8. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI7. BÖLÜM DAVET
Bölümler 24Şu an: 7. BÖLÜM DAVET
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
7. Bölüm Davet
Bir haftanın tüm yorgunluğu omuzlarımdaydı. Okulun bitmek bilmeyen evrak işleri, birinci sınıf öğrencilerimin bitmek bilmeyen enerjisi ve evin eksikleri derken, günler adeta parmaklarımın arasından kayıp gitmişti. Şimdi ise Cuma gününün o klasik son anındaydık: İstiklal Marşı töreni.
Minik öğrencilerim, henüz hayatın bu ciddi ritüellerine alışık olmadıklarından, yerlerinde duramıyorlardı. Her biri birer kıpırtı yumağı gibiydi. Onları yumuşak ama kararlı bir dille uyardığım sırada müdür bey kürsüye çıktı. İlk notalar havada asılı kaldığında hepimiz hazırola geçtik. Ben ne zaman o marşı okusam, kalbimdeki o tarifsiz gururla tüylerim diken diken olur; yine öyle oldu. Marşın bitiş düdüğü sanki bir yarışın başlangıcıydı; miniklerim neşe içinde el sallayarak ya ailelerine ya da kendilerini bekleyen servislere doğru koştular. Çocukluk işte, dünyanın en saf ve en güzel telaşı...
Öğretmen arkadaşlarımla ayaküstü vedalaşıp arabama doğru yöneldim. Koltuğa yerleşip kapıyı kapattığım an telefonumun ekranı aydınlandı: Annem arıyordu.
"Efendim gülüm?" diye açtım telefonu.
Bu hitap, babamdan bize miras kalan en kıymetli emanetti. O gittiğinden beri, boşluğunu dolduramayacağımızı bilsek de kokusunu ve sesini bu kelimede yaşatmaya çalışıyorduk.
Annemin sesi her zamanki şefkatiyle yankılandı:
"Canım kızım, bitti mi okul?"
"Evet anneciğim, tam şimdi arabaya bindim. Eve geliyorum."
"Ah, tam vaktinde aramışım o zaman. Sana bir şey söyleyeceğim kızım..."
"Söyle anne, dinliyorum."
"Bugün Şükran teyzen geldi. Karşılıklı birer kahve içip uzun uzun sohbet ettik, özlemişiz."
"Ne güzel yapmışsınız anne, iyice kaynaşırsınız işte."
Annem hafifçe duraksadı, asıl konuya gelmeden önce derin bir nefes aldı:
"Öyle oldu tabi de... Kalkarken bizi bu akşam yemeğe davet etti. Ben de ayıp olmasın diye kabul etmek durumunda kaldım."
"Annem, niye zahmet ediyorlar ki? Hiç gerek yoktu aslında."
"İnan ben de söyledim kızım ama asla dinlemedi, çok ısrar etti. Mecburen 'tamam' dedim artık."
"İyi yapmışsın anne, daha fazla zorlasan bu sefer yanlış anlaşılırdı. En doğrusu bu olmuş."
Telefondaki sesinde bir rahatlama hissediliyordu:
"Haklısın kızım. Şimdi diyorum ki, akşam giderken elimiz boş gitmeyelim. Hani senin o meşhur, özel tarifli bir tatlın var ya... Onu mu yapsan acaba? Ama 'Anne çok yorgunum' dersen, ben hemen mutfağa girip başka bir şeyler hazırlarım."
Gülümsedim. Annemin nezaketi ve o tatlının tadını bildiği için duyduğu gizli heves sesinden okunuyordu.
"Yok anne, hiç yorgun değilim, sen bana bırak. Ben şimdi markete uğrayıp malzemeleri alırım, gelince hemen mutfağa girerim. Başka bir isteğin var mı?"
"Yok anneciğim, sağ salim gel. Çok oyalanma, tamam mı kızım?" dedi annem, sesindeki o her zamanki anaç sakınmayla.
"Tamam anne, öpüyorum. Görüşürüz," diyerek telefonu kapattım ve derin bir nefes alıp kontağı çevirdim.
Araba mahallenin tanıdık sokaklarına girdiğinde, zihnimde o son yaşadığım olay canlandı. Geçen seferki o tatsız karşılaşmanın yaşandığı marketin önünden geçerken içimi bir huzursuzluk kapladı. Hayır, bugün o kapıdan içeri girmeye niyetim yoktu. Direksiyonu sıkıca kavrayıp gaza hafifçe bastım ve o marketi pas geçip bir sonraki markete doğru sürdüm.
