21. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI
Bölümler 24Şu an: 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
18. Bölüm BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI
Umay'ın Anlatımı
İnsanın kalbi bazen kendi gövdesine fazla gelirdi. Taşınması imkânsız bir külfet gibi göğsün ortasına çöker; nereye gitsen seninle sürüklenir, ne yaparsan yap varlığını o dinmeyen baskıyla hissettirirdi. Bazen öyle amansız zonklardı ki göğüs kafesin, orada bir kalbin olduğunu ilk kez acıyla öğrenirdin. Sanki unutulmuş bir yeri sana sızısıyla öğreten bir harita gibi…
Benim yüreğim iki yıldır bu yükün altında eziliyordu. İki yıldır içimde sönmeye direnen, kaburgalarımı yakıp kavuran bir ateşle geziyordum.
Avuçlarımda soğutamadığım bir kor gibi… Dışarıdan bakıldığında sönmüş sanılacak, biraz üflense yeniden alevlenecek bir kor. Zaman geçtikçe hafiflemesini bekledim. İlk zamanlar gerçekten geçeceğine inandım. Günler geçti, haftalar geçti, aylar birbirini kovaladı. Kendime sürekli aynı şeyi söyledim:
Geçecek.
Sonra bir gün daha az acıyacağını düşündüm.
Bir sabah uyandığımda onu düşünmeden güne başlayacağımı…
Bir gece başımı yastığa koyduğumda aklıma gelmeyeceğini…
Adını duyduğumda içimin bir yerlerinin sızlamayacağını…
Ama olmadı.
Acım geçmek yerine şekil değiştirdi.
Bazen sessizleşti, bazen derinlere gömüldü. Ben de sustuğunu sandım. Meğer susmamış. Sadece ben duymamayı öğrenmişim.
Onu görmesem daha iyi olurdu diye düşündüm hep. Belki hiç karşıma çıkmazsa, belki bir daha sesini duymazsam, belki göz göze bile gelmezsek içimdeki bu yangın sonunda dinerdi. Ama hayat, insanın en çok kaçtığı şeyi önüne koymakta garip bir şekilde ustaydı.
Şimdi geri dönüyordu.
Ve ben, iki yıl boyunca kapattığımı sandığım o kapının önünde yeniden duruyordum. Bugün salonda otururken herkese iyi olduğumu göstermeye çalıştım. Gülümsedim.
“Umurumda değil,” dedim.
“İki yıl geçti.”
“Ben o defteri kapattım.”
Hepsi doğruydu. En azından doğru olmasını istediğim şeylerdi. Kendimi bile inandırmaya çalışıyordum. Ama insan kendi kalbine yalan söyleyemiyordu. Ben de söyleyemedim. Kahve fincanı elimden kayıp yere düştüğünde yalnızca bir fincan kırılmadı.
Ben de kırıldım.
İki yıldır içimde tuttuğum ne varsa, o küçücük sesle birlikte dağıldı sanki. Yerdeki parçalara baktığımda onları kendimden ayıramadım. Ben de öyle değil miydim? Dışarıdan hâlâ aynı Umay'dım. Gülüyordum.
Konuşuyordum. Şakalaşıyordum. Herkese iyi olduğumu söylüyordum. Ama içimde kimsenin görmediği bir yer vardı.
Orası iki yıldır yanıyordu. Ve bugün ilk kez, ateşi saklayacak gücüm kalmamıştı. Beni asıl yoran onun geri dönmesi değildi. Asıl yoran, onu hâlâ bu kadar çok önemsediğimi kendime itiraf etmekti. Çünkü ben onu unutmuş olmak istiyordum.
Ama kalbim…
Kalbim beni hiç dinlememişti.
SELEN’İN ANLATIMI
Kapıyı açıp içeri girdiğimde Umay yatağın üzerinde uzanıyordu. Gözleri kapalıydı. Derin bir nefes alıp sessizce içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra yavaşça yatağa yaklaştım. Umay’ın iç çekişlerini duyabiliyordum. Gözleri kapalıydı ama kirpikleri ıslaktı. Belli ki ağlamaya devam ediyordu.
Ah kuzum benim…
İçinde ne vardı böyle? Neden bütün bu acıyı tek başına taşıyordu?
Yatağın kenarına oturup üzerindeki örtüyü biraz daha üzerine çektim. Uyumadığını biliyordum. Başucuna yaklaşıp saçlarını okşamaya başladım.
"Güzelim…"
Sesimi duyunca kirpikleri hafifçe titredi ama gözlerini açmadı.
"Ben aşağıya inip kızları uğurlayacağım, tamam mı? Sen hiç kalkma."
Bir süre sustum. Saçlarını okşamaya devam ettim.
"Sonra yine yanına geleceğim."
Umay’ın gözünden bir damla yaş süzüldü.
İçim acıdı.
"Hem… konuşmak zorunda da değilsin. Ben gelince susarız. Öylece otururuz. Sen istersen uyursun, ben de yanında dururum."
