanki sabahın serinliğine sıcak bir selam veriyordu.
“Merhaba, günaydın. Ben Umay… Karşı komşunun kızıyım,” dedi yumuşak bir sesle.
Demek kızların bahsettiği oydu.
Ben de gülümseyerek bir adım öne çıktım.
“Günaydın. Ben Selen, bu da kardeşim Serhan.”
“Memnun oldum,” dedi başını hafifçe eğerek. “Mahallemize hoş geldiniz. Dün gelemedim, kusura bakmayın… Nöbetim vardı, çalışıyordum.”
“Hoş bulduk,” dedim içtenlikle. “Ne kusuru… Mahalle bir an bile bizi yalnız bırakmadı zaten.”
“Çok sevindim. Bizim mahalle öyledir,” dedi Umay gülümseyerek. Tepsiyi bana doğru uzattı. “Bunları annem gönderdi. Aslında kahvaltıya çağıracaktı ama uyandığınızdan emin olamadık.”
“Ne zahmet ettiniz… Ellerinize sağlık,” dedim. Tepsiyi iki elimle alırken yayılan sıcak hamur kokusu sabahın serinliğine karıştı.
“Çok teşekkür ederiz.” Tepsiyi Serhan’a verdim. O da sessizce alıp içeri doğru geçti. Sonra yeniden Umay’a döndüm.
“İçeriye gelsene. Hem annemle de tanışırsın,” dedim kapıyı biraz daha aralayarak.
Umay kısa bir an tereddüt etti. Gözleri evin içine kaydı, sonra bana baktı.
“Rahatsız etmem değil mi?” dedi nazikçe.
“Olur mu hiç?” diye gülümsedim. “Zaten daha yeni uyanıyoruz, kahve de yaparız.”
“Siz galiba dışarı çıkacaktınız… Engel olmayayım size,” dedi Umay,
Gülümsedim.
“Evde birkaç eksik var da markete uğrayacaktık… ama sonra gideriz önemli değil,” diye karşılık verdim.
Umay’ın yüzü bir anda aydınlandı.
“Aa, olur mu öyle şey? İsterseniz birlikte gidelim mi?” dedi hevesle. “Mahalleyi de tanımış olursunuz.”
Serhan kapının yanında sessizce duruyor, bizi dinliyordu. Ben de onunla göz göze gelip yeniden Umay’a döndüm.
“Ya çok iyi olur,” dedim içtenlikle. “Biz de öğrenmiş oluruz.”
Umay’ın gülümsemesi biraz daha genişledi. Sanki bu teklifin kabul edilmesine gerçekten sevinmişti.
“O zaman ben de size eşlik edeyim,” dedi. “Hem yol kısa, yürüyerek gideriz.”
“Çok iyi olur,” dedim.
Serhan hafifçe omuz silkti, bakışlarını yerden kaldırmadan, çekingen bir sesle,
“Ben burada kalayım abla,” dedi.
Başımı salladım. “Tamam, biz gideriz,” dedim. Çantamı omzuma alıp kapıya yöneldim. Daha ben merdivene inmeden Serhan kapıyı hızla kapatmıştı bile.
Umay’la yan yana yürümeye başladığımızda hafifçe gülümsedim.
“Serhan’ın kusuruna bakma,” dedim. “Senden utandı. Biraz çekiniktir.”
Umay dudaklarının kenarını kıvırarak başını salladı.
“Hiç sorun değil,” dedi yumuşak bir sesle. “Çok tatlı kardeşin. Keşke benim kardeşim de biraz utangaç olsaydı.”
Gülümsemem meraka dönüştü.
“Teşekkür ederim… Kardeşinin nesi var ki?” diye sordum.
Umay kısa bir iç çekti, sonra yarı şakayla karışık bir ifadeyle,
“Neyi yok ki?” dedi. “Mahallenin hergelesi… Son çocuk olduğu için hep şımartılmış. Herkes yüz verince iyice arsızlaştı.”
