7. bölüm / 24
BİR MAHALLE MASALI6 Bölüm Işıkla Gelen Veda
Bölümler 24Şu an: 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda
- 1 Tanıtım149 kelime
- 2 1. Bölüm Taşınma1.346 kelime
- 3 2. Bölüm Yeni Ev1.296 kelime
- 4 3. Bölüm Yeni Mahalle2.239 kelime
- 5 4. Bölüm Yerleşme2.445 kelime
- 6 5. Bölüm İlk Görüş4.380 kelime
- 7 6 Bölüm Işıkla Gelen Veda1.858 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 7. BÖLÜM DAVET2.197 kelime
- 9 8. BÖLÜM TATLI3.577 kelime
- 10 9. Bölüm Kahvaltı Part 11.965 kelime
- 11 9. Bölüm Part 23.473 kelime
- 12 10. Bölüm Geçmiş Yaşantılar3.682 kelime
- 13 11. Bölüm Bir Nefeslik Duraklar3.963 kelime
- 14 12. Bölüm Veda Edemem3.112 kelime
- 15 13. BÖLÜM MESAFE3.580 kelime
- 16 14. Bölüm Köz Ve Duman Part 13.056 kelime
- 17 14. Bölüm Part 22.415 kelime
- 18 15. Bölüm Beklentiler2.531 kelime
- 19 16. Bölüm SÖYLENMEYENLER4.185 kelime
- 20 17. Bölüm Saklanan Gözyaşları2.690 kelime
- 21 18. BÖLÜM BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICI3.912 kelime
- 22 19. Bölüm BİR ÇOCUĞUN GÖLGESİ2.623 kelime
- 23 20. Bölüm Umay Part 12.014 kelime
- 24 21. Bölüm Part 2 Yarım Kalan Hikayeler6.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
6 Bölüm Işıkla Gelen Veda
Arabaya bindiğimde ellerim hâlâ titriyordu. Kontağı çevirirken dişlerimi sıktığımı fark ettim.
“Cesaretle düşüncesizliği karıştırma…”
Sözleri kulağımda yankılanıyordu.
Direksiyonu biraz sert tuttum. Araba hareket ederken içimdeki öfke de benimle birlikte ilerliyordu.
Ben orada bir kadını korumuştum.
O ise beni herkesin içinde azarlamıştı.
Yol boyunca susmadım. Kendi kendime konuşup durdum.
“Sanki ben keyfimden yaptım…”
“Bir teşekkür etmek çok mu zordu?”
“Bir de kahraman mı sanıyor dedi"
Mahallenin sokağına girdiğimde hâlâ sinirliydim. Arabayı biraz hızlı park ettim. Kapıyı gereğinden sert kapattım.
Eve doğru yürürken adımlarım sertti.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde annem mutfaktan seslendi.
“Geldin mi kızım?”
“Geldim,” dedim kısa ve keskin bir sesle.
Annem yüzüme bakınca bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı.
“Ne oldu?”
Çantamı sandalyeye bıraktım.
“Hiç,” dedim önce.
Ama susamadım. İçimde birikmişti.
“Marketin önünde bir adam eşini dövüyordu. Araya girdim. Polis geldi. Komiser bey de sağ olsun… beni azarladı.”
Annemin kaşları çatıldı.
“Niye azarladı?”
“Çünkü müdahale etmişim,” dedim alaycı bir gülüşle. “Kahramanlık yapıyormuşum.”
Söylerken bile sinirim artıyordu.
“Müdahale ettiğin için mi azarladı?”
“Evet anne, evet! Neymiş onların işiymiş. Gereksiz kahramanlık yapıyormuşum. Adam bana bir şey yapabilirmiş.” Sesim yükseldi. “Sırf böyle düşündükleri için kimse bir şey yapamıyor artık. ‘Biz suçlu duruma düşer miyiz?’ diye herkes geri duruyor.”
Annem kaşlarını çattı ama sesi sakindi.
“Tamam, sakinleş kızım. Kötü bir şey dememiş ki. Bir taraftan haklı sana da bir şey olabilirdi.”
Bu cümle içimdeki ateşe su değil, benzin oldu.
Odama doğru yürüdüm.