Dudaklarının arasından belli belirsiz bir nefes çıktı.
Elimi saçlarından çekmeden fısıldadım.
"Ama sakın kqlkma, tamam mı? Bugün seni yalnız bırakmayacağım."
Bu kez Umay’ın dudakları titredi. Başını çok hafifçe salladı. Ben de eğilip alnına küçük bir öpücük kondurdum.
"Hadi şimdi biraz dinlen. Ben buradayım."
Son kez saçlarını okşayıp ayağa kalktım. Kapıya doğru yürürken içimden bir şey onu bırakıp gitmek istemiyordu.Ama aşağıda kızlar beni bekliyordu. Kapıyı sessizce kapatıp salona indim.Elif ile Aslı koltukta oturuyordu. Zeynep ise bir türlü yerinde duramıyor, bir eli ağzında, tedirgin tedirgin odanın içinde gidip geliyordu. Beni görünce olduğu yerde durdu. Hiç beklemeden yanıma geldi. Elif ve Aslı da hemen ayağa kalktı. Zeynep’in gözleri endişeyle yüzümde gezindi.
"Selen… Umay iyi mi?"
Başımı hafifçe salladım.
"Ben gittiğimde uyumuştu. Merak etmeyin, iyi olacak. İyi olması için elimizden geleni yapacağız."
Aslı hemen araya girdi.
"Öyle tabii, kuşum. Bizden çekinmeseydi keşke. Her şeyi tek başına içinde tutmuş."
Zeynep’in gözleri doldu. Başını öne eğip dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ben onu anlıyorum aslında…"
Sesi titredi.
"O bize iyi olduğunu, her şeyi atlattığını göstermeye çalışıyordu. Ama hiçbirimiz anlamadık."
Bir an sustu. Sonra gözlerini kaldırıp bana baktı.
"Ben o kadar üzgünüm ki…"
Zeynep’in sesi iyice kısıldı.
"İki yıldır gözümüzün önünde acı çekiyormuş da biz… gerçekten iyi olduğunu sanmışız."
Elif sessizce Zeynep’in koluna girdi.
"Zeynep, sen nereden bilecektin? Umay söylemedi ki."
"Ama anlamamız gerekirdi."
"Hayır, gerekmezdi," dedi Elif sakince. "Hepimiz onun söylediklerine inandık. Çünkü inanmak istedik. O da bize başka bir şey göstermedi."
Zeynep gözlerini sildi.
"Yine de insan kendini suçluyor."
Yanına yaklaşıp elini tuttum.
"Şimdi kendini suçlamanın zamanı değil. Umay’ın bize ihtiyacı var. Hepimizin yanında olduğunu bilmesine ihtiyacı var."
Aslı başını salladı.
"Zaten bundan sonra yalnız bırakmayız onu."
Elif de hemen ekledi.
"Aynen. Bir daha “iyiyim” deyip bizi kandıramaz."
Bu sözle hepimiz hafifçe gülümsedik. Ama o gülümsemenin altında hepimizin aklından aynı şey geçiyordu. Umay, iki yıl boyunca acısını tek başına taşımıştı. Onlar ise onun sadece atlattığını sanmıştı.
"Kızlar, bu gece Umay burada kalsın. Bu hâliyle eve gitmesin. Şimdi oturalım da… Şükran teyze—aman, Sultan teyze ne sorarsa ne söyleyeceğimizi düşünelim."
Koltuğa geçip hep birlikte oturduk.
Aslı hemen söze girdi.
"Yorgun olduğunu söyleriz. Odada uyuya kaldı, deriz."
Elif başını iki yana salladı.
"Yok, öyle dersek daha çok soru sorar. Sultan teyze “Nesi var bunun?” diye tutturur."
"E ne diyeceğiz?" dedi Aslı.
Bir süre hepimiz düşündük.
Zeynep koltuğun kenarına ilişmiş, ellerini birbirine kenetlemişti. Birden başını kaldırdı.
"Bir şey geldi aklıma."
Hepimiz ona baktık.
"Ne?"
"Bugün burada kalmak istediğini söyleriz. Hani uzun zamandır hepimiz birlikte böyle oturmamıştık ya… Gece geç oldu, sohbet uzadı, Umay da Selen’de kalmaya karar verdi deriz."
Elif biraz düşündü.
"Bu olabilir."
Aslı da başını salladı.
"Hem zaten burada kalması garip olmaz. Selen’in evinde."
"Aynen," dedim. "Annem de bir şey demez. Hatta sabah birlikte kahvaltı ederiz deriz."
Zeynep biraz rahatlamış gibi nefes verdi.
"İşte tamam. Sultan teyze sorarsa da “Umay bu gece Selen’de kalacakmış,” deriz. Fazlasını anlatmayız."
Aslı parmağını kaldırdı.
"Ama bir sorun var."
"Ne?"
"Ya Sultan teyze “Umay’ı bir göreyim,” derse?"
Hepimiz bir anda sustuk.