Elini hafifçe kaldırıp sokağın aşağısını işaret etti.
“Market şu tarafta,” dedi.
Onun gösterdiği yöne doğru yürüyorduk. Sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyor, dar sokakların arasına ince bir sıcaklık bırakıyordu.
“Bu arada hayırlı olsun,” dedi Umay. “Öğretmenmişsin, atanmışsın.”
Gülümseyerek başımı ona çevirdim. “Teşekkür ederim.”
“İlk görev yerin mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
Beni süzer gibi baktı, sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Çok küçük duruyorsun, yanlış anlama,” dedi.
“Genelde herkes öyle der.”Gülümseyip omuz silktim. “Alışığım. Aslında yirmi dört yaşındayım ama pek göstermiyorum.”
Umay’ın kaşları şaşkınlıkla kalktı.
“Aa, seninle yaşıtız o zaman,” dedi. “İki yıl mı bekledin?”
Sorunun altında merak vardı, yargı değil.
“Yok,” dedim sakince. “İlk girişimde kazandım. Sadece okula biraz geç başladım ıııı iki yıl kadar.”
Umay başını anlayışla salladı.
“Demek kader bizi aynı yaşta, aynı mahallede buluşturdu,” dedi gülümseyerek.
Sokağın köşesini dönerken hafif bir rüzgâr saçlarımızı dalgalandırdı.
“Buraya alışman zor olmaz,” diye ekledi. “Mahalle ilk başta kalabalık gelir ama sonra insan kendini yalnız hissedemiyor.”
Sesinde tuhaf bir vurgu vardı. Sanki “yalnız kalamamak” bazen iyi bir şey değilmiş gibi…
Ama ben sadece gülümsedim ve onunla birlikte marketin kapısından içeri girdim.
Alışverişi yapıp market sahibiyle tanıştıktan sonra, poşetleri ellerimize alıp eve doğru yürümeye başladık. Sabahın serinliği yavaş yavaş dağılıyor, güneş sokakların üzerine ince bir sıcaklık bırakıyordu.
Bu kez ben sessizliği bozdum.
“Dün sohbet arasında geçmişti… Annen hemşire olduğunu söylemişti, yanlış hatırlamıyorsam?”
Umay başını bana çevirdi.
“Doğru hatırlıyorsun,” dedi. “Hemşireyim. Şu an yoğun bakımdayım. Biraz yorucu oluyor.”
Sesinde yorgunluğun ağırlığı vardı ama alışılmış bir kabulleniş de hissediliyordu.
“Allah yardımcınız olsun,” dedim içtenlikle. “Yoğun bakımın zor olduğunu çok duydum.”
Umay başını hafifçe salladı.
“Ne zor değil ki…” diye mırıldandı. “İnsan alışıyor bir yerden sonra.”
Bir an sustu. Adımlarımız aynı ritimde ilerlerken poşetlerin hışırtısı sessizliğe karıştı.
“Alışmak bazen iyi bir şey mi, emin değilim,” diye ekledi sonra, hafifçe gülümseyerek. “Ama mecbur kalınca öğreniyorsun.”
Sözlerinin altında görünmeyen bir ağırlık vardı.
Ben de sadece başımı salladım. Bazen insan, karşısındakinin ne demek istediğini tam anlamasa bile hissedebiliyordu.
Evin bulunduğu sokağa girdiğimizde adımlarımız yavaşladı. Tanıdık olmaya başlayan kapılar, pencereler...
Umay poşetleri diğer eline alırken bana döndü.
“Sen ne zaman başlıyorsun çalışmaya?” diye sordu.
“Pazartesi,” dedim.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Çok erken değil mi ya? Heyecan var mı?”
Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.
“Şu anlık yok,” dedim. “Ama sanırım pazartesi sabahı olunca hissederim.”
Umay anlayışla başını salladı.
“Olur tabii… İlk gün her zaman başka olur,” diye mırıldandı.