Aman Allah korusun! Bir de o Komiseri tekrar görüp, o sinir bozucu bakışları altında sinirlerimi bozmaya hiç niyetim yoktu. Adamın mesleği gereği mi yoksa mizacı mı böyleydi bilmiyorum ama o rütbenin havasını her an hissettiren tavrı, yorgun argın eve dönerken çekilecek dert değildi. "Neyse," dedim kendi kendime dikiz aynasından sokağı kontrol ederken, "kötüyü çağırma. Şimdi sadece o meşhur tatlıya ve akşamın huzuruna odaklan."
Gözüme kestirdiğim bir sonraki marketin önünde arabayı usulca durdurdum. Burası daha sakin, daha güvenli geliyordu gözüme. En azından o keskin bakışlarla karşılaşma ihtimalim burada daha düşüktü. Şimdi tek yapmam gereken, en taze malzemeleri seçip mutfağa girmekti.
Marketin kapısından içeri adımımı attığımda, beni beklediğimden çok daha düzenli ve pırıl pırıl bir ortam karşıladı. Etrafta pek kimse yoktu, sessizlik yorgun zihnime ilaç gibi geldi. Köşedeki market arabasını çekip, yabancısı olduğum bu reyonların arasında bir kaşif edasıyla süzülmeye başladım. Listemdeki malzemeleri raflarda tek tek gördükçe sepetine ekliyor, akşamki özel tarifin heyecanını içten içe hissetmeye başlıyordum.
Sıra nişastaya geldiğinde ise işler biraz zorlaştı. Gözlerim reyonları tararken, birkaç denemeden sonra nihayet paketi buldum. Ama bulmamla şaşkınlığa uğramam bir oldu. Bu kadar temel bir malzemeyi neden en üst rafa, sanki saklar gibi koymuşlardı ki? Kendi kendime, o meşhur 161 santimlik boyumla (ki o bir santimin hatırı büyüktür, asla küçümsenemez) o rafa nasıl yetişeceğimi hesaplamaya başladım.
"Hadi kızım, yaparsın," diyerek kendimi yüreklendirdim. Birkaç kez parmak uçlarımda yükselip uzandım ama nafile; paketle aramda aşılmaz bir mesafe vardı. Bir an gözüm alt raflara takıldı. Acaba basamağa çevirsem mi? Bir çökme tehlikesi olur muydu? Kararsızlık ve hırs arasında gidip gelirken, tüm gücümle bir kez daha yukarıya doğru hamle yaptım.
Tam o esnada, hemen yanı başımdan bembeyaz, hafif tüylü, uzun ve güçlü bir el kararlı bir şekilde uzandı. Ben daha ne olduğunu anlamadan, o ulaşılamaz paketi adeta havadan kapıp aldı.
Başımı hızla o yöne çevirdiğimde, kaçmaya çalıştığım o tanıdık ve keskin bakışlarla burun buruna geldim. Karşımda, rütbesinin ağırlığını sivil kıyafetlerinin altından bile hissettiren Komiser duruyordu. Elindeki nişasta paketini sanki bir suç deliliymiş gibi havada tutarken, dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrılma belirdi.
Gözlerimin içine bakarak, o otoriter ama iğneleyici sesiyle konuştu:
"Bakıyorum da boyunuz bu rafa yetişmeye yetmedi Kahraman Hanım... Oysa her olaya müdahale etme hızınıza bakılırsa, buna da boyunuzun yeteceğini sanmıştım."
Sözleri havada asılı kalırken, elindeki paketi yavaşça market arabamın içine bıraktı. O an ne diyeceğimi bilemeden, şaşkınlık ve hafif bir sinirle donakaldım. Kaçmaya çalıştığım o "ukala komiser", tam da istemediğim bir anda, en çaresiz kaldığım saniyede karşıma dikilivermişti.