Elif gözlerini büyüttü.
"O zaman bittik."
"Niye bitiyoruz?" dedim. "Odada uyuyor deriz."
Aslı bana baktı.
"Ya içeri girerse?"
"Girmez," dedim hemen. "Ben anneme söylerim, Umay’ın uyuduğunu ve biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyler. Sultan teyze de zaten gece gece rahatsız etmek istemez."
Zeynep başını salladı.
"Tamam. Bence böyle yapalım."
Elif derin bir nefes verdi.
"Tamamdır. Bu gece Umay burada."
Aslı hafifçe gülümsedi. Ben kızlara bakarken içimden sessizce dua ettim. İnşallah gerçekten hiçbir şeyden şüphelenmezdi. Çünkü Umay’ın bu gece ihtiyacı olan son şey, bir de eve dönüp neden ağlamış olduğunu anlatmak zorunda kalmasıydı.
Karanlığın çökmesiyle kızlar da yavaş yavaş toparlanıp kalktılar.
"Biz kalkalım artık. Bize yaz olur mu?" diyerek tek tek vedalaştılar.
Kapıyı kapatıp salona döndüğümde ev bir anda sessizliğe büründü. Birkaç dakika önce kızların kahkahalarıyla dolu olan salon şimdi bomboştu. Tek başıma koltuğa oturdum. Acaba yukarı mı çıksam?
Başımı kaldırıp merdivenlere baktım. Sonra telefonumu çıkarıp saate göz attım. Saat dokuz olmuştu. Zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamamıştım. Tam o sırada dış kapı açıldı. Annem elindeki eşyalarla içeri girdi. Beni salonda görünce şaşkınlıkla baktı.
"Kızım, ne yapıyorsun burada? Umay kızım iyi mi? Kapıda kızlarla karşılaştık. Umay’ın uyuduğunu söylediler."
Eşyalarını bir kenara bırakıp koltuğa geçti.
Ben de hemen yanına oturdum.
"İyi gülüm, merak etme. Sadece haftanın yorgunluğu işte. Odada kızlara kıyafetlerimi gösterirken yatağın üzerinde uyuya kalmış. Biz de uyandırmayalım dedik."
Annem başını sallayarak beni dinledi.
"Sen Şükran teyze… Ay, Sultan teyzeyi arayıp haber versene. Ben de bir Umay’a bakayım."
Annem hafifçe gülümsedi.
"İyi yapmışsınız kuzum. Artık hastanede ne kadar çalışıyorsa… Kıyamam kızıma ben. Ben arayıp haber veririm."
"Tamam anne."
Annemin yanağına küçük bir öpücük kondurup ayağa kalktım.
"Ben bir Umay’a bakayım."
"Bak kuzum, sonra da serhanı ara hala gelmemiş nerede öğren. Geç oldu."
"Tamam."
Merdivenleri çıkarken içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Umay’ın hâlâ aynı şekilde yatıp yatmadığını merak ediyordum. Sessizce yukarı çıktım.
İçeri girdiğimde Umay gerçekten uyuyordu. Odayı sokağın ışığı aydınlatıyordu. Perdelerin arasından süzülen loş ışık, odanın içine sessiz bir gece havası bırakmıştı. Gece lambasını açıp yatağa doğru ilerledim. Umay’ın göz pınarları hâlâ yaşlıydı. Kıyamam…
Kim bilir ne kadar çok ağlamıştı da sonunda yorgunluktan uyuyakalmıştı. Tam yatağın yanına geldiğimde, başucunda duran telefonunun ekranı tekrar tekrar yanıp sönmeye başladı. Birisi arıyordu. Telefonu elime aldığımda ekranda yazan ismi gördüm.
ABİM 🫡
Alparslan arıyordu. Ekrana baktım. Birkaç kez aramış olmalıydı. Çağrı daha ben ne yapacağımı düşünemeden kapandı. Ama saniyesinde telefon yeniden çalmaya başladı. İçime bir huzursuzluk çöktü.
Acaba önemli bir şey mi olmuştu? Bir an Umay’a baktım. Derin bir uykudaydı. Telefonu açmaya karar verdim. Ama burada, odada konuşursam uyanabilirdi. Sessizce balkona çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım. Telefonu kulağıma götürmemle karşıdan Alparslan’ın sesi geldi.
"Umay, umarım telefonlarımı açmamanın önemli bir sebebi vardır. Yoksa sana ne yapacağımı biliyorsun."
Daha ağzımı açıp bir şey söyleyemeden devam etti.
"Sesini mi yuttun, canım kardeşim?"
Ne diyeceğimi bilemedim. Bir an telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana baktım. Sonra yeniden kulağıma götürdüm.
"Merhaba."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Selen?"
Sesimi hemen tanımıştı.
İstemeden yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
"Evet."
Sesi bir anda değişti. Az önceki şakacı hâli gitmiş, yerini belli belirsiz bir endişe almıştı.