Evin önüne geldiğimizde durduk. Kapıya uzandım, sonra anahtarın yanımda olmadığını hatırlayıp hafifçe iç çektim.
“Bir saniye…” dedim, kapı zilini çalarken.
Kapının arkasında ayak sesleri duyuldu.
Kapı birkaç saniye sonra aralandı. Annem, başını hafifçe yana eğerek kapıyı açtı. Bizi görünce yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı.
“Geldiniz mi kızım…” dedi, sonra bakışları yanımdaki Umay’a kaydı.
Ben hemen söze girdim.
“Anne, bu Umay. Karşı komşumuz. Mustafa amcayla şükran teyzenin kızları ”
Umay nazikçe gülümsedi, elindeki poşeti biraz yukarı kaldırdı.
“Merhaba teyzeciğim, ben Umay. Mahallemize hoş geldiniz. Dün nöbetteydim, tanışmaya gelemedim.”
Annemin yüzü yumuşadı, kapıyı biraz daha açtı.
“Hoş geldin kızım, sefa getirdin. Gel içeri, ayakta durma,” dedi.
Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Ev hâlâ yerleşmenin telaşını taşıyordu; koliler duvar diplerinde, yeni yerleşen eşyalar henüz alışmaya çalışır gibiydi. Ama mutfaktan gelen hafif kahve kokusu, o dağınıklığın içinde bile eve sıcaklık katıyordu.
Annem mutfağa yöneldi.
“Ben kahve koyayım,” dedi. “Sabah sabah yorulmuşsunuz, iyi gelir.”
“Hiç gerek yok teyzeciğim,” dedi Umay ama annem çoktan cezveyi ocağa koymuştu bile.
Ben de poşetleri tezgâha bıraktım.
“Anne, aldıklarımızı yerleştireyim. Bir yandan da kahvaltı hazırlayalım mı?” dedim.
Annem başını salladı.
“Hazırlayalım kızım. Hep birlikte yeriz.”
Dolaptan tabaklar, bardaklar çıkarıldı. Umay da çekinmeden yanımıza geçti, tepside getirdiği börekleri ve poğaçaları masaya yerleştirdi.
“Annem özellikle gönderdi,” dedi. “Aç kalmayın diye.”
“Allah razı olsun,” dedi annem içtenlikle. “Ne düşünceli insanlar var şu mahallede.”
Cezvede kahve kabarırken mutfağa yayılan o tanıdık koku, evin içini doldurdu. Masaya zeytin, peynir, domates yerleşti; ekmek kesildi. Henüz tam yerleşmemiş bir mutfakta, sanki yıllardır aynı sofraya oturuyormuşuz gibi bir sıcaklık oluştu.
Annem fincanları tepsiye dizerken Umay’a dönüp gülümsedi.
“İyi ki geldin kızım,” dedi. “Evin bereketi arttı.”
Umay mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Estağfurullah teyzeciğim… Biz artık komşuyuz.”
Kahvaltıdan sonra sofrayı toparlarken Umay telefonuna gelen mesaja baktı. Ekrana göz gezdirip hafifçe gülümsedi.
“Ya…” dedi başını kaldırıp bana bakarak. “Kızlar mesaj atmış. Yardım için buraya gelecekler.”
Gülümsemesi genişledi.
“Gerçekten çok tatlılar.”
Elimdeki tabağı tezgâha bırakıp ona döndüm.
“Dün de gelmişlerdi,” dedim, içten bir tebessümle. “Hiç yabancılık çekmedik sayelerinde.”
Umay başını salladı.
“Bu mahallede biri taşındı mı, herkesin evi taşınmış gibi olur. Annem der hep; ‘komşu komşunun yükünü hafifletmek içindir’ diye.”
Annem mutfak bezini katlayıp sandalyenin sırtına bıraktı.
“Ne güzel alışkanlıklar bunlar,” dedi yumuşak bir sesle. “İnsan böyle yerlerde kendini yalnız hissetmez.”