“Bir dahaki sefere izlerim o zaman,” diye mırıldandım. “Kimseye karışmam.Ben biraz uzanacağım.”
Kapıyı kapattım.
Ama yatağa oturduğumda fark ettim…
Sinirimin içinde başka bir şey daha vardı.
Onun gözleri.
Sertti… ama o sertliğin arkasında saklanan bir şey vardı. Endişe mi? Öfke mi? Yoksa korku mu?
Başımı iki yana salladım.
“Ne alaka şimdi?” dedim kendi kendime.
“Bir daha nerede göreceğim o kendini beğenmiş salağı…” diye homurdandım.
Sanki onu bir daha hiç görmeyecek olmak içimi rahatlatmalıydı.
Ama garip bir şekilde… rahatlamadım.
Üstümü değiştirdim. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarırken günün ağırlığı da omuzlarımdan düşer gibi oldu ama içimdeki karmaşa hâlâ yerindeydi. Aynanın karşısına geçip makyajımı silmeye başladım. Pamuk her geçişte yüzümdeki sert ifadeyi de siliyor gibiydi.
“Abartıyorsun,” dedim aynadaki yansımama.
“Adam görevini yapıyor.”
Ama hemen ardından kaşlarımı çattım.
“Görevini yapıyor diye herkesin içinde azarlamak zorunda mıydı?”
Üstümü değiştirip makyajımı sildikten sonra yatağa uzandım. Odam gündüz ışığıyla aydınlıktı; perdelerin arasından süzülen güneş yüzüme vuruyordu ama içimdeki sıkıntıyı aydınlatmaya yetmiyordu.
Gözlerimi tavana diktim.
Onu düşünmek istemiyordum. Düşünmeyecektim de.
Ama beynim başka bir yerden yakaladı beni.
“Keşke…” diye fısıldadım.
Keşke orada susmasaydım.
Keşke yüzüne karşı daha net konuşsaydım.
Keşke o arabaya binip gitmeden önce söyleyeceklerimi ardı ardına sıralasaydım.
“Polisler genelde iş bitince geliyor ,” demiştim ama yetmemişti. Daha fazlasını söyleyebilirdim. Daha sert olabilirdim.
Şimdi burada uzanmış, kendi kendime konuşuyordum.
Elimi alnıma koydum.
“Niye sustun Selen?”
Sinirim ona değil kendimeydi.
Haksız olduğumu düşündüğüm için değil.
Tam tersine, haklı olduğuma bu kadar inanıp da kendimi savunamadığım için.
Arabaya binip giderken arkasından bakakalmıştım.
Bir şey dememe izin vermeden çekip gitmişti.
İçimde yarım kalmış bir cümle gibi duruyordu o an.
Dişlerimi sıktım.
O düşüncelerle ne zaman uykuya daldığımı fark etmemişim.
Bir araba sesiyle gözlerimi açtığımda odam kapkaranlıktı.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Ne kadar uyumuştum?
İlk gün… beni sandığımdan daha çok yormuştu.
Yataktan doğruldum. Üzerimi değiştirdim. Saçlarımı toplayıp odadan çıktım, merdivenlerden aşağı indim.
Salonda sadece annem vardı. Televizyonun sesi kısıktı. Büyük ihtimalle Serhan odasında oyun oynuyordu.
Annemin yanına gidip dizlerine uzandım. Varlığımı fark edince hafifçe irkildi.
Sonra yumuşadı.
“Uyanmış mı benim güzel kızım?” dedi saçlarımı okşayarak. “Kendine biraz gelebildin mi? Sinirin geçti mi?”
Gözlerimi kapattım. Annemin dizinde olmak dünyadaki en güvenli yer gibiydi.
“Biraz…” dedim yumuşak bir sesle. “Sana kızdıysam özür dilerim. Beni biliyorsun, sinirlenince gözüm kimseyi görmüyor.”
Annem kahkaha attı.
“Bilmez miyim ben seni? Bir an beni adam yerine koyup parçalayacağını sandım.”
Gözlerimi araladım.
“Senin bu sinirle kim alacak seni? Kocan senden kaçar.”
“Anne ya!” diye homurdandım. “Niye öyle diyorsun?”