"Umay iyi mi? Neden sen açtın telefonu?"
"Umay iyi, merak etme. Uyuyor. Üst üste aradığını görünce önemli bir şey olmuştur diye açayım dedim."
"Anladım… Bizim evde misin?"
"Hayır, Umay bizde. Burada uyuya kaldı."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik daha oldu.
"Garip… Umay iyi değil mi? Bir şey saklamıyorsun, değil mi?"
Kaşlarımı çatıp balkondaki sandalyeye oturdum.
"Hayır, nereden çıkardın bunu? Diğer kızlarla kahvaltıya geldiler. Sonra Umay uyuya kaldı. Bu kadar. Bu sorguyu anlamadım."
"Sorgu değil, hoca hanım. Sadece merak ettim kardeşimi."
İstemeden güldüm.
"Yine hoca hanım olduk."
"Pardon. Hoca değil… Öğretmen hanım demeliyim." dedi Alparslan. Sesinde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
"Hayır." dedim.
"Ne hayır?"
"Selen olmalı."
Bir an ne diyeceğini bilemedi. Ardından hafifçe güldü.
"Ne zamandan beri benim sana nasıl hitap etmem gerektiğine sen karar veriyorsun?"
"Hitap ettiğin kişi olduğumdan olabilir mi?" dedim.
"Öyle mi?" dedi.
"Öyle."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Sen de amma taktın bu hitap meselesine."
"Sen başlattın."
"Ben ne yaptım?"
"Her konuştuğumuzda başka bir şey söylüyorsun. Önce hoca hanım, sonra öğretmen hanım…"
"Eee?"
"E’si, Selen diyeceksin."
Güldüğünü duydum.
"Öyle mi?"
"Öyle."
"Tamam o zaman…"
Bir an sustu.
Sonra, sanki özellikle sinirimi bozmak istermiş gibi gayet sakin bir ses tonuyla konuştu.
"Öğretmen hanım."
"Offf!"
Sesim istemeden yükseldi.
"Ama sen de gerçekten inatçısın, komiserim."
"Komiserim mi?"
"Evet. Ne oldu, bir sorun mu var?"
"Göze göz, dişe diş diyorsun yani."
"Belki."
İkimiz de kısa bir an sustuk.
Ardından Alparslan’ın hafifçe güldüğünü duydum. Ben de kendimi tutamayıp gülümsedim.
"Tamam, öğretmen hanım demeyeceğim."
"Bak, yine yapıyorsun."
"Tamam, tamam… Selen."
Bu kez ben güldüm.
İkimiz de bir an sustuk.
Nedense ismimi onun ağzından duymak, az önceki bütün atışmamızdan daha farklı hissettirmişti.
Balkonun demirlerine yaslanıp karşıdaki karanlığa baktım. Telefonun diğer ucunda onun nefesini duyuyordum. Ve nedense, telefonu kapatmak için hiç acelem yoktu.
Ve galiba onun da acelesi yoktu.
Acaba terazi burcu muydu? Sürekli gelgitli bir hâli vardı. Bir sıcak, bir soğuk… Bir an bana yakın davranıyor, sonraki an sanki aramızda hiçbir şey yokmuş gibi uzaklaşıyordu. Ben de her defasında kendi kendime koyduğum bütün sınırları unutup yumuşuyordum. Şimdi olduğu gibi. İkimiz de bir süre hiçbir şey söylemeden birbirimizin nefesini dinledik. Sanki telefonu kapatmak istemiyorduk da bunu ikimiz de açıkça söylemeye cesaret edemiyorduk.
Sonunda sessizliği Alparslan bozdu.
"Yarın ne yapacaksın?"
"Bilindşk şeyler… Okula gideceğim, sonra da büyük ihtimalle eve gelirim. Noldu ki?"
"Evden okula mı? Başka bir yere gitmeyecek misin?"
Sorusunu anlamayarak kaşlarımı çattım.
"Anlamadım."
"Yani… başka bir durağın var mı?"
"Başka bir durağım mı?"
"Öyle işte. Gün içinde başka bir planın var mı?"
"Olabilir. Kesin bir şey diyemiyorum."
Karşı taraftan derin bir nefes geldi. Bir an sustu. Sonra sanki asıl sormak istediği şeyi nihayet söylemeye karar vermiş gibi konuştu.
"Yarın Yiğit'le buluşacak mısın?"
Bir an ne dediğini anlamadım.
"Yiğit mi?"
"Evet."
Sesindeki sakinliği korumaya çalışıyordu ama nedense sorusunun altında başka bir şey varmış gibi geldi.
“Buluşacaktınız ya… Onu soruyorum.”
“Neden soruyorsun?”
Sesim istemeden sertleşmişti.
“Karşıma geçip ‘yanlış anlama’ diyen sendin. Şimdi neden soruyorsun?”
Karşı taraftan derin bir nefes geldi. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sanki söyleyeceği şeyi tartıyor, sonra vazgeçiyordu. Sonunda sesi eskisi kadar rahat değildi.