O sırada kapının dışından hafif ayak sesleri, ardından da tanıdık bir kapı tıklatışı duyuldu. Umay bana bakıp gülümsedi.
“Geldiler bile,” dedi.
Kapı çalındığında Umay’la göz göze geldik. O hafifçe gülümsedi, ben de kapıya yöneldim. Kapıyı açar açmaz Zeynep’in neşeli yüzü göründü. Ardında Derya, Elif ve diğerleri vardı. Hepsi kapının önünde bir araya toplanmış, sanki bir yere gideceklermiş gibi hazır ama rahat duruyorlardı.
“Günaydın,” dedi Zeynep, sıcak bir sesle.
“Günaydın,” diye karşılık verdim gülümseyerek. “Buyurun, geçin içeri.”
Ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiler. Salon hâlâ yarı yerleşmiş haldeydi ama sabahın o yumuşak ışığı odaya doluyor, dağınıklığı bile sıcak gösteriyordu.
Derya etrafa bakındı.
“Dün bayağı iş halletmişsiniz,” dedi.
“Evet,” dedim. “Sizin sayenizde.”
Umay mutfaktan seslendi.
“Gelmişler mi?”
“Geldiler,” dedim.
Umay da yanımıza geldi. Kızlar onu görünce ayrı bir samimiyetle selamladılar.
“Hoş geldin Umay,” dedi Elif.
“Hoş buldum,” diye karşılık verdi gülerek.
Bir anlık sessizlik oldu, sonra Zeynep koltuğun kenarına ilişti.
“Biz aslında erkenden gelmeyelim dedik,” dedi. “Dinlenmişsinizdir diye. Ama merak ettik. Sonra Umay da burada olacağını söyleyince gelelim dedik.”
Annem de salondan çıkıp yanımıza geldi.
“Ne iyi ettiniz kızlar,” dedi. “Ev kalabalık olunca insanın içi açılıyor.”
Hepimiz oturduk. Kimisi koltuklara, kimisi sandalyelere…
Henüz kimse işe koyulmamıştı. Sadece yeni tanışmanın o tatlı çekingenliği ve merakı vardı havada.
Zeynep bana dönüp gülümsedi.
“Alışabildin mi?” diye sordu.
Omuz silktim.
“Yavaş yavaş,” dedim. “Ama iyi ki geldik diyorum.”
Umay başını salladı.
“Alışırsın,” dedi. “Burası insanı kendine çeker.”
Bir süre oturup sohbet ettikten sonra konu kendiliğinden yapılacak işlere kaydı. Zeynep ellerini dizlerine vurup ayağa kalktı.
“E hadi, bu ev kendi kendine yerleşmeyecek,” dedi gülerek.
Hepimiz bir anda hareketlendik. Kimi mutfağa geçti, kimi salona… Bir yandan dolaplar silindi, bir yandan koliler açıldı. Konuşmalar, kahkahalar, arada yapılan şakalar evin duvarlarına çarpıp çoğaldı sanki.
Derya mutfaktan seslendi,
“Selen, tabaklar buraya mı?”
“Evet, orası iyi,” diye karşılık verdim.
Umay camları silerken Zeynep halıları serdi. Annem arada çay demledi, hepimize bardak bardak dağıttı. Yoruldukça oturup iki dakika soluklandık, sonra yine aynı neşeyle devam ettik.
Güneş yavaş yavaş batarken evin içi de değişmişti. Koliler azalmış, eşyalar yerini bulmuş, odalar artık bize ait görünmeye başlamıştı.
Zeynep son yastığı koltuğa bırakıp derin bir nefes aldı.
“İşte şimdi oldu,” dedi gururla.
Etrafa baktım.
Ev artık gerçekten ev gibi görünüyordu.
Hepimiz yorgunduk ama yüzlerimizde aynı memnun gülümseme vardı. Akşamın sessizliği çökerken, günün bütün telaşı tatlı bir yorgunluğa dönüşmüştü.
