10. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI9. Bölüm Kahvaltı Part 1
Bölümler 24Şu an: 9. Bölüm Kahvaltı Part 1
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
9.Bölüm
Kapıdan içeri girdiğimde sırtımı hâlâ ahşap yüzeye yaslamış, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Annem ve Serhan, salona geçmeden önce durup bana baktılar; yüzümdeki o tuhaf ifadeden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlardı.
"İyi misin abla?" diye sordu Serhan, gözlerinde samimi bir endişe vardı.
Toparlanıp hafifçe gülümsedim. "İyiyim birtanem, sadece yoruldum. Sanırım yaşlandım artık," dedim, elimi abartılı bir tavırla göğsüme koyarak. Eğilip ayakkabılarımı çıkarırken devam ettim: "Gençlik enerjisine ayak uydurmak zor."
Serhan yüzünde o muzip gülümsemeyle, "Yeni mi anladın abla?" diye takıldı.
Kafamı hemen ona doğru çevirdim ve kaşlarımı çattım. "Galiba tüm oyun konsollarını elinden alıp bana devretmek istiyorsun canım kardeşim," dedim. O saniyede Serhan’ın o muzip gülümsemesi anında silindi, yüzünde dehşet dolu bir ifade belirdi.
"Offf, hiç şaka da yapılmıyor size ya! Anne, şuna bir şey söyle! Sürekli beni oyunlarımla tehdit ediyor," diyerek annemin yanına, koucağına sığındı. Annem, oğlunun bu çocuksu tavrına dayanamayarak yumuşadı.
"Ay oğlum benim, kıyamam sana. Kimse senin oyunlarına dokunamaz," dedi ve ardından otoriter bir bakışla bana döndü: "Selen, tehdit etme çocuğu, ayıp."
"Anne, hemen de kanıyorsun şu oğluna," diyerek göz devirdim ve onları arkamda bırakıp içeriye, salona geçtim. Kendimi yorgunlukla koltuğa bıraktım. "Ne gündü ama..." diye mırıldandım.
Annem yanıma oturdu, "Çok sıcakkanlı insanlar," dedi huzurla. Serhan ise dizlerini kırıp koltuğa yerleşti. "Valla ben Arda'ya başta gıcık olmuştum. Özellikle ablama yürüdüğü o an... Ama sonra konuştukça anladım, bayağı kafa dengi çocuk. Ben hepsini sevdim. Alparslan abi de çok ağırbaşlı, o da çok iyi biri."
"Öyle, evet," dedi annem içtenlikle. "Hepsi pırlanta gibi çocuklar."
Sessizce kafa salladım. İçimdeki o huzursuzluk, onların bu tozpembe yorumlarıyla biraz olsun gölgelenmişti. Serhan aniden ayağa kalktı. "Kızlar, benden bu kadar dedikodu! Ben yukarı kaçıyorum, yarın erken işim var. İyi geceler, öpüyorum ikinizi de," diyerek cevabımızı bile beklemeden koşar adımlarla merdivenlere yöneldi.
Arkasından bakıp tebessüm ettim. Salonda annemle baş başa kalmıştık;
Annem, keskin, sorgulayıcı bakışlarını doğrudan üzerime dikti. "Evet," dedi tek kelimeyle.
Kaşlarımı istemsizce çattım, içimdeki huzursuzluk bir an için yerini şaşkınlığa bıraktı. "Ne 'evet' anne? Ne diyorsun?"
"Evet, seni dinliyorum kızım," dedi, geri yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturarak. "Alparslan'la o marketteki tqnışmanıza inanmadım ben, orada belliydi bir şeyler olduğu ama onların yanında bir şey demedim. Şimdi anlat bakalım; nerede tanıştınız, aranızda ne geçti? Dinliyorum seni."