“Ben öylesine sordum. Yanlış anlaşıldım sanırım.”
“Alparslan…”
Ama sözümü tamamlamama izin vermedi.
“Umay uyanırsa görevde olduğumu söyleyin. Ben arayana kadar da aramasın.”
Ne olduğunu anlamama fırsat bile vermeden telefonu yüzüme kapattı.
Bir süre telefonu kulağımda öylece tuttum. Sonra yavaşça indirdim. Ekrana baktım.Arama bitmişti.
“Ah, Alparslan…”
Başımı geriye yaslayıp gökyüzüne baktım. Senin ne yapmaya çalıştığını bir anlasam, ona göre ben de davranacağım. Bir yaklaşıyorsun, bir uzaklaşıyorsun. Bir şey soruyorsun, sonra sanki hiç sormamışsın gibi davranıyorsun. Ben tam sana kızacakken öyle bir cümle kuruyorsun ki bütün kızgınlığım bir anda dağılıyor.
Sonra yine gidiyorsun.
Ben de olduğum yerde kalıyorum. Elimi göğsümün üzerine koydum. Kalbim hâlâ sızlıyordu. Hem de öyle hafif bir sızı değildi bu.
“Bir hoşlantı için bu kadar acıması normal mi?” diye geçirdim içimden.
Hoşlantı…
Kelimeyi düşündüğüm anda bile içimde bir şey kıpırdadı. Ama ne olduğunu adlandıramıyordum. Belki de adını koyarsam gerçek olacaktı. özlerimi kapattım.
Gelmiyor…
Gelmediği gibi geri de gitmiyordu. Aklımdan çıkmıyor, ama hayatıma da tam olarak girmiyordu. Bu ne biçim bir durumdu? İnsan birinden hoşlanıyorsa böyle mi hissederdi? Yoksa ben daha başından beri kendime yanlış bir isim mi koyuyordum? Derin bir nefes aldım.
“Off, Selen…”
Kendi kendime söylenip balkon korkuluğundan uzaklaştım. Ne yapacağını bilmeyen bir tek Alparslan değildi galiba. Ben de ne yapacağımı bilmiyordum.
ALPARSLAN’IN ANLATIMI
Telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım.
Haklıydı.
Bir adım yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordum. Mesafe koyması gerektiğini söyleyen de bendim, ardından dönüp Yiğit’i soran da. Ne yapıyordum ben? Selen’in kafasını karıştırdığımı biliyordum. Belki kendi kafamı da. Ama şu an bunun sırası değildi.
“Komiserim.”
Kerem’in sesiyle başımı kaldırdım.
“Hareketlilik var.”
Bir anda kendime geldim. Telefonu cebime koyup ayağa kalktım.
Dalmanın zamanı değildi. Ne Selen’i düşünecek zaman vardı şimdi ne de birkaç dakika önce yaptığım saçmalığı. Yıllardır peşinden koştuğum bir dosyanın sonuna gelmiştik.
Yıllardır.
Her ipucunun peşinden gitmiş, her kapıyı çalmış, her ihtimali tek tek tüketmiştik.
Ve şimdi…
Duru’yu bulmama çok az kalmıştı.
Duru.
İçimde o ismi söylediğim anda yıllardır kapanmayan bir yara yeniden açıldı. Onu gözlerimin önünde bizden koparıp götürdüler. Çocukluğumun en korkunç gecesi hâlâ dün gibi aklımda.
Bağırdım. Koştum.Ama yetişemedim. Elimden hiçbir şey gelmedi. Onu koruyamadım. O gün kendime verdiğim tek bir söz vardı. Bir gün onu bulacaktım. Aradan yıllar geçti. Herkes hayatına devam etti.
Ben etmedim.
Çünkü bazı şeyleri geride bırakabilmek için önce yüzleşmek gerekir. Benim yüzleşmem gereken şey ise hâlâ bir yerlerdeydi. Ve şimdi o yere çok yakındık. Çenem istemsizce sıkıldı.
“Bu sefer olmayacak,” dedim kendi kendime.
Bu sefer kimseyi gözlerimin önünden alamayacaktı hayat. Bu sefer geç kalmayacaktım.
“Komiserim?”
Kerem’in sesi yeniden geldi. Başımı ona çevirdim.
“Gidiyoruz.”
Sesim sakindi. Ama içimde yıllardır susmayan o çocuk, ilk kez gerçekten bağırıyordu. Duru’yu bulacaktım.
Ne pahasına olursa olsun.
SELEN’İN ANLATIMI
Pazartesi o kadar hızlı geçti ki güne nasıl başladığımı, günün ne ara akşama döndüğünü gerçekten anlamadım.
Ben uyandığımda Umay çoktan gitmişti. Telefonla aradığımda açmadı ama kısa süre sonra mesaj attı.
“İyiyim. Kendimi daha iyi hissettiğimde konuşuruz.”
Mesajı birkaç kez okudum.