Annem saçlarımı parmaklarının arasına doladı.
“Şaka yapıyorum kızım. Ama şunu bil güçlü olmak güzel şey. Sadece bazen o gücü doğru yerde, doğru şekilde kullanmak gerek.”
Başımı biraz daha dizine gömdüm.
“Ben yanlış bir şey yapmadım ki…” diye mırıldandım.
Annem bu kez ciddileşti.
“Yanlış demedim. Sadece dünyada herkes senin kadar cesur değil. Ve bazıları cesareti korkuyla karıştırır.”
İçimden yine o an geçti ama bu sefer adını koymadım.
Sadece sessizce annemin dizinde kalmayı seçtim.
Eee, ilk günün nasıldı? Öğretmen arkadaşların nasıl, öğrencilerin nasıl? Hadi hepsini anlat,” dedi annem merakla.
Gözlerimi açıp hafifçe doğruldum.
“Hepsi güzeldi. Uyum haftası olduğu için sadece birler ve onların öğretmeni vardı. Hepsiyle tanıştık. Minnacıklar… meraklı, heyecan dolu gözlerle bana bakıyorlardı.”
İster istemez gülümsedim.
“Tanıştık, oyun oynadık, bir tane kısa film izledik. Öyle geçti işte Sonra markete uğradım.”
Duraksadım.
“Sonrasını biliyorsun.”
Annem başımı okşadı.
“Güzel kızım benim sen boşver artık. Bak ne güzel geçmiş okulun.”
“Öyle…” dedim hafifçe. “Sen ne yaptın anne? Sizin gününüz nasıl geçti?”
“Serhan aynı, bildiğin gibi. Bütün gün oyun oynadı. Ben de evi toparladım, eksikleri yazdım. Öğleye doğru Şükran teyzen geldi, onunla oturduk biraz konuştuk. Öyle zaman geçti.”
“Çok sevindim anne,” dedim içtenlikle. “Bak, arkadaşların oldu bile.”
Bir an düşündüm.
“Bu arada yarın okul çıkışından sonra Serhan’ın okuluna gidip kaydını yaptırırım. Serhan da gelsin, okul üniformalarını alırız.”
Annem başını salladı.
“İyi olur kızım. O da düzenine girsin artık.”
"“Aynen… Ben acıktım, yemek yiyelim mi?” dedim.
Annem başını salladı.
“Sen Serhan’ı çağır, ben de yemekleri ısıtayım.”
Serhan’ı odasından çağırdım. İstemeye istemeye geldi tabii. Annem sofrayı hazırladı, birlikte yedik. Evdeki o sade akşam huzuru… insanın içini yavaş yavaş dolduruyordu.
Yemekten sonra masayı ben topladım. Çayı demleyip bardaklara doldurdum. Tepsiye yerleştirip oturma odasına götürdüm.
Annemle Serhan yan yana oturmuş, televizyondaki yarışma programını izliyorlardı.
Serhan beni görünce hemen kalktı, sehpaları getirdi. İki tane ortaya koyup çayları bıraktı. Ben de kendiminkini alıp tekli koltuğa geçtim.
“Serhan,” dedim çaydan bir yudum alıp. “Yarın okuldan çıkınca seni alacağım. Okuluna gidip kaydını yaptıracağız, sonra da formanı alırız. Tamam mı?”
Kafasını salladı.
“Olur abla. Sen çıkınca yaz bana, ben de hazırlanırım.”
Gülümsedim.
Bir süre gün içinde yaptıklarımızı konuştuk. Serhan birden ayağa fırladı.
“Ben kaçar! Çocuklar oyunda beni bekler.”
Annem hemen arkasından seslendi:
“Aman geç kalma, yoksa oyunun kaçar!”
Gülümsedim.
“Anneciğim bırak oynasın. Okullar açıldıktan sonra zaten oyunlara veda edecek.”
Serhan homurdandı:
“Offf ya! Daha okul açılmadan baskı yapıyorsunuz, bu ne ya!”
Söylene söylene odasına gitti.
Annem başını iki yana salladı.
“Bunun ergenliği bir bitmedi.”
“Biter biter anne,” dedim gülerek. “Ben bahçeye geçeyim. Çocuklar için etkinlik hazırlayacağım.”