Annemin o keskin gözlem yeteneğini, detayları nasıl birer birer birleştirdiğini bir anlığına unutmuştum. Yakalanmış olmanın verdiği o kısa süreli panikle ona baktım. "Hemen de yakaladın, hiç kaçırmıyorsun," diye söylendim, durumu geçiştirmeye çalışarak.
"Çok abartılacak bir şey yok aslında," dedim, sesimi mümkün olduğunca doğal tutmaya çalışarak. "Bugün markette bir reyonda üst raftaki bir şeye uzanıyordum, yetişemedim. O da tam arkamdan gelip benim yerime alıverdi. Sonra da boyumdan dem vurup laf attı. Boyumla ilgili dalga geçince ben de çok sinirlendim, verdim ağzının payını. Birkaç laf söyledim, o da sustu. Bu kadar işte."
Ona, adamın aslında bir komiser olduğunu, koridorda tehditkâr bir şekilde kulağıma fısıldadığını ya da evde garip bir gerginlik yarattığını söylemedim. Annemin zihninde bu olayı basit bir "boy tartışması" olarak tutmak, şu an için en güvenli limandı.
Annem inanmamış bir şekilde bakarak. " Bu kadar mı? İnanıyım mı?" Dedi.
Kaşlarımı çatarak, "Anne, neyi ima ediyorsun yine? Alt tarafı bir market tartışması," dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak.
"Öyle mi?" dedi, oturduğu koltuktan hafifçe doğrulup bana doğru eğilerek. "Marketten geliyorsun, üstüne bir de komşumuz oluyorlar. O çocuk, Alparslan... Bakışları normal değil. İnsan bir market tartışmasında karşısındakine öyle bakmaz. Sen bana anlatmadığın bir şeyleri gizliyorsun."
Huzursuzlukla kıpırdandım. "Anne, gerçekten abartıyorsun. Adam sadece biraz ters biri, hepsi bu. Başka bir şey yok, yemin ederim."
Annem, üzerimdeki baskıyı daha fazla artırmamak adına geri adım attı; ancak bakışlarındaki o tavizsiz ciddiyet, söylediği her kelimeyi zihnimin duvarlarına bir mühür gibi kazımıştı. "Peki," dedi sonunda, omuzlarındaki görünmez yükü hafifletir gibi bir iç çekişle. "Şimdilik öyle olsun. Ama şunu bil Selen; o evde bir şeyler dönüyor. Bir şeyler saklıyorlar. Sana bakışları hiç normal değil. Dikkat et kızım."
Bu cümleleri sarf ettikten sonra, benim tek bir kelime dahi etmeme fırsat tanımadan koltuktan yavaşça doğruldu. Üzerine sinen yorgunluğu belli eden bir edayla, "Ben yatıyorum kızım, sen de yorulmuşsundur; haydi, uyu artık," diyerek sırtını döndü ve ahşap merdivenleri birer birer tırmanmaya başladı.
Salonun loş ışığında, annemin ardından bakakalmıştım. Kelimeleri, odanın içinde asılı kalan bir duman gibi ağır ve boğucuydu. "O da mı hissetmişti?" diye geçirdim içimden; kalbim, bu sorunun getirdiği dehşetle ritmini şaşırmıştı. Annem, hayatın ince çizgilerini okumakta ustaydı; eğer o bile "normal değil" diyorsa, Alparslan'ın gözlerinde gördüğüm o karanlık, sadece benim hayal gücümün bir ürünü değildi.
Koltukta öylece otururken, zihnim bir film şeridi gibi akşamın sahnelerini yeniden oynatıyordu. Mustafa Amca’nın hüzünlü bakışları, Şükran Teyze’nin bir dostu anımsar gibi bana bakışı ve hepsinden önemlisi Alparslan’ın o delici, tehditkâr ve koridorda buz kesen fısıltısı... Her şey, tek bir noktaya, o tatlının yarattığı beklenmedik depreme çıkıyordu. Ama neydi bu kadar büyük olan? Bir tatlı, nasıl olur da bu kadar köklü bir aileyi sarsabilir, Alparslan gibi bir adamı çileden çıkaracak kadar savunmasız bırakabilirdi?