Bir şey yazıp silmekten vazgeçtim. Üstelemedim. Belki gerçekten biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Hem ne zaman konuşmak isterse yanında olacağımı biliyordu. Ben de pazartesinin telaşına kendimi bıraktım.
Okulda öğrencilerle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için son provalarımızı yapıyorduk. Gelecek pazartesi kutlama vardı ve benim mini birlerim de gösteri yapacaktı. Miniklerin biri sırayı karıştırıyor, diğeri müziğin başladığını anlamıyor, bir başkası da her provada başka bir yere bakıyordu.
“Çocuklar, baştan alıyoruz!” diye kaç kez söylediğimi ben bile hatırlamıyordum.
Günün nasıl geçtiğini anlamamıştım ama akşam eve geldiğimde üzerimde bütün günün yorgunluğu vardı.
Bir de Alparslan o gün de eve gelmedi.
Arabası yoktu. Odasının ışığı da hiç yanmadı. Nedense bunu fark ettiğimde içimde küçük bir huzursuzluk oluştu. Kendi kendime bunun beni ilgilendirmediğini söyledim. Sonra yine de odasının kapısına birkaç kez gözüm kaydı. Salı sabahı ise yataktan kalkmak tam anlamıyla işkenceydi. Alarm çaldığında gözlerimi açtım ama birkaç saniye tavana bakıp öylece kaldım. Kalkmak istemiyordum. Hatta yataktan çıkmak için hiçbir sebebim yokmuş gibi hissediyordum.
Battaniyeyi biraz daha üzerime çektim.
“Beş dakika daha…”
Kendi kendime söylediğim bu cümlenin aslında hiçbir anlamı olmadığını biliyordum. Beş dakika sonra yine kalkmam gerekecekti. Ama insan bazen yapması gereken şeyi bildiği hâlde yapmak istemiyordu. Benim de o sabah hiçbir şey yapmak içimden gelmiyordu. Sonunda derin bir nefes alıp doğruldum.
Ayaklarımı yere bastığımda bile içimden bir ses hâlâ geri yatmamı söylüyordu.
“Harika Selen,” diye mırıldandım. “Daha salıdan bittin.”
Ama içimdeki asıl ağırlığın uykusuzluktan olmadığını biliyordum.
Kalkmam gerekiyordu. Yiğit’e uğrayıp kitapları alacak, sonra da okula gidecektim. Üstelik salı günü bahçe nöbetçisiydim.
“Off…”
Bugün gerçekten çok yoğun bir gündü sonunda kendimi zorla yataktan çıkardım. Banyoya gidip yüzümü yıkadım, biraz kendime geldikten sonra hızlıca hazırlandım. Saçımı toparlayıp çantamı omzuma taktığımda ev hâlâ sessizdi. Salona çıktığımda annemle Serhan hâlâ uyuyordu. Duvar saatine baktım.
Saat tam yediydi.
“Off, çok erken…”
Yedi bana sabah değil, gecenin devamı gibi geliyordu. Evden sessizce çıkmak için ayakkabılarımı elime aldım. Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha içeri baktım. Herkes uyuyordu. Ben ise daha gün başlamadan kendimi yorgun hissediyordum. Kapıyı sessizce kapatıp merdivenlere yöneldim. İçimden tek bir şey geçiyordu:
Bugün bir an önce bitsin.
Arabaya binip kontağı çevirdim. Sabahın serinliği hâlâ üzerimdeydi. Ellerimi direksiyona koyup derin bir nefes aldım. Saat yediyi biraz geçiyordu. Bu saatte yolların bile uykusu vardı sanki. Arabayı çalıştırıp Yiğit’in kırtasiyesine doğru yola çıktım. Kitapları alıp doğruca okula geçecektim. Bahçe nöbetim olduğu için bugün oyalanma şansım da yoktu. Kırtasiyenin önüne geldiğimde arabayı kaldırımın kenarına park ettim. Motoru kapatıp emniyet kemerimi çözdüğüm sırada dükkânın kepengi yukarı doğru hareket etti. Tam kapıyı açmak üzereydim ki Yiğit dışarı çıktı. Beni görünce bir an durdu.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Arabadan inerken dükkânın kapısını tamamen açtı.
“Tam zamanında geldin.”
“Seni bekliyordum.”
Bir an durup ona baktım.
“Gerçekten mi? Çok beklettim mi?”
“Hayır, yeni geldim ben de. Kitapların hazırdı, seni bekliyordum. Öncesinde bir şey içelim mi?”
“Yiğit, saat yedi.”
“Farkındayım.”
“Sen normalde bu saatte dükkânı açıyor musun? Kendimi çok kötü hissediyorum. Erkenden seni de uyandırdım.”
“Olur mu öyle şey, Selen?” dedi gülerek. “Çocuklar bir an önce kitaplarına kavuşsunlar.”
“Çok teşekkür ederiz.”
“Ne demek?”
Omuzlarını silkti. Sonra kapıyı tutup kenara çekildi.