Ama ben, o alaycı tavrın altında kalacak biri değildim. 161 santimlik boyumun tüm asaletini kuşanarak dikleştim ve bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim. Sesim, okulda gürültü yapan öğrencileri bile anında susturan o netlikte çıktı:
"Benim boyumun nelere yetip yetmeyeceği sizi hiç ilgilendirmez Komiser Bey. Ayrıca..." dedim, arabamdaki nişasta paketine kısa bir bakış fırlatıp tekrar ona dönerek: "Sizden yardım isteyen mi oldu? Kendi işimi kendim görebilirim, her şeye burnunu sokan tek kişi ben değilim anlaşılan."
"Yardım isteyen bir halin vardı. Daha fazla çırpınışlarını görmek istemedim diyelim," dedi, sanki çok büyük bir lütufta bulunmuş gibi rahat bir tavırla.
Olduğum yerde çakılı kaldım. Bu adamın ukalalığı, okulun tüm yorgunluğunu bir anda tepeme çıkartmıştı. Market arabasının tutacağını sıkıca kavrayıp ona doğru yavaşça döndüm. Bakışlarımı gözlerine kenetleyerek, sesimdeki her bir kelimeyi özenle seçtim:
"Görmek istemiyorsanız bakmasaydınız o zaman! Sizi zorlayan mı oldu?"
Sesim reyonların arasında yankılanırken, çevredeki birkaç kişinin meraklı bakışlarını üzerimizde hissettim ama zerre umurumda değildi. Gözlerimi bir an bile kırpmadan devam ettim:
"Aksine, insani duygularımla size yardım ettim. Bir teşekkür etmek varken niye bu kadar sinirleniyorsunuz?" dedi, o sinir bozucu alaycı tavrını sürdürerek.
Allah'ım, zaten geçen seferden ona yeterince bilendim, şimdi ise onu şurada parçalamak istiyorum! Üstten bakan o hali, sanki dünyanın en nazik insanıymış gibi davranması sabrımın son damlasını da taşırdı. Dişlerimi sıktım, gözlerimin alev aldığını hissedebiliyordum. Derin bir nefes aldım ama bu sakinleşmek için değil, yapacağım hamle için güç toplamak içindi.
Market arabasının içindeki o nişasta paketini bir çırpıda kaptım ve ona doğru birkaç adım yaklaştım. Aramızdaki mesafe kapandığında, paketi göğsüne doğru sertçe uzatıp gözlerimi gözlerine diktim:
"İnsani duygulara bu kadar tepkiliyken, bu duyguların sizde var olduğunu bilmiyordum Komiser Bey!" dedim, sesimdeki her harfi bir tokat gibi çarparak. "Şimdi bu paketi alın, bir dahakine gerçekten sizden yardım isteyen birine verirsiniz."
Paketi adeta eline tutuşturup —veya daha doğrusu çarpıp— bir saniye bile beklemeden arkamı döndüm. Topuklarımın mermer zeminde çıkardığı o sert sesler eşliğinde kasaya bile uğramadan marketten fırtına gibi çıktım. O an nişasta falan umurumda değildi, tek istediğim o bakışlardan uzaklaşmaktı.
Arabama binip kapıyı hırsla kapattım. Kontağı çevirirken ellerim hala sinirden titriyordu. Arabayı hızlıca çalıştırıp, dikiz aynasına bile bakmadan marketten uzaklaştım. Direksiyonu sıkarken kendi kendime mırıldanıyordum: "İnsani duygularmış... Ukala!"
Öfkemi ve hayal kırıklığımı otoparkta bırakıp gaza bastığımda, zihnimdeki tek düşünce bir an önce bu gerginlikten uzaklaşmaktı. Mahalleye gireli henüz çok kısa bir zaman olmuştu; sokakları, esnafı, hatta komşuları bile yeni yeni tanıyordum. Bu "yabancılık" hissi normalde beni biraz çekingen yapardı ama o komiserin tavrı beni kendi mahallemde bir sığınak aramaya itmişti.
Yavaş yavaş bizim sokağa yaklaştığımda, köşedeki o küçük, samimi mahalle marketini gördüm. Arabayı uygun bir yere bırakıp içeri adımımı attım. Burası, az önceki o modern ama soğuk marketten çok farklıydı; her rafın, her köşenin kendine has bir sıcaklığı vardı. Reyonların yerini bilmesem de, güler yüzlü bakkal amcanın selamı içimdeki fırtınayı dindirmeye yetti.
"Hoş geldin kızım, " dedi bakkal, rafları düzenlerken.
"Hoş bulduk, " dedim, zoraki de olsa içten bir gülümsemeyle.