Karanlıkta kalan o "şey", sanki evin içine yayılan bir koku gibi her yanımı sarmıştı. Annemin uyarısı, içimdeki o korkuyu körükleyen bir kıvılcım olmuştu. Gecenin sessizliği artık huzurlu değil, aksine cevaplanmayı bekleyen tehlikeli bir bilmece gibi üzerime çökmüştü.
Odamın kapısını ardımdan kapatıp üzerimdeki o ağır günün kıyafetlerinden kurtuldum. Fakat zihnimdeki sorular, geceye rağmen bir an olsun susmuyordu. Uyku, gözlerimden kaçan, ulaşılamaz bir serap gibiydi. Işıkları kapatıp loş karanlığa teslim oldum; ardından balkonun balkon kapısını yavaşça araladım ve dışarı, gecenin serin kucağına çıktım.
Sokak, gündüzün karmaşasından sıyrılmış, puslu bir sessizliğe bürünmüştü. Tek tük yanan cılız sokak lambası, beton zemine titrek ve sarımtırak bir ışık hüzmesi bırakıyordu; bu ışık, gölgeleri olduğundan daha uzun ve tekinsiz kılıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ve ciğerlerimi dolduracak derin bir nefes aldım. Bu mahalle... Hem damarlarımda dolaşan bir aşinalık hissi uyandırıyor, hem de en derin köşelerimde yabancısı olduğum bir ürperti yaratıyordu. Bir parçam buraya ait olduğumu haykırıyor, diğer parçam ise hızla kaçmam gerektiğini fısıldıyordu.
Bakışlarımı yıldızsız gökyüzünden çekip, içgüdüsel bir dürtüyle karşıdaki binaya çevirdim. Karşı balkonun loşluğunda, sanki bir silüet kıpırdıyor gibiydi. Gözlerimi kısıp odaklanmaya çalıştım ama karanlık, o figürü zihnimin yarattığı bir oyun mu yoksa gerçek mi, ayırt etmeme izin vermiyordu.
Kendi kendime, "Yine paranoyaklaştın Selen," diye mırıldandım ve başımı hafifçe iki yana sallayarak bu düşünceyi dağıtmaya çalıştım. Sırtımı balkonun demir korkuluklarına yasladım; demirlerin soğukluğu avuç içlerime işlerken gökyüzünü izlemeye devam ettim. Yıldızlar, şehrin ışık kirliliğinin ardında saklanmış olsa da, o uçsuz bucaksız karanlığa bakmak tuhaf bir biçimde içimi yatıştırıyordu.
Tam o an, balkonun sessizliğini bölen o tanıdık melodi geceye yayıldı. Telefonumun ekranında Elif’in adını görünce, zihnimdeki o ağır karanlık bir anlığına dağılır gibi oldu. Üniversiteden bu yana her sırrımı, her hatamı paylaştığım tek kişiydi o. Derin bir nefes alıp telefonu kulağıma götürdüm.
Daha "alo" dememe fırsat kalmadan, Elif’in her zamanki o enerjik ve muzip sesi hattın ucunda patladı:
"Ooo, bakıyorum da birileri nihayet kafasını gömdüğü yerden çıkarmaya karar vermiş!"
Kıkırdadım, sesindeki neşe ister istemez yüzümde hafif bir tebessüm oluşturdu. "Ne demek o şimdi?" dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Sanki dünyadan kopmuşum gibi konuşuyorsun."
"Kopmuşsun ya zaten!" dedi, sesini biraz daha ciddileştirerek. "Kaç gündür sesin soluğun çıkmıyor. O yeni taşındığın yerden, o 'huzurlu' mahalleden mi bahsediyoruz yoksa seni yutan başka bir şey mi var?"