“Yardım edeyim mi kızım?”
“Yok anne, sen dizini izle.”
Boşalan bardakları mutfağa götürdüm. Sonra odama çıkıp hazırlayacağım materyalleri aldım.
Bahçeye çıktığımda akşam serinliği yüzüme çarptı. Gökyüzü laciverte dönmüş, birkaç yıldız kendini göstermeye başlamıştı.
Derin bir nefes aldım.
Bu evde en sevdiğim yer burası olabilir.
Sessiz, ferah kimsenin sesi yok.
Sandaleye oturup defterimi açtım. Renkli kalemlerimi çıkardım.
Çocukların yarınki heyecan dolu gözlerini düşündüm.
Umay’ın Anlatımı
Yoğun bakımda zaman farklı akıyor.
Dakikalar uzuyor, saatler ağırlaşıyor.
Nöbetimin bitmesine beş dakika kalmıştı ama o beş dakika bile bir ömür gibiydi. Monitörlerin ritmik sesi hâlâ kulaklarımdaydı. O bip sesleri bazen insanın kalp atışına karışıyor.
Bugün ağırdı. Bir hastanın satürasyonu aniden düştü, bir diğerinin tansiyonu stabil gitmedi. Doktorla birlikte saatlerce başındaydık. Yoğun bakımda çalışmak… güçlü olmayı değil, güçlü görünmeyi gerektiriyor çoğu zaman.
Gelen hemşireye hastaları tek tek devrettim. İlaç saatlerini, değerleri, riskleri anlattım. Son cümleyi kurduğumda omuzlarımın düştüğünü hissettim.
Hemşire odasına geçip formamı değiştirdim. Üzerimdeki antiseptik kokusu bile yorgunluğumu hatırlatıyordu. Tek isteğim eve gidip sessizce uzanmaktı.
Tam çantamı almıştım ki telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Abim.
Yorgun yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
“Efendim, abilerin en yakışıklısı?” diye açtım her zamanki gibi.
“Başka abin mi var? En yakışıklısı ben oluyorum güzelim.”
“Ya abi,” dedim hafifçe gülerek, “sen dünyadaki bütün kızların abilerinin en yakışıklısısın. Ondan diyorum.”
“Tamam tamam, yağların fiyatını düşürme,” dedi. Sesindeki o neşeli ton iyi geldi.
“Neyse, ben hastanenin önündeyim. Nöbetin bitti mi abiciğim?”
“Bitti abi… ben de bittim. Beş dakikaya geliyorum.”
“Tamam güzelim.”
Telefonu kapattım.
Bir an aynaya baktım. Gözlerimin altında uykusuzluğun izi vardı ama bakışlarım hâlâ ayaktaydı.
Yoğun bakım insanı hem yoruyor hem de garip bir şekilde güçlendiriyor. Hayatla ölüm arasında ince bir çizgide yürüyorsun her gün.
Hastanenin kapısından çıktığımda akşam serinliği yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım.
Kapının önünde duran abimin arabasına doğru yürüdüm. Adımlarım yavaştı ama eve gitme fikri iyi geliyordu.
Kapıyı açıp yanına oturdum.
“Selam abiciğim… ve lütfen bir an önce eve gidelim mi?” dedim başımı koltuğa yaslayarak.
“Benim kardeşim çok mu yorulmuş? Abisi kıyamaz ona,” dedi gülerek ve arabayı çalıştırdı.
Gülümsedim. Onun yanında çocuk gibi olabiliyordum.
“Nasıl geçti günün? Olay var mıydı abi?” diye sordum.
“Her zamanki şeyler,” dedi omuz silkerek. “Boşver beni… sen anlat. Nasıl geçti? Ne zaman çıkacaksın yoğun bakımdan?”
“Bilmiyorum bakalım…” dedim camdan dışarı bakarak. “Şimdilik devam.”
Sonra ikimiz de sustuk. Arabanın içini hafif bir sessizlik doldurdu.
Abim normalde bu kadar susmazdı. Yol boyunca ya bir şey anlatır ya şakalaşırdı. Bu kez gözleri yolda ama aklı başka yerdeydi.
Yüzüne dikkatlice baktım. Çenesini sıkmıştı.