Hemen gözüme çarpan un ve nişasta reyonuna yöneldim. Buradaki raflar insani ölçülerdeydi; parmak uçlarımda yükselmeme bile gerek kalmadan nişasta paketini kavradım. Paketi elime aldığımda istemsizce bir zafer gülümsemesi yayıldı yüzüme. "İşte bu kadar," diye mırıldandım. Kasada ödemeyi yapıp hızlıca arabaya doğru yürüdüm.
Evin kapısını açtığımda annem koridorda beni bekliyordu. Ayakkabılarımı çıkarırken yüzümdeki o hafif kızarıklığı fark etmemesi için başımı öne eğdim.
"Geldim anneciğim, biraz trafik vardı, bir de markette oyalandım," dedim, çantamı ve poşeti kenara bırakırken.
"Hoş geldin canım kızım. Şükran teyzenlere geç kalmayalım diye telaş ettim ben de. Hadi sen elini yüzünü yıka, mutfak seni bekliyor."
Mutfağa geçip önlüğümü bağladığımda, marketteki o ukala adamın görüntüsünü zihnimin karanlık bir köşesine ittim. Tencereyi ocağa koydum, sütü boşalttım. Şimdi sadece ellerimin maharetine ve o özel tarifin büyüleyici kokusuna güvenme vaktiydi. Annemin bahsettiği o özel tatlı, sadece Şükran teyzelere bir hediye değil, benim için de günün tüm yorgunluğunu atma terapisi olacaktı.
Elimdeki çırpma teliyle tencerenin içindeki karışımı adeta bir düşmanı alt ediyormuşçasına sertçe karıştırırken, zihnimde sadece o adamın alaycı çehresi vardı. Hayır, anlamıyordum! Bu koca şehirde, bu kadar market varken neden sürekli bu "gereksiz" adamla burun buruna geliyorduk? Üstelik o 1 santimlik hakkımı bile yiyip boyumla dalga geçmesi... Hele o olaylara karışmamla ilgili kurduğu o iğneleyici cümle!
Düşündükçe yanaklarımın alev aldığını, sinir katsayımın tavan yaptığını hissediyordum. Karışımı ocağın üzerinde öfkeyle döndürürken kendi kendime söylenmeye devam ettim:
"Salak! Hayır, kendini ne sanıyor bu? Bana laf atarken beyefendi ne yapıyor? Güya yardım ediyor! İstemez senin yardımını, gölge etme başka ihsan istemez!"
Tam o sırada mutfağın kapısında annem belirdi. Elinde kuruladığı bir tabakla bana bakarken yüzünde o yarım gülümseme vardı:
"Hayırdır deli kız? Yine neyi tartışıyorsun kendi kendine? Mutfakta tencereyle kavga ediyorsun resmen!"
Annemin sesini duyunca irkilerek ocağın altını kıstım. Yüzümdeki o bariz öfkeyi saklamaya çalışarak derin bir nefes aldım:
"Yok bir şey anneciğim," dedim, sesimi normalleştirmeye çalışarak. "Sadece... Şu marketlerdeki rafların gereksiz yüksek olmasına söyleniyordum. İnsanları hiç düşünmüyorlar, her şey bir dert!"
Annem şöyle bir süzdü beni, inanmış gibi görünmese de üstüme gitmedi.
"Aman kızım, boş ver rafları falan. Sen şu tatlıya odaklan da Şükran teyzenlere mahcup olmayalım. Mis gibi kokmaya başladı bile, ellerine sağlık şimdiden."
Annem mutfaktan çıkınca tekrar baş başa kaldım düşüncelerimle. Tatlı kıvam almaya başladıkça ben de biraz durulur gibi oldum
Tatlıyı dolaba koyup dinlenmeye bıraktıktan sonra, üzerimdeki okul yorgunluğunu ve marketteki o sinir bozucu karşılaşmanın izlerini silmek için hızlıca hazırlandım. Aynadaki aksime bakarken, "Bugün kimse modumu düşüremeyecek," diye kendimi telkin ettim.
Kapının önünde annem ve kardeşim Serhan beni bekliyordu. Serhan, ergenliğin verdiği o her şeye üşenen tavrıyla kapıya yaslanmış, elindeki telefonla meşguldü. Annem ise her zamanki zarifliğiyle, giydiği şık hırkasının düğmelerini ilikliyor, bir taraftan da bizi kontrol ediyordu.