Elif, sanki o an yaşadığım bütün o gizemi, Alparslan’ı, marketteki o tedirginliği ve üzerime çöken o tuhaf ağırlığı hissetmiş gibiydi. Balkon demirlerine daha sıkı tutundum, gözlerim tekrar karşı balkondaki o belirsiz silüete kaydı. "Sorma Elif," diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Sandığımdan çok daha karışık bir yer burası."
Elif’in soruları üzerime bir ağırlık gibi çökecekken, hızla bir hamleyle konuyu başka bir mecraya sürükledim. "Aşkım, sen asıl kendini anlat," dedim, sesimi neşeli tutmaya çalışarak. "Nasıl orası? Çocuklar, okul, hayat nasıl gidiyor?"
Bu küçük kaçış hamlem işe yaradı; Elif, Şanlıurfa’daki o küçük köy okulunda yaşadıklarını anlatmaya başlayınca susturulamayacak bir coşkuyla döküldü. O, kendi atamasının zorluklarını, çocukların masumiyetini ve oradaki o bambaşka dünyayı öyle bir anlattı ki, kendi evhamlarım bir süreliğine gölgeye çekildi. Birimizin yükü diğerininkinden farklı olsa da, ikimiz de hayatın görünmez ağırlıkları altında eziliyorduk.
Ne kadar süre konuştuğumuzu, zamanın nasıl aktığını fark etmedim. Elif’in sesi geceyi bölen tek gerçeklikti. Telefonu kapattığımda ekranı aydınlatan rakamlar 02.37’yi gösteriyordu. "Vay be," diye mırıldandım kendime, "Yine az konuşmuşuz."
Telefonu yavaşça bırakıp bakışlarımı tekrar o tekinsiz karşı balkona, yani onların evine doğru çevirdim. Tam o an, balkonun karanlığında, sanki küçük, kızıl bir yıldız aniden parlayıp söndü. Bir ateş böceği değil, bir sigaranın koru gibi... Belirsiz bir silüet, karanlığın içinde tek bir nefesle aydınlanıp kayboldu. Kalbim, göğsümde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözlerimi kısıp, o koru tekrar yakalamak için tüm dikkatimi o noktaya odakladım. Fakat saniyeler geçtikçe karanlık, üzerindeki örtüyü daha da sıkılaştırdı. Ne bir kıpırtı ne de bir ışık kalmıştı.
"Yine yanlış gördün Selen," dedim kendi kendime, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Korkuyla karışık bir hayal gücüydü belki, belki de uykusuzluğun zihnime oynadığı bir oyun... Ama o kızıl ışığın, o karanlığın içinden bana dikilmiş bir göz gibi orada olduğunu hissetmekten kendimi alamadım. İçimdeki huzursuzluk, geceyi daha da soğutuyordu.
~~~~~~~•~~~~~~~~~~•~~~~~~~~~~~
Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtığımda ev, derin bir uykunun huzuru içindeydi. Annem muhtemelen sabahın namazını kıldıktan sonra tekrar uykuya dalmıştır. Benim ise gözlerim bir kez açıldı mı, uykunun kollarına geri dönmem imkansızdı. Saat daha sabahın sekiziydi; bir cumartesi sabahı için fazla erken, ama evdeki o derin sessizlikten kaçmak için mükemmel bir bahaneydi.
"Cumartesi günü bu saatte kalkılır mı be Selen?" diye mırıldandım kendi kendime, mutfağın serin zeminine ayak basarken.
Kulaklıklarımı takıp müzik listemi karıştırdım. Parmaklarım, o anki içsel kaosuma ve enerjime en uygun olan parçada, Ateşle Barut'ta karar kıldı. Müziğin ritmi kulaklarımdan zihnime sızarken, üzerimdeki o ağır geceyi mutfak tezgâhında dağıtmaya başladım. Bir yandan pişi hamurunu yoğuruyor, bir yandan da dolaptaki hazır yufkalarla pratik bir börek hazırlıyordum. Patatesleri dilimlerken ritme ayak uyduruyor, ocağın başına geçtiğimde ise işin dozunu biraz daha artırıyordum.