“Hadi gel. İçeride hazırladım. Belli ki kahve içmeyeceğiz.”
Gülümsedim.
“Başka sefere olur mu? Bugün bahçe nöbetçisiyim. Biraz erken gitmem gerekiyor.”
“Sözünü aldım o zaman. Seni tutmadan taşıyalım.”
İçeri girdik. İki ayrı sınıf için, otuzar öğrencinin kitaplarını istemiştim. Yiğit de hepsini hazırlamış, beş kutuyu yan yana koymuştu. Kutulardan birinin yanına eğilip kaldırmaya çalıştım. Daha yerinden oynatamadan kollarımın ne kadar zayıf olduğunu fark ettim.
“Ay, bunlar çok ağır.”
Yiğit arkamdan gülmeye başladı.
“Sen bana bırak, ben hallederim.”
“Yok, ben taşırım.”
“Sen daha kutuyu yerinden oynatamadın.”
“Bir kere daha deneyecektim.”
“Tabii.”
Yanıma gelip kutuyu benden aldı.
“Ver bakalım.”
Kutuyu sanki içinde kitap değil de boş kâğıtlar varmış gibi rahatça kaldırdı. Ben de arkasından bakıp istemsizce gülümsedim.
“Bence biraz gösteriş yapıyorsun.”
“Bence sen biraz fazla konuşuyorsun.”
“Sabahın yedisinde bile laf yetiştiriyorsun.”
“Çünkü haklıyım.”
“Peki, öğretmen hanım. Sen diğer kutuyu al.”
“Emredersiniz.”
Bir kutunun başına geçip tekrar eğildim.
Bu sefer kaldırmayı başardım.
“Bak! Taşıyorum.”
“Tamam, tamam. Aferin sana.”
“Ben çocuk değilim.”
“Biliyorum.”
Gülümseyerek önden yürüdü. Ben de kutuyu iki elimle sıkıca kavrayıp peşinden gittim. Tam o sırada dükkândan çıktık.Başımı kaldırdığım anda yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi. Arabamın hemen arkasında Alparslan’ın arabası duruyordu. Alparslan da arabasının yanındaydı. Bizi görünce başını kaldırdı.
Önce bana baktı. Sonra Yiğit’e baktı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. İki gece önce telefonda benimle konuşurkenki o rahat, hafif alaycı hâlinden eser yoktu. Bakışları buz gibiydi.
Yiğit de onu görünce durdu.
“Alparslan?” dedi şaşkınlıkla.
“Yiğit?”
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktı. Sonra Yiğit kaşlarını kaldırdı.
“Hayırdır kardeşim, bu saatte?”
Alparslan bir ona, bir bana baktı. O bakışını üzerimde birkaç saniye fazla tuttuğunu fark edince istemsizce gerildim. Sonra tekrar Yiğit’e döndü.
“Görevden döndüm. Senin dükkânın açık görünce merak ettim.”
“Ben de Selen için erken açtım. Birkaç kitap sipariş vermişti, çocuklar için.”
Alparslan’ın gözleri elimizdeki kutulara kaydı.
“Önemli kitaplar sanırım…”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Bu saatte hazırlandığınıza göre.”
Yiğit onun ses tonundaki değişikliği fark etmiş olacak ki hafifçe gülümsedi.
“Öyle sayılır. Selen’in öğrencileri için.”
Alparslan başını salladı.
“Anladım.”
Ama anlamış gibi görünmüyordu. Bakışları yeniden bana kaydı. Ben de ne diyeceğimi bilemeden elimdeki kutunun kenarını düzelttim.
“Bugün bahçe nöbetim var,” dedim.
Alparslan kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Erken gidiyorsun yani?”
“Evet.”
“Belli.”
Sesi öylesine sakindi ki insan, söylediklerinin altında başka bir şey olmadığını düşünebilirdi. Ama ben o sesi artık tanıyordum telefonda Yiğit’i sorduğu andaki sesin aynısıydı. Sadece bu kez daha soğuktu. Sonra bana doğru birkaç adım attı. Tam karşıma geldiğinde nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Allah’ım…
Kalbim neden bu kadar hızlı atıyordu? Ellerimin titrediğini hissedince kutuyu biraz daha sıkı kavradım. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Buz gibiydi. Sonra ellerini bana doğru uzattı.
“Yardım edeyim öğretmen hanım. Daha fazla geç kalmayın."
“Gerek yoktu, komiserim. Asıl sizi yormayalım.”
Sözümü hiç duymamış gibi elimdeki kutuya uzandı. Bir anda kutunun ağırlığı elimden çekildi. Şaşkınlıkla ona baktım.
“Alparslan…”
Hiçbir şey söylemedi. Arkasını dönüp Yiğit’in yanından geçerek arabaya doğru yürüdü. Ben hâlâ olduğum yerde kalmıştım.
“Bagaja mı, arka tarafa mı?” diye sordu.