"Hadi bakalım, geç kalmayalım. Tatlıyı aldın mı Selen?" diye sordu annem.
"Aldım anne, merak etme. Akşamın yıldızı o olacak," dedim, özenle paketlediğim tatlı kabını sıkıca kavrayarak.
Evden çıkıp karşı binaya doğru yürümeye başladık. Mahalle akşamın sakinliğine bürünmüş, sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Serhan yanımda homurdanarak yürüyordu:
"Ben gelmeseydim olmaz mıydı abla? Oyunun tam en önemli bölümündeydim, bütün emeklerim boşa gidecek."
"Serhan, çıldırtma beni; oyunun bir yere kaçmıyor. Bıraktığın gibi, seni bekliyor," dedim, sesimdeki bıkkınlığı gizlemeye çalışarak. "Hem Şükran teyzenin senin yaşlarında çocukları varmış. Tanışıp belki anlaşırsınız, fena mı olur?"
Serhan, duraksayıp bana o "yine ne anlatıyorsun abla" der gibi bakan gözlerini dikti. Dudaklarının kenarına yerleşen o alaycı gülümsemeyle sordu:
"Gerçekten buna inanıyor musun ablacığım?"
Cevap vermeme fırsat kalmadan evin girişine ulaştığımızda annem zili çaldı. Kalbimde garip bir huzursuzluk, markette o komiserle yaşadığım gerginliğin kalıntısı vardı. "Aman Selen," dedim içimden, "alt tarafı bir akşam yemeği. En fazla ne olabilir ki?"
Kapı tıkırtıyla açılmaya başladığında, içeriden gelen o yoğun yemek kokusu burnumuza doldu.
Şükran teyze, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kapıda belirdi:
— "Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Ay ne iyi ettiniz de geldiniz, geçin içeri haydi."
Annemle Şükran teyze, sanki kırk yıllık dostlarmış gibi sarılıp hal hatır sormaya başlarken, biz de Serhan’la birlikte evin sıcak atmosferine ilk adımımızı attık. Şükran teyze, o her zamanki neşeli tavrıyla bana doğru dönerken bir an duraksayıp elimdeki özenle paketlenmiş tatlı kabını fark etti.
"Hoş geldin kızım benim, güzel kızım," dedi, yüzünde samimi bir minnet ifadesiyle. "Ay niye zahmet ettin? Hiç gerek yoktu ama ellerine sağlık şimdiden."
Uzanıp elimdeki tatlıyı nazikçe aldı ve sanırım mutfağa dönerek içeriye seslendi:
— "Umay kızım, gel buraya!"
Şükran teyzenin seslenmesiyle birlikte Umay çıktı. Elleri ıslaktı sanırım hazırlık yapıyordu. Bizleri görünce gülümseyerek
"Hoş geldiniz" dedi şükran teyze tatlıyı vererek kızım bunu koy içeriye dedi.
Umay, Şükran teyzenin uzattığı tatlıyı alıp mutfağın loş ışığına doğru süzülürken, Şükran teyze bizi salona doğru yönlendirdi. Adımlarımız parke zeminde yumuşak sesler çıkararak ilerliyordu. En önde annem ve Şükran teyze, aralarında yılların dostluğu varmış gibi fısıldaşarak yürüyorlardı. Onların hemen arkasında, Serhan omuzlarını dikleştirmiş, başına geleceklerden habersiz bir merakla ilerliyordu.
Bense en arkadaydım. Adımlarım geri geri gitmek istese de nezaketim beni ileriye, o açık kapıya doğru itiyordu. Salona yaklaştıkça içeriden gelen tok, güven veren ama bir o kadar da otoriter erkek sesleri koridora taşıyordu.
Kapı eşiğine vardığımızda annem ve Serhan içeriye süzüldü. Ben ise o eşikte bir saniye duraksadım. Salona adım attığım an, ortamdaki taze demlenmiş çay kokusu ve kolonya ferahlığı beni karşıladı. Ancak benim gözüm ne dantelli sehpalardaydı ne de duvardaki tablolarda... Bakışlarım, salonun en köşe koltuğunda, sanki tüm odayı gözlemliyormuş gibi arkasına yaslanmış oturan o adama takıldı.
Bölüm etkileşimi