Hava o kadar güzeldi ki, kahvaltıyı bahçeye taşımaya karar verdim. Bahçedeki masayı silmek için dışarı çıktığımda, müzik artık damarlarımda dolaşıyordu. Bahçenin etrafını çevreleyen yüksek duvarlara baktım; kendimi güvende hissederek, hiç kimsenin görmediği o özgür anlarımdan birine teslim oldum. Kulaklıktan yükselen şarkıyla birlikte, sanki devasa bir sahnede dans ediyormuşum gibi kendimden geçtim. Kollarımı savuruyor, kendi etrafımda dönüyor, bir sonraki adımı umursamadan çılgınca dans ediyordum.
Duvarların arkasında, dünyanın geri kalanından soyutlanmış bir şekilde, gizli bir gösteri sergiliyordum. Kimse beni göremezdi; tamamen yalnız ve güvende olduğumdan emindim. (Ama tabii, öyle sanıyordum.)
Çünkü tam o sırada, bahçeyi çevreleyen o aşılmaz sandığım duvarların ötesinde, tam karşı evin balkonunda bir çift gözün üzerimdeki her hareketi saniye saniye izlediğinden habersizdim.
Yazar Anlatımı
Alparslan, dudaklarının kenarına sızan o istemsiz gülümsemeyi fark ettiği an, kaşlarını çatıp yüzünü tekrar bir maske gibi sertleştirdi. Bahçede müziğin ritmine kapılmış, dünyadan bihaber bir şekilde dans eden Selen’i izlerken, içindeki o tanıdık ama bir o kadar da rahatsız edici hisle boğuşuyordu.
Onu ilk gördüğü an zihninde hâlâ taptazeydi; marketin önündeki o hararetli tartışma, birbirlerine meydan okuyan iki yabancı... O an Selen’in gözlerindeki o dik başlı ifadeyi gördüğünde, içinde tarif edemediği, onu huzursuz eden bir şeyler kıpırdamıştı. Bir komiser olarak disiplinle yönettiği dünyasında, duyguların yeri yoktu. Kendine, ailesine, özellikle de adını anmaktan kaçındığı o geçmişe, Duru’ya karşı verdiği sarsılmaz bir sözü vardı. Bu yüzden Selen’in hayatına girişi, bu düzeni bozacak bir tehdit gibi hissettiriyordu. Ona sebepsiz yere, hatta haksızca sataştığının farkındaydı; ancak bu huysuzluk, aslında yıllardır titizlikle ördüğü o buzdan kaleyi koruma içgüdüsünden başka bir şey değildi.
İkinci karşılaşmaları, marketin o sessiz reyonunda gerçekleşmişti. Selen’i üst raftaki kapağa uzanmaya çalışırken gördüğünde, o garip his bir sarmaşık gibi yine etrafını sarmıştı. Yardım etmek istemişti aslında, içindeki o yardım etme dürtüsü zihninin bir köşesinde parlamıştı; ancak durumu bir nezaket gösterisi gibi sunmak yerine, yine sert ve üstten bir tavırla yaklaşmıştı. Selen ise haklı olarak bunu bir centilmenlik değil, bir saldırı ya da alay konusu olarak algılamıştı.
Şimdi ise balkonunda, sabahın o cılız ışığında Selen’i dans ederken izlerken, Alparslan kendi içindeki bu savaşı sürdürüyordu. Bir yanda görev bilinci ve geçmişin ağır sorumluluğu, diğer yanda Selen’in o pürüzsüz, hayat dolu neşesi... Gözlerini ondan ayırmıyordu; sanki onu izlemeyi bıraktığı an, Selen hayatının merkezindeki o gizli tehlikeye dönüşecekti. O ise sadece, bu tehlikeyi ne kadar süre daha göz hapsinde tutabileceğini tartıyordu.
Bölüm etkileşimi