Evin son hali gözümün önünde duruyordu. Yerleşmiş dolaplar, serilmiş halılar, düzenlenmiş mutfak… Sabahki dağınıklıktan eser kalmamıştı. İçimi tarifsiz bir huzur kapladı.
Kızlara doğru dönüp gülümsedim.
“Gerçekten… ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedim içtenlikle. “Hepinize çok teşekkür ederim. Bu kadar kısa sürede her şeyi hallettik sayenizde.”
Zeynep elini salladı.
“Abartma ya,” dedi gülerek. “Biz olmasak da yapardın.”
“Yapardık tabii ama bu kadar çabuk ve keyifli olmazdı,” dedim. “İyi ki varsınız.”
Umay yanıma gelip omzuma hafifçe dokundu.
“Artık komşuyuz,” dedi. “Teşekküre gerek yok.”
Bir süre daha kapının önünde ayaküstü sohbet ettik. Sonra hava iyice kararmış, yorgunluk kendini hissettirmeye başlamıştı. Tek tek vedalaştılar. Her biri gülümseyerek “iyi geceler” deyip sokağa dağıldı.
Kapıyı kapattığımda ev bir anda sessizleşti. Gün boyu süren kahkahaların yerini huzurlu bir dinginlik almıştı.
Annem yorgun bir gülümsemeyle,
“Çok şükür,” dedi.
Ben de başımı salladım.
“Evet… çok şükür.”
Odama geçtiğimde yatağa uzanmamla gözlerimin kapanması bir oldu. Günün bütün telaşı, yorgunluğu ve tatlı heyecanı üzerime çökmüştü.
♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♥︎♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♥︎♡♡♡♡♡♡♡
Sabah gözlerimi açtığımda henüz gün atlamamıştı. Yeni evin taze kokusu, yerleşmenin verdiği yorgunlukla karışmış, odanın içine sinmişti. Birkaç saniye tavana bakarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra dün yaşananlar birer birer zihnime doldu.
Bugün ilk iş günümde.
Hızla hazırlanıp annemle kahvaltıyı yaptıktan sonra çantamı aldım. Serhan hâlâ uykuluydu, kapının önünde bana yarı kapalı gözlerle “Kolay gelsin abla” dedi. Gülümsedim.
Sokağa çıktığımda sabahın serinliği yüzüme çarptı. Okul, mahalleden birkaç sokak ilerideydi. Yürürken içimde hafif bir heyecan kıpırdanmaya başladı.
Okulun kapısından içeri girdiğimde bahçede birkaç öğretmen vardı. Çoğu beni görünce merakla baktı. Müdür yardımcısı olduğunu sonradan öğrendiğim orta yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı.
“Hoş geldiniz, siz yeni atanan öğretmensiniz değil mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim. “Sınıf öğretmeni olarak geldim.”
Beni öğretmenler odasına götürdü. İçeri girince birkaç öğretmen çay içiyor, sohbet ediyordu. Beni görünce hepsi tek tek ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz öğretmenim,” dediler.
Kendimi tanıttım. Onlar da isimlerini söylediler. Çoğu yıllardır burada çalışıyordu. Sıcak ve samimi bir karşılamaydı. İçimdeki gerginlik biraz azaldı.
Zil çalınca müdür yardımcısı,
“Hadi, seni sınıfınla tanıştıralım,” dedi.
Koridordan yürürken kalbimin ritmi hızlandı. Sınıf kapısının önünde bir an durdum. Derin bir nefes aldım.
Kapıyı açtığımda yaklaşık yirmi çift göz bana döndü. Küçük, meraklı ve pırıl pırıl bakışlar…
“Günaydın çocuklar,” dedim gülümseyerek.
Hep bir ağızdan,
“Günaydın öğretmenim!” diye karşılık verdiler.
Sınıf küçük ama düzenliydi. Sıraların üzerinde etiketler, duvarlarda renkli panolar vardı. Bazı öğrenciler utangaçça bakıyor, bazıları merakla beni süzüyordu.