Sesi o kadar normaldi ki sanki az önce elimden kutuyu alıp gitmesi dünyanın en sıradan şeyiymiş gibi davranıyordu.
“Bagaja.” diyebildim sesim alçaktı.
Alparslan elindeki kutuyu hiç ağır değilmiş gibi sol dizinin üzerine yerleştirip sol eliyle destekledi. Sağ eliyle bagajı açtı ve kutuyu içeri bıraktı. Yiğit birkaç adım atıp yanına geldi.
“Ben hallederdim, Alparslan. Yorgunsundur, sen eve git.”
Alparslan kutuyu bagaja yerleştirirken ona bakmadı bile.
“Yorgun olsaydım teklif etmezdim, Yiğit.”
Kapağı kapattı.
“Birkaç sefer gidip geleceğine bir seferde bitirelim. Öğretmen hanım da nöbetine geç kalmasın.”
Son cümleyi söylerken bana kısa bir bakış attı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi dükkâna doğru yürüdü. Yiğit birkaç saniye arkasından baktı. Sonra bana döndü.
Yüzündeki ifadeden bozulduğunu belli etmemeye çalıştığı belliydi. Ben de ne diyeceğimi bilemeden dükkânın önünden çekilip arabamın yanına geldim. Bir süre sonra Alparslan yeniden dışarı çıktı. Bu kez elinde iki kutu vardı. Üst üste koymuştu. Kutuları sanki boşmuş gibi taşıyordu. Ama ben başka bir şeye takılmıştım. Kollarını sıvadığı için ön kollarındaki ve kollarındaki kaslar belirginleşmişti. Kutuları taşırken ellerindeki damarlar ortaya çıkıyor, hareket ettikçe kolları geriliyordu. Bir an bakakaldım. Sonra kendi kendime kızdım.
Allah aşkına Selen, kitap taşıyor sadece.
Ama gözlerim nedense söylediklerimi dinlemiyordu. Alparslan tam o sırada başını kaldırdı.
Göz göze geldik. Yakalandığımı anlayınca hemen bakışlarımı başka tarafa çevirdim.
Ve o an, yüzümün ısındığını hissettim.
Yiğit kalan son kutuyu da getirip bagaja yerleştirdiğinde iş nihayet bitmişti.
“Sanırım bitti,” dedi.
“Teşekkür ederim.” Gülümsemeye çalıştım.
“Önemli değil. Umarım çocuklar sever. Gerçi seçtiğin yayın çok iyi.”
“Umarım severler. Ben de özellikle onların yaş grubuna uygun olsun diye—”
Tam o sırada Alparslan’dan belli belirsiz bir homurdanma geldi. İkimiz de aynı anda ona döndük. Alparslan birkaç adım ötede duruyordu.
“Selen Hanım, hiç önemli değil. Siz bir an önce okula gidin. Trafiğe kalabilirsiniz.”
Bunu söylerken Yiğit’in yanına geçti ve elini onun omzuna attı. İkisinin arasında neredeyse birkaç santimlik boy farkı vardı. Alparslan biraz daha uzundu. Ama o an gözüm boylarına değil, Yiğit’in yüzüne takıldı. İkinci kez bozulduğunu açıkça belli ediyordu.
Çenesini sıkmıştı. Gözlerinde ise sanki ateş vardı. Alparslan’ın elinin hâlâ omzunda olması da pek hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu. Aralarında garip bir sessizlik oluştu. Ne olduğunu anlamıyordum ama bir şeylerin ters gittiği kesindi. Ben de daha fazla uzatmak istemedim.
“Haklısınız. Ben artık gideyim.”
Yiğit’e dönüp gülümsedim.
“Tekrardan sağ ol. İyi günler.”
“Güle güle.”
Alparslan’a da kısa bir bakış attım.
“Size de kolay gelsin.”
“İyi dersler, öğretmen hanım.”
Yine o hitap… Ama bu kez itiraz edecek hâlim yoktu. Arabaya bindim, emniyet kemerimi taktım ve motoru çalıştırdım. Tam hareket edecekken dikiz aynasından tekrar baktım. Yiğit ve Alparslan hâlâ oradaydı.
Üstelik bu kez karşı karşıya durmuşlardı. Alparslan’ın elleri cebindeydi. Yiğit’in kolları göğsünde bağlıydı.
Birbirlerine bir şey söylüyorlardı ama arabanın içinden hiçbir şey duyamıyordum. İçimden bir ses arabadan inip ne konuştuklarını sormamı söylüyordu. Diğer ses ise hiç bulaşmamam gerektiğini.
Sonunda direksiyona biraz daha sıkı tutundum.
Sonra gözlerimi yola çevirip arabayı çalıştırdım.
Ama nedense içimde, biraz önce orada bıraktığım konuşmanın daha yeni başladığına dair tuhaf bir his vardı.
MERHABALAR NASILSINIZ? UMARIM HEPİNİZ İYİSİNİZDİR. BEĞENMEYİ VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN 🩷
Bölüm etkileşimi