“Abi…” dedim yumuşakça. “Bir şey mi oldu? Neden durgunsun?”
Bana kısa bir bakış atıp hafifçe gülümsedi.
“Yok bir şey güzelim.”
“Emin misin? Canını sıkan bir şey var sanki.”
“Öyle mi küçük hanım?” dedi ama sesindeki hafif sertlik saklanmıyordu.
Bir an düşündüm.
“İş değilse… o zaman şu yeni komşular mı? Annem söyledi. Gelmişler, taşınmaya başlamışlar.”
Abim direksiyonu biraz daha sıkı tuttu.
“Biliyorum. Babam söyledi.”
“O mu canını sıkıyor?”
Derin bir nefes verdi.
“Canımı sıkmak değil de… Salih amca o evi nasıl verdi, anlamıyorum. Bizim yıllarımız geçti orada. Çocukluğumuz, anılarımız… Hepsini bir kalemde sildi. Şimdi başkaları o bahçede gülecek. O duvarlara başka hatıralar yazılacak.”
Sesindeki kırgınlığı hissettim.
“Bunu kabullenemiyorum,” dedi daha alçak bir sesle.
Elimi dizine koydum.
“Abi… anlıyorum seni. Gerçekten. Ama bu Salih amcanın kararı. Bir şey yapamayız. Evler de insanlar gibi… birine aitken sonra başka birine ait olur.”
Bir an duraksadım.
“Belki gelenler iyi insanlardır. Önyargılı olma.”
Abim göz ucuyla bana baktı.
“Sen herkese bu kadar iyi niyetli bakmayı nasıl başarıyorsun?”
Omuz silktim.
“Yoğun bakımda çalışınca… insan hayatta kalana şükretmeyi öğreniyor. Evler değişir, komşular değişir… Ama biz buradayız.”
Araba sokağa girerken karşı eve gözüm kaydı.
Sokağa girdiğimizde ışıklar yanmaya başlamıştı.
On dokuz yıldır karanlık kalan o ev… ilk kez bu kadar aydınlıktı.
Pencerelerin her birinden sarı ışık taşıyordu. Ev sanki nefes almış, canlanmıştı. Duvarlar suskunluğunu bozmuş gibiydi.
Abim arabanın hızını yavaşlattı. Evin önünde durduğunda derin bir nefes aldı. O nefes… içinden bir şey koparıp almış gibiydi.
Onu anlıyordum.
Yıllardır kabullenemediği, bir gün geri döner diye umut ettiği şeyin artık gerçekten bittiğini gösteriyordu bu ışıklar.
Belki o bir güne takılı kalmıştı.
Bir vedaya.
Bir gidişe.
İlk o indi arabadan. Kapının önünde öylece durdu.
Ben de yanına gittim.
“Abi…” dedim yumuşakça. “Artık bırakmalısın. Vazgeçmelisin.”
Bana baktı. Gözlerinde o tanıdık inat ve kırgınlık vardı.
“Bak,” dedim başımla karşı evi işaret ederek. “O ev artık başkasının.”
İkimiz de Salih amcanın evine baktık. Bütün ışıklar yanıyordu. Perdelerin arkasında gölgeler hareket ediyordu.
Abim yutkundu.
“Onun odasında biri kalıyor,” dedi kısık bir sesle. “Ben yıllardır bundan kaçıyordum.”
Başını sağa sola salladı.
Bir adım daha yaklaşıp kolunu sıvazladım.
“Ah benim abiciğim…” dedim. “Yapma böyle. O bizden ayrılalı yıllar oldu. Onu bırakmalısın artık.”
Gözleri dolmadı ama sesi ağırlaştı.
“Ben bilmiyor muyum Umay?” dedi. “Ama işte… kabullenemiyorum.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra kolunu omzuma attı, beni kendine çekti. Saçlarımı öptü.
“Sen çok yorgunsun,” dedi yumuşak bir sesle. “Hadi eve girelim.”
Ben de başımı omzuna yasladım.
Ama içimden şunu geçirdim:
Bazı ışıklar bir evi aydınlatır.
Bazılarıysa insanın içindeki karanlığı görünür kılar.
Bölüm etkileşimi