Kendimi tanıttım.
“Benim adım Selen. Artık sizin öğretmeninizim.”
Ön sıradaki bir kız heyecanla el kaldırdı.
“Öğretmenim, hep bizimle mi kalacaksınız?”
Gülümsedim.
“Evet,” dedim. “Bundan sonra birlikteyiz.”
Sınıfta küçük bir kıpırtı oldu. Kimi gülümsedi, kimi fısıldaştı.
O an anladım…
Yeni ev, yeni mahalle derken şimdi de yeni bir sınıfım vardı.
Ve her şey, tam da olması gerektiği gibi yavaş yavaş yerine oturuyordu. Günün nasıl geçtiğini anlamamıştım. Okul çıkış saati gelmişti hazırlanıp okuldan çıktığımda gün henüz tam bitmemişti. İlk günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüş ama içimde tuhaf bir hafiflik bırakmıştı. Arabaya binip mahalleye doğru yola çıktım.
Sokağa girmeden önce küçük bir market gördüm.
“Evde eksikler vardı,” diye mırıldandım kendi kendime. “Hazır çıkmışken alayım.”
Arabayı marketin önüne park edip içeri girdim. Kapıdaki zil hafifçe çınladı. İçeride birkaç kişi vardı. Rafların arasında dolaşıp ihtiyacım olanları sepete atmaya başladım.
Tam kasaya yaklaşmıştım ki dışarıdan yükselen sert bir erkek sesi duyuldu.
“Kaç kere söyledim sana!”
Ardından bir kadının bastırmaya çalıştığı ağlama sesi…
Kaşlarım çatıldı. Kapıya doğru döndüm. Marketin hemen önünde bir adam, genç bir kadını kolundan sertçe tutmuş, sarsıyordu. Kadın kurtulmaya çalışıyor ama adamın öfkesi giderek artıyordu.
Bir an durdum.
Sonra düşünmeden dışarı çıktım.
“Bırakın onu!” dedim sert bir sesle.
Adam bana döndü.
“Sen karışma!” diye bağırdı.
Kadının kolunu bir kez daha sertçe çekince içimde bir şey koptu. Hızla yanlarına gidip adamın bileğini tuttum.
“Dedim ya, bırakın!”
Adam elini çekmeye çalıştı.
“Git işine!”
Sonrası bir anlık refleks oldu.
Kolunu itip kadını arkasına çektim. Adam bana doğru hamle yapınca kendimi geri çekmedim. Yıllardır içimde biriken öfke, korku ve sabır… hepsi bir anda dışarı çıktı.
Adamın dengesini bozup geri ittim. O sendeledi. Birkaç kişi koşarak yaklaştı. Ortalık bir anda karıştı. Adam bağırıyor, ben geri adım atmıyordum.
“Yeter!” diye bağırdım.
Market sahibi panikle,
“Polisi arayın!” diye seslendi.
Birkaç dakika sonra siren sesi duyuldu.
Mavi ışıklar sokağın başında yanıp sönmeye başladı.
Polis aracı marketin önünde durdu. İki polis memuru hızlı adımlarla inip doğrudan adamın yanına yöneldi. Biri adamın kollarını tutarken diğeri sert bir sesle uyardı.
“Sakin ol! Elini indir!”
Adam hâlâ bağırıyor, kadına doğru hamle yapmaya çalışıyordu. Polisler kısa sürede kontrol altına alıp kelepçelediler. Kadın titreyerek bir kenara çekildi. Market sahibi ve birkaç kişi olanları anlatmaya başladı.
Ben hâlâ olayın ortasında, kalbim hızlı hızlı atarken duruyordum. Polislerden biri yanıma geldi.
“Hanımefendi, siz mi müdahale ettiniz?” diye sordu.
Derin bir nefes aldım.
“Evet,” dedim. “Kadına vuruyordu.”
Not almaya başladılar. Adımı, soyadımı soracaklardı ki marketin önünde bir araba daha durdu. Kapı açıldı.
Sivil giyimli bir adam indi.
Siyah kot, koyu renk bir gömlek… Üzerinde üniforma yoktu ama yürüyüşünde tuhaf bir otorite vardı. Sakin, ağır ve kendinden emin adımlarla markete doğru yaklaştı. Polis memurları onu görünce hafifçe toparlandı.
“Komiserim,” dedi içlerinden biri.
Adam başıyla selam verdi.
“Ne oldu?” diye sordu kısa ve net bir sesle.
Diğer memur olayı anlatmaya başladı galiba. Adam dinlerken bakışları çevreyi taradı. Önce kelepçelenmiş adama, sonra ağlayan kadına ardından bana kaydı.
Bir anlığına göz göze geldik.
Ne ben bakışlarımı hemen çekebildim ne o. Sanki o kalabalığın, o gürültünün içinde kısa bir sessizlik oluştu. Yüzünde belirgin bir ifade yoktu ama bakışları keskin ve dikkatliydi.
Memur anlatmayı bitirince adam başını hafifçe salladı.
“Kadının ifadesini alın. Adamı merkeze götürün,” dedi.
Sonra yeniden bana baktı. Bu sefer daha kısa ama daha anlamlı bir bakıştı. Sanki beni ilk kez değil de… bir yerden tanıyormuş gibi.
Memurlardan biri tekrar bana döndü.
“İsminiz?”
“Selen,” dedim.
Tam o sırada sivil giyimli adamın bakışları yeniden üzerimde durdu. İsmi duymuş gibi hafifçe başını kaldırdı.
Memur not alırken o, yanımızdan geçip araca yöneldi. Ama kapıyı açmadan önce bir an durdu. Başını çevirip tekrar bana baktı.
Bu bakış daha sakindi. Daha meraklı.
Sonra hiçbir şey söylemeden arabaya yaslanıp memurları beklemeye başladı.
Memur not defterine son birkaç şeyi daha yazdıktan sonra başını kaldırdı.
“Tamamdır, şimdilik bu kadar,” dedi. “Gerekirse sizi tekrar çağırabiliriz.”
Başımı salladım.
“Tabii.”
Yanımdan ayrılan memur birkaç adım uzaklaşıp sivil giyimli adama doğru yürüdü. Adam hâlâ arabanın yanında, kollarını göğsünde bağlamış bekliyordu. Güneş ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, bakışlarını daha sert gösteriyordu.
Memur yanına yaklaşınca hafifçe eğilip alçak sesle konuşmaya başladı.
“Komiserim, kadına ilk müdahale eden o,” dedi, başıyla beni işaret ederek.
“Adamı bayağı hırpalamış. Çevredeki herkes de görmüş.”
Adam bakışlarını bana çevirdi. Bu kez daha açık, daha dikkatli baktı. Sanki beni tartıyordu.
Memur konuşmaya devam etti.
“Kadını kurtarmış ama ortamı da biraz karıştırmış. İyi niyetli yani.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Alparslan başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir ifade oluştu.
Ve bir anda sesini yükseltti.
“Ne oluyor burada?” dedi sertçe. “Herkes kendini kahraman mı sanıyor?”
Sözleri bir anda havayı kesti. Marketin önündeki birkaç kişi dönüp ona baktı.
“Polis varken müdahale etmek ne demek?” diye devam etti. “Başınıza bir şey gelse kim hesap verecek? Ortalık zaten karışık, bir de siz çıkıyorsunuz…”
Sözlerinin bana yönelik olduğu o kadar belliydi ki…
İçimde bir anda sıcak bir öfke yükseldi.
Kaşlarım çatıldı. Elimdeki poşeti biraz daha sıkı tuttum.
Ben orada bir kadını kurtarmaya çalışmıştım.
O ise beni herkesin içinde azarlıyordu.
Bakışlarımız yeniden çarpıştı. Bu kez benimkiler sakindi ama sertti.
İçimden,
Bir teşekkür beklemiyordum ama bunu da hak etmemiştim, diye geçirdim.
Bir adım öne çıktım. Sesim istemsizce yükseldi.
“Pardon?” dedim sertçe.
Orada bulunan birkaç kişi dönüp bize baktı. Polis memuru şaşkınlıkla aramızda kalmıştı. Ama artık duramazdım.
“Ne yapmamı bekliyordunuz?” dedim, sesim daha da netleşerek. “Kadının ölmesini mi izleseydim?”
Ortam bir anda sessizleşti.
Alparslan’ın bakışları doğrudan bana kilitlendi.
Sözlerim bitmedi. İçimde ne varsa dökülüyordu.
“Polisler genelde iş bitince geliyorlar ” dedim yüksek ve net bir sesle. “O yüzden bekleyip bir şey olmasını mı izlemeliydim?”
Marketin önündeki birkaç kişi başını çevirip bize bakıyordu. Kadın sessizce kenarda duruyor, polis memurları ne yapacağını bilemez haldeydi.
Alparslan bir an konuşmadı. Sadece bana baktı.Bu bakış sertti.
Ben de bakışlarımı kaçırmadım. Çenem dikti. Gözlerim meydan okur gibiydi.
“Bazen,” dedim daha sakin ama hâlâ keskin bir sesle, “insan olmak, görev tanımından önce gelir.”
Hava gerilmişti.
Kimse konuşmuyordu.
Alparslan birkaç saniye sessiz kaldı. Bakışları yüzümde sabit, ifadesi sertti. Çevredeki herkes nefesini tutmuş gibiydi.
Sonra başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu; ne tam bir gülümseme ne de öfke. Daha çok ölçen, tartan bir bakış.
“İnsan olmak mı?” dedi alçak ama keskin bir sesle.
Bir adım yaklaştı. Sesini yükseltmedi ama her kelimesi netti.
“İnsan olmak, kendini tehlikeye atmak demek değildir.”
Kollarını gevşetip yanına indirdi.
“Karşındaki adamın cebinde bıçak olmadığını nereden biliyordun?” dedi. “Ya silahı olsaydı? Ya siz kahramanlık oyanamaya çalışırken birine bir şey olsaydı?”
Sözleri azarlamak gibi değildi artık. Daha çok sert bir gerçeklik gibiydi.
Sonra tekrar sertleşti sesi.
“Burası film sahnesi değil,” dedi. “Herkes çıkıp kahramanlık yaparsa biz neyi kontrol edeceğiz?”
Gözlerini kısarak bana baktı.
“Cesaretle düşüncesizliği karıştırma.”
Bu cümleyi özellikle vurgulayarak söylediği o kadar belliydi ki.
Sert ifadesini yeniden takınıp memurlara döndü.
“İşinizi bitirin,” dedi kısa bir sesle. “İfadeleri alın, dosyayı kapatın.”
Sonra tekrar bana baktı. Bu kez daha kısa, daha kontrollü.
“Bir dahaki sefere,” dedi, “önce polisi arayın.”
Tam cevap verecektim.
Dudaklarım aralandı, söyleyecek sözler boğazıma kadar yükseldi.
Ama o, bir saniye bile beklemedi.
Bakışlarını benden çekti, sert bir hareketle arabanın kapısını açtı. Memurlara kısa bir bakış attı, sonra hiçbir şey söylemeden direksiyon başına geçti.
Motor çalıştı.
Araba ağır ağır hareket etti, sonra sokağın başına doğru hızlanarak uzaklaştı.
Ben olduğum yerde kaldım. Elimde poşetler, içimde yarım kalmış cümleler…
Sinirle nefes verdim.
“Kendini beğenmiş salak” diye mırıldandım kendi kendime.
Arkadaşlar upuzun bir bölümşe karşınızdayım😊 Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın 💕🌸 Tanışmaları biraz olaylı oldu. Kim haklı sizce?
